Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Kopardığımız Fırtına
Kopardığımız Fırtına

Kopardığımız Fırtına

Vanessa Chan

Casusluk ağlarıyla örülü bu aile destanında sıradan bir ev hanımı beklenmedik bir casusa dönüşüyor ve onun karanlık sırları, en kopmaz bağları bile zorluyor. 1935,…

Casusluk ağlarıyla örülü bu aile destanında sıradan bir ev hanımı beklenmedik bir casusa dönüşüyor ve onun karanlık sırları, en kopmaz bağları bile zorluyor.

1935, İngiliz işgali altındaki Malaya. Cecily Alcantara’nın hayatı yolunda. Bir kocası, güzeller güzeli iki çocuğu ve turuncu çatılı, küçük bir evi var. Ne var ki Cecily iyi bir ev hanımından, İngiliz efendilerinin yanında daima sabırla beklemesi gereken yerli kadından fazlası olmak istiyor. Bir partide tesadüfen karşılaştığı karizmatik General Fujivara ona emsalsiz bir rol vadediyor: Casusluk yaparak Malaya’yı özgürleştirebilir ve belki de tarihin seyrini sonsuza kadar değiştirebilir.

1945, Japon işgali altındaki Malaya. Cecily Alcantara’nın hayatı altüst. On beş yaşındaki oğlu Abel kayıp, küçük kızı Jasmin’i Japon askerlerden korumak için saklaması lazım ve aileyi doyurabilmek için işgalci askerlere hizmet etmek zorunda kalan büyük kızı Jujube’nin öfkesi her geçen gün artıyor. Cecily tüm bunların kendi suçu olduğunu biliyor… ama ailesi asla öğrenmemeli.

Hayatta kalma mücadelesinin, doğru ile yanlış arasındaki keskin çizgileri nasıl silikleştirdiğini gösteren Kopardığımız Fırtına, beklentileri aşacak kadar cesur, çarpıcı ve unutulmaz bir roman.

“Kitaba can katan şey… ayrıntılarındaki o incelik ve karakterlerin olağanüstü koşullar karşısında bile sevmeyi, gülmeyi sürdürme biçimleri…” New York Times

“Okuru kıskıvrak yakalıyor ve bir daha bırakmıyor.” Oprah Ayın En İyileri Seçkisi

***

Sevgili nazik okur, Malezya’da büyüklerimiz bizi konuşmadan severler. Daha doğrusu,JaponİmparatorlukOrdusu’nunMalaya’yı (Malezya’nın bağımsızlıktan önceki adı) işgal ettiği, İngi- liz sömürgecileri defettiği ve sessiz sakin bir ulusu kendi içinde savaşır hale getirdiği 1941-1945 yılları arasındaki hayatlarından hiç söz etmezler.

Mesele şu ki, büyüklerimiz geriye kalan her konu- da konuşkandır. Bize çocukluklarını; oyun oynadıkları komşularıyla arkadaşlarını, sevdikleri ve nefret ettikleri öğretmenlerini, korktukları hayaletleri anlatırlar. Yetiş- kinliklerini de anlatırlar; ilk aşkın yanaklara vuran allığı- nı, anne baba olmanın dehşetini, biz torunların yüzlerine ilk dokunuşlarını… Gelgelelim II. Dünya Savaşı’nın o dört yılını nadiren anar, sadece zamanın pek kötü oldu- ğundan ve bir şekilde hayatta kaldıklarından dem vurur- lar. Sonra da başlarından gitmemizi, her şeye burnumuzu sokmamamızı tembihlerler.

Kopardığımız Fırtına’yı yazmadan önce Japon İşgali hakkında bildiklerim bir elin parmaklarını geçmiyordu.

İngilizlerin topları güneye, denize çevriliyken Japonların kuzeyden, Tayland üzerinden bisikletlerle dâhice bir iş- gale giriştiklerini biliyordum. Yine Japonların acımasız olduğunu, merhametsizce öldürdüğünü biliyordum. İşgal sırasında hem bir uyarı hem de silahlanma çağrısı olarak havadan “Asya Asyalılarındır” sloganını taşıyan kırmızı propaganda broşürleri attıklarını biliyordum.

Baba tarafında ailenin ilk torunu olarak babaannem ve dedemle sınırsızca vakit geçirdim, onlara dünyalar ka- dar soru sordum, onlar da seve seve cevap verdiler. Bu çocukluksorgulamalarısırasındababaannemdenbir- kaç bilgi daha koparmayı başardım: Hava saldırısından kendini nasıl korumalısın? (“Dümdüz yere yat ve uçak

uzaklaşana kadar kalkma, çünkü bombayı tependeyken değil, yatay giderken atarlar.”) Annenin gözdesi nasıl olursun? (“Erkek kardeşim gibi yakışıklı bir çocuk ol, savaş sırasında Japonlar tarafından kaçırıl, geri dön ve hiçbir şey olmadı, de.) Kocanı nasıl kıskandırırsın? (“Sa- vaş döneminde demiryollarında birlikte çalıştığın, ender rastlanır, iyi yürekli, Japon bir adamdan yirmi beş yıl bo- yunca her yıl postayla bir takvim gelsin.”) Yaşım ilerledikçe babaannemin ağzından işgal altın- daki Kuala Lumpur’da geçirdiği gençlik yıllarına dair gerçekleri almak, Çöpçü Avı denen oyunun sözel bir çeşi- dini oynamaya dönüştü. Ne zaman işgal döneminde ha- yatın nasıldı, diye sorsam yanıtı, “Normaldi! Herkesinki gibi,” oluyordu.

Gelgelelim yıllar içinde ondan sadece gerçekleri akta- ran, tarafsız bir ses tonuyla daha fazlasını öğrendim: in- sanların ailelerini besleyebilmek için mücadele verdiğini, okulların kapatıldığını ve şiddet yanlısı Japon gizli polisi Kenpeitai’nin Singapur’daki İngiliz idarecileri hapse ata- rak, balta girmemiş ormanlardaki Çin ayaklanmalarını bastırdığını…

Tüm bu gerçekleri yıllar boyu bir kenarda tuttum.

Yapacak başka işlerim, gidecek başka yerlerim var, diye düşündüm. Sürdürmem gereken işler, kazanmam gereken paralar, anlatmam gereken kendime ait hikâyeler vardı.

Ta ki 2019’da, bir tür yuvaya dönüş sürecinde Malezya hikâyelerini yazmaya başlayana dek. 2019’un sonlarında, katıldığım bir yazma atölyesin- de, sokağa çıkma yasağından ve Japon askerler sokaklar- da esip gürlemeye başlamadan önce kendini eve atmaya çalışan genç bir kız hakkında, gelişigüzel bir ev ödevi ola- rak düşündüğüm hikâyeyi yazdım. Eğitmenin el yazısıyla yazdığı yorum hâlâ aklımda. “Bu değerli şeyi sakın elden bırakma ve yazmaya devam et,” diyordu.

Denileni yaptım. Küçücük evimde, küresel pandemi boyunca, annemin vakitsiz ölümü akabinde Malezya’ya, evime gidememenin yarattığı derin yalnızlığın pençesin- de yazmaya başladım. Nesilden nesle aktarılan acılar hakkında; kadınlık, anneler, kız çocuklar ve kız kardeş- ler hakkında; hayattaki tercihlerimizin aile ve toplumla- rımızda nesiller boyu süren ve çoğu zaman da aklımıza gelmeyecek şekillerde kendini gösteren yansımaları hak- kında yazdım. Sömürgeciliğin mirasını insanın bedenin- de taşıması hakkında, habis bir erkeğin cazibesine ka- pılmak, girift arkadaşlık ilişkileri, hayatı bölük pörçük yaşamak ve sağ kalmak söz konusu olduğunda doğru ile yanlışın bulanıklaşması hakkında yazdım. O gelişigüzel ev ödevi şimdi romanımın dördüncü bölümünü teşkil ediyor.

UmarımKopardığımız Fırtına’yı ve Cecily, Jujube, Abel ve Jasmin’in kendi dünyalarında yollarını bulma hikâyesini seversiniz. Umarım okurken sevgi, hayret, hü- zün ve sevinci tadarsınız. Hepsinden de öte umarım on- ların hikâyelerini daima hatırlarsınız.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Sevgiler, Vanessa

BİRİNCİ BÖLÜM CECILY Bintang, Kuala Lumpur Şubat 1945 Japon işgali altındaki Malaya Genç oğlanlar ortadan kaybolmaya başlamıştı.

Cecily’nin kulağına gelenlerden ilki, Çin kardeşlerden bi- riydi; dar alınlı, geniş omuzlu, irikıyım beş oğlanın ortancası.

Kardeşlerin adları Bun Hok, Bun Lam, Bun Kong, Bun Hi ve Bun Vai idi ama anneleri hepsine Ah Bun der, kime seslendiği- ni anlamaksa oğlanlara düşerdi. İngiliz yönetimi boyunca Çin kardeşler zenginlikleri ve zalimlikleriyle bilinirdi. Onları kahve- rengi ve altın sarısına boyalı şatafatlı malikânelerinin arkasın- da çember halinde toplaşmış görmek olağan bir durumdu. Hiz- metçilerden birinin tepesine dikilirlerdi; içlerinden birinde bir değnek olur, değnek hizmetçinin tenine değdiği anda hepsinin gözlerinde heyecandan kıvılcımlar çakardı. Japonlar 1941 No- el’inin arifesinde geldiğinde, oğlanlar kafa tutan tavırlar için- deydi; devriye gezen Kenpeitai askerlerine dik dik bakıyor, yak- laşmayı seçenlere tükürüyorlardı. Ortadan kaybolan, ortanca

oğlan Bon Kong’du. Günlerden bir gün, hiç var olmamışçasına yitip gitti. Beş Çin kardeş bir anda dört kardeş oluverdi.

Cecily’nin komşuları oğlana ne olduğunu merak ediyordu.

Bayan Tan’ın tahminine göre çocuk sadece kaçıp gitmişti. Te- pesinde her daim kara bulutlar dolaşan Puan Azrin, oğlanın bir kavgaya karışıp çukurun birinde yattığından endişe ediyordu.

Onun bu endişesi, iş güç için sokaklarda koşturan komşula- rı, neyle karşılaşacaklarını bilemeden çukurlara korkuyla göz atmaya itiyordu. Diğer annelerse başlarını iki yana sallayıp, Zorbaların sonu budur işte, diyorlardı, sonunda birinin canı- na tak edivermiştir belki. Cecily, Bayan Çin’in kapı kenarına konuşlanıp haber mi beklediğini yoksa dehşete kapılmış bir annenin isterik hallerini mi sergilediğini merak ettiğinden, Çin kardeşlerin annesini izliyordu. Ne var ki Bayan Çin ve Çin ai- lesinin diğer üyeleri ser verip sır vermiyordu. Nadiren evden çıktıklarında ise dört oğlan, beti benzi atmış anne babalarının etrafını kas ve sinirden oluşan devasa bir duvarla çevirip onları gözlerden uzak tutuyordu.

Cecily, Bayan Çin’le sadece bir kez, sabahın çok erken bir saatinde, Çin marketinde rastlaşmıştı. Bayan Çin yüzünde yaş- ların ışıltısıyla, atıştırmalık kalamar poşetlerinden birine göz- lerini dikmiş bakıyordu. Cecily manzaranın sessizliğine hayret etmişti. Ne hıçkırıklar vardı ne de sarsılıp titremeler; sadece parlak, ıslak yanaklar ve nemli gözler.

Market sahibinin karısı Mui Teyze, keşfini biriyle paylaşa- bilmenin memnuniyetiyle, “Beş dakikadır bu halde,” demişti.

Birkaç hafta sonra, insan içinde başka bir acı sergilenmedi- ği, yeni dedikodular da türemediği için insanlar Çin kardeşleri merak etmeyi bıraktılar. Komşular çok geçmeden Çin kardeş- lerden hangisinin kaybolduğunu bile unuttular.

Sonraki birkaç kaybolma vakası, birbirini izleyen kısa ara- lıklarla gerçekleşti. Mezarlıkta süpürücü olarak çalışan ve Cecily’nin, ailelerin mezarlara bıraktığı çiçekleri çalıp pazarda

sattığına inandığı zayıf oğlan. Gelen geçenden para dilenmek için yüzünü kire bulayıp pantolonunun paçalarını bağlayarak sakat numarası yapan, Çin marketinin tezgâhındaki tombul çocuk. Kız okulunun tuvaletlerini gözetlemeye çalışırken ya- kalanan hortlak gözlü çocuk. Hepsi de kötü çocuklar, diye mırıldanıyordu, Cecily ile komşuları. Belki de hak ettiklerini bulmuşlardı.

Gelgelelim yıl ortasına vardıklarında Cecily’nin tanıdığı ki- şilerin oğulları da kaybolmaya başladı. Komşu evde yaşayan çiftin yeğeni; okulda tüm hitabet yarışmalarının birincisi olan kıskanılası bariton sesli oğlan. Kasaba doktorunun oğlu; git- tiği her yere satranç tahtasını da götürüp takımı kurarak iste- yenlerle satranç oynayan sessiz sakin oğlan. Çamaşırcı kadının oğlu; tüm Japon askerlerin üniformalarını yıkayan ve Japon askerler kayıplar yaşayanların acısına vakit tanımadığından, işini şimdilerde ister istemez annesinin devraldığı gayretkeş delikanlı.

Kasabayı ikiye bölen tek anayolu, tek eczanesi, tek Çin marketi, erkekler için tek, kızlar için tek okuluyla Bintang, en- dişeleri kolayca dönüştürüp değişime uğratabilecek kadar kü- çük bir yerdi. Fiskoslar bir kez daha başladı, gözler kayarak çocukların ailelerine dikildi, kısık seslerle çocukların akıbeti tartışıldı. Doğrusu, oğlanların kayboluşunda çekinceli bir giz- lilik hali vardı, birilerini gücendirmekten korktukları için ses- sizce sıvışmışlar gibi. Bu da Cecily’yi rahatsız ediyordu, çünkü dünyada genç oğlanlardan daha gürültülü hareket eden yoktu; sağa sola çarparlar, ayaklarını pat pat vururlar, ayakta diki- lirken bile bedenlerindeki yeni gücü, yeni yeni uzayan kol ve bacaklarını kontrol etmekten âciz, yerlerinde kıpırdanırlardı.

İnsanların baharattan otlara, pirinçten sabuna her türlü er- zak ihtiyacını karşıladığı Bintang’ın orta yerindeki Çong Sin Ki Çin marketinin sahibi Çong Amca, “Bizi açlığa mahkûm ettik- leri, dövdükleri, okullarımızı, hayatlarımızı elimizden aldıkları

yetmedi mi? Sıra çocuklarımıza mı geldi?” diye tıslamıştı. Karı- sı Mui Teyze ise adamın ağzına bir şaplak atmıştı. Bunlar vatan hainliğine giren sözlerdi ve Çong’ların da bir oğulları vardı.

Ne var ki durum başlarda böyle değildi. Japonlar üç yıl kadar önce geldiklerinde, Cecily, kocası ve üç çocukları, evin önüne dizilip askerî konvoya el sallayan, gelenlere kucak açan ilk ailelerdendi. Cecily tören alayının önünde giden kel, bodur Japon General Şigeru Fujivara’yı işaret ederken göğsünde ka- baran heyecanlı kıpırtıyı dün gibi hatırlıyordu. “Bakın, Malaya Kaplanı!” demişti çocuklarına.

Denizden saldırı bekleyen İngiliz Donanması, silah ve topla- rını Singapur ve Güney Çin Denizi yönünde güneye ve doğuya çevirirken, General Fujivara, Malaya’nın kuzeydeki Tayland sınırından bisikletlerle girilerek, engebeli ve kavurucu orman- lık araziden ilerletil….

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıKopardığımız Fırtına
  • Sayfa Sayısı328
  • YazarVanessa Chan
  • ISBN9786051984315
  • Boyutlar, Kapak13.5 x 20.5 cm, Karton
  • YayıneviDomingo Yayınevi / 2026

Yazarın Diğer Kitapları

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Uzaktaki Küçük Güneş Kuşları ~ Christie WatsonUzaktaki Küçük Güneş Kuşları

    Uzaktaki Küçük Güneş Kuşları

    Christie Watson

    2011 Costa Kitap Ödülü Eğlenceli, acıklı ve tamamen gerçek… Kitabı bitirdikten sonra bile karakterleri aklınızdan çıkaramayacaksınız. Başka, bambaşka bir dünya… Eski inanışlar, şeytan ormanı,...

  2. Hedef – Jimmy Coates ~ Joe CraigHedef – Jimmy Coates

    Hedef – Jimmy Coates

    Joe Craig

    Jimmy, hurda yığınının içinde çırpınıyordu, ama hurdalar, büyük bir kuvvetle çalkalanıyordu. Öğütücü Jimmy’yi borunun içine doğru çekiyordu. Jimmy, çaresizlik içinde, ‘Kurtulabilecek miyim?’ diye düşündü....

  3. Gömülü Dev ~ Kazuo IshiguroGömülü Dev

    Gömülü Dev

    Kazuo Ishiguro

    Romalılar Britanya'yı terk edeli çok olmuş. Viraneye dönmekte koca ülke. Neyse ki ortalığı kasıp kavuran savaş bitmiş. Britonlar'dan Axl ile Beatrice yıllardır görmedikleri oğullarına kavuşmak için tehlikeli topraklarda zorlu bir yolculuğu göze alıyorlar.

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur