“Ben istiyorum ki meşguliyetim olsun. Elimde bir işim olsun. Bekleyecek bir şeylerim olsun… Telefonun başında çocukların aramasını bekleyeyim, pencerenin kenarında çocukların, torunların bana uğramasını bekleyeyim, ağaç yapraklansın diye bekleyeyim, salatalıklar çiçek açsın diye bekleyeyim, domates kızarsın diye bekleyeyim. Öyle şeyler… Zaman kolay geçsin istiyorum ben. Başka derdim yok. Ölüm kapımı çalana kadar bir şeyler oyalasın
işte beni.”
Selime Teyze’nin hikâyesi, çocuklarının dünyasında yer bulamayan ve onların gözünde yok gibi var olmayı reddeden bir annenin hikâyesi.
Selime, bir gün hiç beklenmedik bir anda kaybolur. Gönülsüz ama planlı bir kaçıştır bu. Bildiği bütün hayatı geride bırakıp bir köyün sessizliğine sığınır. Kimseye haber vermeden, ardında iz bırakmadan. Bulunmayı bekler.
Ama hayat, beklenmedik bir misafirle –Meltem’le– karşılaştırır onu.
Biri annesiz büyümenin, diğeri evlatsız yaşlanmanın derdini anlatır.
İki hayat, iki kayboluş, iki yara aynı evde buluşur.
Bu roman, yaşlıların yok sayıldığı, insanın yalnız bırakıldığı, herkesin ancak kendine yetebildiği,
en yakınlarına bile derman olamadığı bir çağın hikâyesi.
****
Çay Bisküvisi
“Çekme” diye bağırdı.
Bunu o kadar beklemiyordum ki az daha telefonu elimden düşürüyordum.
Sakin sakin konuşuyordu Selime Teyze. Birine göstermek için falan değildi. Neden yaptığımı ben de bilmiyordum ama fotoğrafını çekmek istemiştim. Öylesine… Belki sonra açar bakardım, bilmiyorum. Kıyafeti, elleri, yaşlılığı, başörtüsünün kenarından çıkışmış beyaz saçları, mavi gözleri, gül küpeleri, kırışıklıkları… Her şeyiyle uzun zamandır gördüğüm herkesten farklıydı. Hiç bu kadar yaşlı biriyle böylesine yakın durmadığımı fark ettim. Babaannemle belki ama o da yaşlı sayılmazdı ki… O zamanlar bana yaşlı gelirdi, oysa daha ellilerinin ortasındaydı öldüğünde.
Bana farklı gelmişti Selime Teyze; bir zeytin ağacının, bir kayanın, güneşin, denizin fotoğrafını çeker gibi çekmek istemiştim fotoğrafını. Böyle tepki vereceğini kestirememiştim.
Sanki vuruyormuşum da “vurma” diyormuş, itiyormuşum da “itme” diyormuş gibi bağırmıştı. Telefonu tekrar çantama koyunca sesini yumuşattı.
“Çekme yavrum, ne demeye çekiyorsun. Konuşuyoruz şurda kendi halimizde.”
“Yok, kusura bakma, ben öyle, anı olsun diye…”
“Anı oluyor zaten, çekince daha çok anı olmuyor. Böyle de anı oluyor. Anarsan anı olur…” dedi, tekerleme söyler gibi.
Yarım saate yakındır Selime Teyze’nin bahçesinde otuyordum. Ben geldiğimde ceviz kırıyordu. Büyükçe bir taşı altlık yapıyor, cevizi üzerine koyuyor, sonra daha küçük bir taşla vuruyor, ardından da aheste ayıklıyordu cevizi. Bir tane kırıyor, sonra uzun uzun bekliyor, dakikalar sonra diğerine geçiyordu. Hafiften titreyen parmaklarının arasında usul usul hareket ediyordu ceviz. Sonra içleri bir mendilde biriktiriyor, kabukları bir gazete kâğıdının içine koyuyordu. Ceviz kırmak bile bu kadar uzun sürüyorsa, diğer işlerini yapması kim bilir ne kadar zamanını alıyordu.
İlk kez gerçek bir köye geliyordum. Daha önce İzmir’in bir köyüne gitmiştik ama adı köydü, kendisi çoktan tatil köyüne dönüşmüştü. O sayılmazdı. Daha önce bir köylü kadınla oturup konuştum mu? Galiba hayır. Ne konuşacağımı da bilmiyordum aslında, sadece beklerken, sohbet olsun diye birkaç şey sormuştum. Yavaş, sakin, nasıl desem, tatlı anlatıyordu.
Sanki aynı yaştaymışız gibi…
Selime Teyze’yi tanımıyordum. Fırat, günümü kasabada- ki tapu binasında, belediyede geçirmek yerine köyde kalabileceğimi söyledi; beni Selime Teyze’nin yanına bıraktılar.
Fırat da tanımıyordu onu aslında. Bize köyde refakat eden
Hasan Bey, “Hanım kızımız bekleyecekse, Selime Teyze’nin evinde bekleyebilir, hoşsohbet biridir” demişti. Gerçi ben bekleyeceğimi söylememiştim ama adam öyle deyince itiraz etmedim. Zaten ne işim var belediyede, tapuda benim.
Sonra beni buraya bıraktılar. Selime Teyze’nin de geleceğimden haberi yoktu. Kapıdan içeri girdiğimizde bahçede, yerde oturmuş bir şeylerle uğraşıyordu. Bizi görünce kalkma gereği bile duymadı. “Bizim akrabanın oğlu” deyip Fırat’ı gösterdi başıyla Hasan Bey, “az işimiz var çarşıda. Karısı senin yanında bekleyiversin” diye bağırdı ona doğru, uzaktan. “Olur, olur beklesin, buyur gel, hoş geldiniz. Hadi işiniz rast gitsin bakalım” deyip yanındaki minderi karşısına atıp eliyle işaret etti. Oturdum.
Müthiş bir kabuldü bu. Hangimiz şehirde kapımızı çalan ve kim olduğunu bilmediğimiz birine buyur gel deriz. Ben kimim, neden geldim, ne kadar kalacağım, ne kadar vaktini alacağım onun, bunları hiç düşünmeden buyur gel dedi bana.
Kimim ben? Bir akrabanın oğlunun karısı.
Ben Fırat’ın karısı falan değildim. Daha geçen hafta tanış- tığım bir adamla, bu hafta onun köyünde, üstelik karısı olarak tanıştırılmak çok garipti. Hasan Bey öyle deyince hızlıca Fırat’a döndüm, o sadece gülüyordu. Selime Teyze’ye Fırat’ın karısı olmadığımı söylemeli miydim? Ona neydi ki bundan?
Ama belki de sevgilisi olduğumu öğrenirse kabul etmekte
zorlanırdı beni. Sevgilisi bile değildim, daha bir hafta olmuştu tanışalı, ne sevgilisi! Peki ne diye geldim o zaman adamın köyüne? “Karnın aç mı?” diye sordu Selime Teyze. “A yok, değil, hiç değil. Yiyip de geldik. Teşekkür ederim.”
“Hiçbir şey de edemezsin, yemediğin yemeğin neyine te- şekkür edersin” dedi.
Güldüm. “Yani teklif ettiğiniz için teşekkür ederim.”
“Edicez tabii, âdetten o” dedi, o da güldü.
Kırdığı cevizlerden birini bana uzattı. İşaret ve yüzük- parmağı hafif yamulmuştu; ellerinin damarları belirgin, par- makları kınalıydı. Yüzükparmağında güllü bir gümüş yüzük vardı. Uzattığı cevizi gereğinden fazla bekletmiştim. “A yok, yemeyeyim” demek için uzun zaman geçmişti. Aldım. Teşek- kür ettim tekrar. “Ye bakalım önce de, öyle teşekkür edersin” dedi. Sonra anlatmaya başladı. “Biz buna eskiden koz derdik, ne zaman ceviz demeye başladık hiç anlamadım. Şimdi koz desek kimse ne dediğimizi anlamaz. Her şey ne çabuk değişti, değil mi kızım?” dedi.
Cevap bekleyen bir soru değildi bu, yine de güldüm, “Ay- nen” dedim. Sonra da saçma bir cevap verdiğimi fark ettim.
Aynen dedim koskoca kadına… “Geçen sene ceviz kırdım, yarım kilo kadar vardı, böyle kırdım, boğçaladım. Nereye soktuysam soktum, katiyen bu- lamıyorum. Kuş oldu uçtu cevizler. Kırmadım mı acaba, ha- yal mi gördüm, düş mü gördüm, diyorum ama yok, kırdım.
Kabuklarını yaktım, onu bile hatırlıyorum. Nereye soktuysam soktum, yoklar. Eee artık böyle akıllar, bu yaştan sonra. Sabah yaptığımı akşam hatırlamıyorum. Allah korusun, bunadım mı ne oldu diyorum. Eh, o da olacak. Nereye gittiyse gitti o ceviz- ler. Kuş oldular. Bu sene mutfağa bile koymam bunları, bağla- rım koynuma. Koynumda dursunlar” dedi.
Güldü. O gülünce ben de güldüm.
“Ben de kırayım mı” diye uzandım. Yardım etmek istemiştim, cevap beklemeden taşı elime aldım. Ama aldı elimden usulca. “Kırma yavrum, kırma. Ben mahsus öyle yavaş yavaş yapı- yorum onu. Neyle eğleyeceğim kendimi?” dedi.
Doğru. Ne yapardı insan burada bütün gün? Nasıl geçerdi vakit? Bir kez daha etrafa baktım. Kuş seslerinden, uzaktan ge- len bir köpek havlamasından başka ses duymamıştım. Sessiz, ıs- sız bir yer burası. Başını kaldırdığında her yer ağaç, göz alabildi- ğine orman… O ormanın ortasında kaybolmuş küçücük bir köy.
Asfalt yolu bile yok. Gelirken yol bir yere kadar asfalttı; yola tezgâhlar kurulduğunu gördüm. Süt reçeli, karadut özü, kızılcık özü, keçiboynuzu özü… Kim alır bunları, kim gelir buralara, kim arar bulur? Ben bir kere bile tatmadım bunları bugüne kadar.
Sonra asfalt bitti, tozlu bir yola girdik. Yolumuzun bir yer- de düzeleceğini düşünüyordum ama öyle olmadı. Bir mezarlı- ğın önünde durduk. “Geldik” dedi Fırat. Durup dua etti. Sonra doğrudan Fırat’ın babasının evine gittik. Ev denemezdi, çoktan yıkılmıştı. Eskiden ev olduğu zor anlaşılan bir viraneliğin önün- de Hasan Bey karşıladı bizi. Şöyle bir etrafında dolandık evin.
Fırat adamla bir şeyler konuştu, sonra kasabaya gitmeye karar verdiler. Tekrar arabaya binmedik, yürüdük. Evler eski, sokak- lar boştu. Evlerin pencerelerine işlemeli güneşlik perdeler geril- mişti ama içeride kimse yoktu belli ki. Kimi evler yıkılmış, ki- mileri zor ayakta duruyordu. Bazıları nispeten yeni, bakımlıydı ama yine de kimse yoktu. Sokakta kimseye rastlamadık.
Fırat yolda, bu bölgedeki köylerin hepsinde taş Rum evle- rinin olduğunu anlattı. Bölge yeni yeni keşfediliyormuş. Ev- lerin çoğunu İstanbullular alıyormuş, kimisi otel yapıyormuş, kimisi restoran. Ama çoğu içinde yaşamak için alıyormuş bu evleri. Civar köyler daha gelişmişti, Fıratların köyde henüz hiçbir şey yapılmamıştı. Ama o, oranın da gelişip değişeceği- ne inanıyordu.
Henüz başka bir köy görmemiştik. Arabayı bıraktığımız yerden Selime Teyze’nin evine kadar yürüdük. Benim daha önce hiçbir yerde görmediğim bir ıssızlık vardı köyde. Bu ka- dar mıydı köy? Kimse yaşamıyor muydu burada? İnsan nasıl geçirirdi ki gününü böyle bir yerde?
Gözüm bahçedeki çiçeklere takıldı. Bir sürü çiçek vardı Seli- me Teyze’nin bahçesinde ama hiçbiri saksıda değildi. Araba te- kerleğinin içine çiçek dikmiş; yoğurt kaplarına, peynir tenekeleri- ne dikmiş. Toprağın hiçbir yerini boş bırakmamış. Bu mevsimde
bile çiçekli bahçe; kim bilir yazın nasıl oluyordur. Dışarıdan bu kadar renkli görünmüyordu ev. Belki diğer evlerin avluları da böyledir. İnsanın içi dışı bir mi ki evler öyle olsun. “Kaç kişisiniz köyde, Selime Teyze?” diye sordum sohbet olsun diye. Uzun süren sessizlik rahatsız edici oluyor. “Kışın mı yazın mı?” dedi.
Bilmem, ne fark eder ki, köy burası… Ama fark ediyor de- mek ki… “Kışın?”
“Geçen kış üç hane kaldık. Ben varım… bak teee orda mavi sıvalı ev, orda bir Necmettin Dayı derler o, bir de Nimet var; onun evi şimdi burdan gösterince gözükmez, azıcık uzak. O kadar. Üç kişi kaldık kışın. Yazın on on beş hane oluyor ama.
Herkes kışın çoluğunun çocuğunun yanına gidiyor.”
“Neden?”
“Elinin köründen” dedi.
Elinin köründen mi? Beni tersleyeceğini hiç düşünmemiş- tim. Sormamam gereken bir şey sorduğumu sanmıyordum.
Ama ifadesi kızgın değildi. Kızgın mıydı, üzgün müydü, gü- lüyor muydu, anlamıyordum ki. Alaycı bir ifadesi vardı. Çok uzun zamandır hiçbir iletişimde bu kadar zorlanmamıştım.
Kendi halime güldüm; koskoca şirketin kurumsal ilişkiler müdürü ben, bir köylü kadınla bile doğru düzgün iletişim ku- rampıyordum. Geldiğimden beri kaç kez terslemişti beni. Ko- nuşmayı bırakıp bir kenarda Fırat gelene kadar telefonuma baksam diye düşündüm. “Sobayla uğraşmak zor kışın. Alışkınız ama zor. Alıştın diye hiçbir şey kolay olmuyor. Ondan ötürü götürüyor ço- cukları anne babalarını. Bir ay birinde, bir ay birinde… öyle öyle sıraya bindiriyorlar, bitiriyorlar kışı. Geçen ay gelsey- din kalabalıktı, havalar soğumaya başlayınca gittiler. Bu sıra iyi gidiyor hava, bakma… ama yaptı mı da yapıyor soğuğu.
Uğraşılmıyor soğukta sobayla; yağmur, çamur… Ekim dedin
…..
Bu kitabı en uygun fiyata Amazon'dan satın alın
Diğerlerini GösterBurada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.
- Kategori(ler) Roman (Yabancı)
- Kitap AdıAltı Harfli Bir Tatlı
- Sayfa Sayısı248
- YazarŞermin Yaşar
- ISBN9786255683342
- Boyutlar, Kapak13.5x19.5 cm, Karton
- YayıneviDoğan Kitap / 2025
Yazarın Diğer Kitapları
Aynı Kategoriden
- Natürmort ~ Josef Winkler

Natürmort
Josef Winkler
2008 yılında Almanca’nın en önemli edebiyat ödülü sayılan Georg Büchner Ödülü’nü kazanan Josef Winkler, Roma’da hayatın nabzının attığı yerlere götürüyor bizi. Bir yanda Vittorio...
- Mavi Sakal ~ Max Frisch

Mavi Sakal
Max Frisch
Mavi Sakal, Max Frisch’in yazdığı son roman. Ustalıklı bir olgunluk dönemi yapıtı. Doktor Schaad eski karısını boğarak öldürmek suçundan tutukludur. Savcı için cinayet nedeni...
- Aşkın Günahı ~ Sophie Jordan

Aşkın Günahı
Sophie Jordan
Fallon güzelliğini gizleyebilirdi… Peki ya arzularını? Biri maskelerin ardında yaşıyor… Fallon O’Rourke gibi bir güzelin iffetini koruyabileceği son yer, Londra’nın en çapkın dükü Dominic...



