Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Boşanma
Boşanma

Boşanma

Susan Taubes

Yalnızca rüyalar biter. Ve bu mantık doğrultusunda aşklar, oyunlar ve hikâyeler de tıpkı rüyalar gibidir; biterler. Budapeşte’de doğan Sophie çocukluğunu orada geçirdikten sonra İkinci…

Yalnızca rüyalar biter. Ve bu mantık doğrultusunda aşklar, oyunlar ve hikâyeler de tıpkı rüyalar gibidir; biterler.

Budapeşte’de doğan Sophie çocukluğunu orada geçirdikten sonra İkinci Dünya Savaşı öncesi babasıyla birlikte New York’a taşınır ve orada Ezra Blind’la evlenip anne olur. Zamanla eş, anne ve entelektüel kimlikleri arasında bölünen Sophie hayatı, ilişkileri ve inançları üzerine düşünürken evliliğin ondan neleri aldığını sorgulamaya başlar.

Boşanma aşk, inanç, beden ve özgürlük kavramlarını keskin bir dürüstlükle irdelerken toplumsal rollerin altında ezilen bir kadının yalnızca evliliğinden değil, kendisini tüketen her kalıptan kurtulma hikâyesini anlatıyor.

“Boşanma, sadece bir evliliğin bitişiyle ilgili değil. Belki de en çok, zekâsıyla var olmaya çalışan bir kadını yıldırabilen ve köreltebilen kadın düşmanlığıyla ilgili.”

Deborah Levy

BİR

Gözlerini büyük bir gayretle açar ancak başka bir odadadır; sonra işlek bir caddede güzel mağazaların önün den telaşla geçer, Vendôme Meydanı’nın vitrini dik katini çeker, bozuk para gibi dümdüz kol saatleri; fakat bunda bir hata olduğunun, bir odada yatakta yatarken gözlerini açması gerektiğinin farkında. Tekrar tekrar kapayıp açı yor gözlerini, şimdiyse yatakta; odayı tanıyor, Hudson Nehri kıyısında yüksek bir kattaki ışık. Ama uzun süre açık tutamıyor gözlerini, her kırpışında oda değişiyor, pencere öte yana gidiyor, ya da koyu bir kütle görüşe engel oluyor. Şimdi bir adam sureti seçiyor, bedeninin hazır olmadığı, onu parçalayan acıyı hatırlıyor –âşığı mı yoksa?– üzerinde ceketiyle yatağının yanında duruyor, bir yırtıcı gibi bağırıp bağırmadığını, sıçrayan kanın üze rine atılan vahşi zırvalamalarını ve küfürlerini duyup duymadığını merak ediyor. Nezaketten yahut umursa mazlıktan, duyduysa da duymamış gibi davranıyor, çün kü görüp duyduğu şeye inanmamayı tercih ediyor. Onu güzel ve asil hatırlamak istiyor.

Konuşmaya başlıyor, çok uzaklarda şimdi, kendi sesi mesafeli, şaşırtıcı biçimde seri ve akıcı. Gülüyor. Daha önce hiç böyle gülmemişti. Adam sureti bulanıklaştı, koyu hareketsiz bir kütle, yavaşça sallanıyor, çıplak ayak larının beyazını görüyor şimdi – adam kendini asmış!

Sophie Blind buna inanmıyor elbette, biliyor ki bir şey sırf size korku veriyor diye ona inanmak zorunda değilsiniz; felsefe, bilgibilim okudu o, doğrulama mesele si üzerine makaleler yayımladı. Kaldı ki, şu an bir şey görmüyor. Belki de uçak yalpalarken askıda sallanan bir ceketttir. Ya da göz yanılmasıdır.

Ağrı arttı, kelimenin tam anlamıyla atağa geçti. Ön celeri görmedi. O beyaz okşayış da neydi? Tanrı yumu şacık bir fırçayla dünyayı retinasında resmediyordu; yıl dızlar, düşen karlar, çiçekler, sıra sıra tomurcuklanmış yaban kestaneleri, her yaprakta bir kımıldanış. Daha önce hiç böyle gülmemişti. Bu da inanılması gereken bir şey değil. Bir şey sırf size keyif veriyor diye ona inanma nız gerekmiyor.

Bir odada, yatakta; Sophie Blind’ın en uçarı rüyayı görürken tutunduğu bu tanıdık düşünce.

Peki rüya mı görüyor?

Bir odada yazıyor. Tek sorun küçük bloknottaki tüm sayfaların yabancı bir dilden kelimelerle dolu olması. Ya takta doğruluyor. Oda yabancı, yüksek tavanlı –bir süra hiyle birlikte mermerden lavabo, gardırop, Fransız taşra sı– Normandiya’da yazlık bir bölgede eski tarz birinci sınıf bir otel odası. Apaçık bir rüya, çünkü fabrikatörü Milano’dan anımsıyor, Alfa Romeo’suyla Amalfi kıyıları nı dolaşıyorlardı – tarih ve zaman onu işaret ediyor; aca ba ne oldu ona? Tüm bunları –çabucak, o gelmeden– kahvaltı tepsisindeki kâğıttan dantel örtünün üzerine not etmeli. Oda yeniden değişti ama artık buna alıştı.

Sophie Blind yabancı odalara alışkındır. Hayatı boyunca hep seyahat etti.

Pencere pervazına tutturulmuş baskılı tül perdeleri, soluk güneşlikleri, üst üste yığılmış yatak örtüleriyle bu oda büyükannesinin Budapeşte’deki dairesinde olsa ye riydi. Gümüş çerçevelerde sakallı adamların resimleri

duvarı kaplıyordu. Perde arkasında servis koşuşturması var; eşikte çırpılan halılar, taşı ovan fırçalar; içeri buyur edilen, uğurlanan misafirler; servis edilecek her bir şarap kadehi için büfenin, her seferinde gıcırdayan kapısı.

Dore’un resimli Kutsal Kitap’ından bir sayfaya bakı yor; tufanı, altta çıplak beden yığınlarından bir sarmalı, kayalıkların üzerine şehvetle serilmiş ölü bedenleri, yu karıdan yaklaşan devasa beyaz gemiyi anlatan bir resme; bir saniye sonra biri sayfayı kırsal bir sahneye çeviriyor.

Odada aranan, çekmecelerden eşyaları çıkaran gölge gibi kütle bir kuzeni ya da amcası olmalı. Tuhaf, zevksiz öte beri; doksanlardan ve yirmilerden kalma çizmeler, jüpon lar, şapkalar, yelpazeler. Âşığının eşyaları tutuşundaki ve hareketlerindeki seri, kendinden emin zarafet onunla alay ettiği izlenimini veriyor; Sophie’nin büyük büyük babasının kürk kaftanını, teyzesinin gümüş tilki kürkün den şalını giymesi ve taklitleri çizmeyi aşıyor. Dur, diye rica ediyor Sophie, oysa o annesinin pullu elbisesini ba şından aşağı geçirmek üzere: Bir kadının boyalı yüzü be liriyor, kusursuz bir benzerlik, sarışın bukleler, dudakların hemen sol alt köşesindeki siyah güzellik bandı ; dar, kısa kesim bir elbise içinde oturuyor, Marlene Dietrich gibi bacak bacak üstüne atmış; biri odayı tıpkı bir çiçek dür bünü gibi sallıyor; aynalı balo salonlarında çiçek açıp dü şen avizeler, haddinden fazla ışıltı ve yansıma. Sophie Blind rüya görüp görmediğinden emin değil şimdi. Ak lında başka bir soru var. Onların şeytani haplarının etki sinde olduğunuzda, onu aldığınızı hatırlayabilir misiniz, üstelik çayınıza atmadıklarını varsayarak, piç kuruları, 1. İngilizcede beauty pathces olarak bilinen bu bantlar 17. ve 18. yüzyıllarda, yüzdeki herhangi bir izi, lekeyi saklamak ya da güzelleşmek amacıyla kullanılan farklı şekillerdeki küçük yamalardır. İpek, kadife gibi malzemelerden yapılan bu şekiller sakız vb. kullanılarak yüze yapıştırılırmış. (Y.N.)

ahlaksız bir iş olmadığını varsayarak aptal gibi gittin gö nüllü oldun, ne zaman gerçekten hapın etkisi altında ol duğunu hatırlayabilir misin? Sophie Blind hatırlamıyor. “… o mutluluk, öylesi imkânsız, aşk dediğimiz…” sözleriyle hayrete düşmüş, âşığına bakıyor. Âşığı yatağı nın ucunda oturmuş usulca sigarasını içiyor. Onun ne den başını geriye atıp uzaklara daldığını merak ediyor; gözlerini görmek istiyor. “… çünkü ölüsün Sophie,” dedi ğini duyuyor, okuduğu bir mektuptan yükselen bir ses gibi, “ölü.” “Daha önce de bu yollardan geçtik…” demek istiyor.

Bunun yerine gözleri güzel yüzüne son bir defa bakmak üzere atılıyor. Yok oldu. Nereye? Kayboldu. Duvar askı sının içine. Ortaçağvari bir av sahnesi; arka planda belli belirsiz yeşillik, üst solda silikçe çizilmiş bir kale görünü yor, ön planda arka ayakları üzerine oturmuş benekli Dalmaçyalı av köpekleri, tüm yüzleri boyalı, dışarıya doğru atlıyorlar – Ortaçağ’da böylesi bir kestirip atma; inanılmaz! Her daim şüphe duyduğu üzere Modernite, Reformasyon, Rönesans nihayetinde birer ilkokul şakası – dünya olması gerektiği üzere 1274’te yok oldu, keşke buna inanmış olsalardı. “Neden bir 20. yüzyıl olmak zo rundaydı ki?” Ağır Alman aksanlı tanıdık bir sesin, bir öğrencinin sorusunu tekrarladığını duyuyor. Başka bir rüyadan. Şu an hiçbir şey göremiyor. Aslında çok büyük hızla çok şey görüyor. Gözleri ha açık kalmış ha kapalı, aynı. Âşığı odada, sakin kalmasını istiyor. Kim kafasının içinde av partisi yapıyor? Uçarken vurulan kuşlar her yönden esrarengiz biçimde düşerken yenileri aynı hızda fırlatılıyor, delip geçen acı çığlıklarıyla.

Bittiğini biliyor. Artık duraksayamaz. Yeni sesine alışmak zorunda.

Evet, ben ölüyüm. Buraya geldiğimde de ölü oldu ğumu biliyordum ancak bunu ilk söyleyen ben olmak

istemedim. Hiç değilse gelir gelmez. Tam olarak emin değildim, gördüğünüz üzere. Her şey yepyeni göründü, çatılardaki su tankları, geniş caddeler, ve ağır cam kapı lar; kaldırımda bir tür Amerikan futbolu oynayan oğ lanlar. Sanki ilk defa New York’taymışım gibi. Şeylere dair hislerim bazen karman çorman oluyor. Yine de hiç şimdiye dek olduğu gibi yoğun biçimde canlı hissetme dim. Kafamı karıştıran da bu. Ve senin varlığın. Dinle yen. Yahut, her daim sakin, diye tabir ettiğin yüzümü uyurken izleyen. Uzakta olduğunu bildiğimde… Belki de bu sözcükleri her şeyi netleştirmek adına söylüyor sundur. Sözcüklere gerek yoktur belki de. Kadınlar te melde yalnızca mutluluk isterler, dedin, güç ya da ger çeklikten ziyade mutluluk. Oysa gerçekliği önemsiyo rum. Artık ölü olduğuma göre yalnızca gerçekliği önemsiyorum.

Bir salı öğleden sonrasında, V. George Caddesi’ni geçerken araba çarpması sonucu öldüm. Şiddetli bir yağmur vardı. Kuaförden yeni çıkmıştım. Saat, yoğunluğu artan ancak henüz tıkanmamış trafikten hesap ettiğim kadarıyla, altıdan hemen önceydi. Boş taksi için bakın dım, el ettim. Karşıdan karşıya geçmek için fırsat kolla yarak kaldırımdan indim. Tam o anda karşı tarafta elinde devasa bir şemsiyeyle başı taksiye dönük, tiz ıslığını ça lan otelin kapıcısını gördüm. Taksiye doğru atıldım. Bir araba tarafından çarpılıp aniden yolun ortasına savrul muştum. Sonrası bulanık. Yağmurdan dolayı etraftaki lerden yalnızca bir avuç insan toplandı. Birkaç dakika içinde bir ambulans ve polis geldi. Yarım saatten az bir süredeyse trafik normal akışına devam etti.

Aniden olmuştu, ayrıca aklım o anda başka bir şey deydi. Ama şüphesiz ki ölüyüm. Gazetede çıktı. Yarın sa baha dek resmî bir ölüm belgesi çıkarılamayacak olsa da doktor raporu polis masasında duruyor: Femme décapitée

en 18° arrondissement , yazmışlar France Soir ’da, başımın sırtımdan kopma hissi hâlâ canlı. Dağ gibi büyüyen bede nim binlerce, trilyonlarca hücresiyle apansız özgür kalıp Paris’in yedi kapısına; Porte de Clichy’ye, Porte de la Chapelle’e, Porte d’Orléans’a, Porte de Versailles’a doğru coşkuyla yayıldı, hızlanıp hücum etti; uzanan kollarımın parmakları Boulogne ve Vincennes ormanlarına daldı. 1. (Fr.) 18. bölgede başı kopmuş kadın. (Ç.N.)

Canım, Geliyorum. Crillon’un kırtasiye malzemeleri seni yanılt – masın. Yoldayım, bu gece Paris’ten uçuyorum. Beş gün Ams – terdam’dayım (sana konferanstan bahsetmiştim); belki üçe indirebilirim, böylelikle Icelandic ile on biri pazar sabahı New York’ta olabilirim. Netleştirince telgraf çekerim. Anahtarı gevşemiş fayansın altına bırak yine de. Umarım mektup sana zamanında ulaşır. Son haftalarda yazmam çok zordu. İşlerin son teslim tarihleri, çocukları yaz için görümceme bırakmak, ve son bir temizlik – bunaltıcı miktarda ıvır zıvır. Neyse ki artık bitti. Sonunda özgürüm, anahtarlar yeni kiracılara teslim edil – di, aérogare ’da tek bavulum da kontrol edildi. Cebimde yal – nızca kâğıtlarım ve senin resminle fevkalade hafif, tüm gün yürüdüm.

Birbirinin benzeri peynir çeşitlerine ve güzelce sergilen – miş meyvelere, hatta mükemmel bir biçimde sıralanmış yeşil çalı fasulyel…..

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıBoşanma
  • Sayfa Sayısı328
  • YazarSusan Taubes
  • ÇevirmenEce Citelbeg
  • ISBN9789750766954
  • Boyutlar, Kapak12,5x19,5 cm, Karton
  • YayıneviCan Yayınları / 2026

Yazarın Diğer Kitapları

Aynı Kategoriden

  1. Assassin’s Creed Rönesans – Suikastçının İnancı ~ Oliver BowdenAssassin’s Creed Rönesans – Suikastçının İnancı

    Assassin’s Creed Rönesans – Suikastçının İnancı

    Oliver Bowden

    Hakikat kanla yazılacak! İtalya’nın soylu ailelerinin ihanetine uğrayan genç bir adam destansı bir intikam yolculuğuna çıktı. Yozlaşmanın kökünü kazımak ve ailesinin onurunu temizlemek için...

  2. Yedi Gün Yedi Gece ~ Evangeline CollinsYedi Gün Yedi Gece

    Yedi Gün Yedi Gece

    Evangeline Collins

    “Her Ladyship’s Companion’ın duyularla örülmüş dünyasına adım attığınızda, asla çıkmak istemeyeceksiniz!” Eşsiz bir güzellik… Bazı fedakarlıklar, diğerlerinden daha zordur. Babasının ölümünden sonra yokluk içinde...

  3. Tek Dileğim ~ Nicholas SparksTek Dileğim

    Tek Dileğim

    Nicholas Sparks

    KORKTUĞUNU BİLİYORUM. AMA ŞUNU UNUTMA Kİ AŞK HER KORKUDAN GÜÇLÜDÜR. AŞK BENİ KURTARDI VE SENİ DE KURTARACAĞINI BİLİYORUM Maggie Dawes ünlü bir seyahat fotoğrafçısıdır....

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur