Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Hapishanede Felsefe
Hapishanede Felsefe

Hapishanede Felsefe

Andy West

Hiçbir şeyden utanmasaydın yine de iyi biri olabilir miydin? Dün olduğunla aynı kişi misin? Düşünmek işe yarar mı? Zihninin dışında bir dünya var mı? Umut (aslında)…

Hiçbir şeyden utanmasaydın yine de iyi biri olabilir miydin? Dün olduğunla aynı kişi misin? Düşünmek işe yarar mı? Zihninin dışında bir dünya var mı? Umut (aslında) bir hapishane mi? Bir insan bağışlanmayı nasıl hak eder?

Andy West parmaklıkların gölgesinde büyüdü: Babası, dayısı ve ağabeyi hapis yatmıştı. Felsefe okuyup kendi yolunu çizse de miras aldığı suçluluk duygusu ve şansının her an terse dönebileceği korkusu ona musallat olmaya devam etti.

Biraz da bu en büyük korkusuyla yüzleşmek için, kendine cezaevinde felsefe öğretmek gibi sıradışı bir uğraş seçen West, Hapishanede Felsefe’de bu yolculuğun güncesini tutuyor. Temel özgürlüklerden mahrum, yaşamlarını küçük seçim menü ile idame ettiren öğrencilerine sorular sorup onlarla zaman, hakikat, kimlik ve umut gibi varoluşsal kavramları tartışıyor: Hiçbir şeyden utanmasaydın yine de iyi biri olabilir miydin? Dün olduğunla aynı kişi misin? Düşünmek işe yarar mı? Zihninin dışında bir dünya var mı? Umut (aslında) bir hapishane mi? Bir insan bağışlanmayı nasıl hak eder?

Felsefenin kilometre taşı olmuş yaman ikilemleri, kimi anlatmaya, kimi dinlemeye, kimi küfretmeye meyilli bir grup suçluyla birlikte masaya yatıran West, ortamın doğası gereği oluşan mizahı da süzmeden paylaşıyor bizle. O ve öğrencileri geçmişlerinin perdesini cesurca aralarken siz de ister istemez hayatınız üzerine düşünürken buluyorsunuz kendinizi. Hapishanede Felsefe samimi, incelikli, komik, ilham verici bir hayat sorgulaması.

Bölümler

Kimlik 1
Özgürlük 4
Utanç 12
Arzu 22
Şans 27
Mutluluk 49
Zaman 72
Delilik 86
Güven 103
Kefaret 122
Unutmak 143
Hakikat 149
Bakmak 163
Kahkaha 166
Irk 182
İçeride 199
Değişim 219
Hikâyeler 238
Yuva 257
Nezaket 276
Sınıfta Kullanılan Materyaller ve Kaynaklar 299
Teşekkür 301

Kimlik

Adalet: Karşımızdaki insanın düşündüğümüzden
farklı biri olduğunu kabul etmeye daima hazır olmak.
Simone Weil

Asansörde yanımda duran adam, hapse atıldığından beri, yani yirmi senedir görmediğim babama inanılmaz benziyor. Kısa boylu, parmak uçları sararmış ve büyük gelen ceketinin kolları parmak eklemlerine kadar uzanıyor. Otobüste, trende ya da bar tuvaletlerinin pisuarlarında dururken babama benzeyen adamlar görüyorum. Londra’da, Manchester’da, Berlin’de ve Rio de Janeiro’da rastladım onlara. Adama göz attığımda sürekli sıkılı duran çenesini ve nefesindeki amfizem hırıltısını tanıyorum. Gömleğimin koluyla bileğimi kapayarak saatimi saklayıp ona saati soruyorum. Liverpool aksanıyla cevap vermiyor, demek ki babam değil.

Almanya ya da Brezilya’dakiler de değildi. Kalan beş katı konuşmadan çıkıyoruz. Asansör duruyor, kapılar açılıyor ve adam iniyor. Yarın sabah ilk kez bir hapishanenin içine gireceğim. Mahkûmlara felsefe öğreteceğim. Guardian’a birkaç ay önce felsefe öğretmekle ilgili bir yazı yazdım; orada babamın, ağabeyimin ve dayımın hapis yattığından bahsettim. Geçen ay yerel bir üniversiteden Jamie adında bir felsefeci bana hapishanede birlikte ders vermek isteyip istemediğimi sordu. Galiba bu proje için davet edilmemin nedeni, kültürel açıdan uygun ve de mahkûm mantığını Tractatus’a* sarılanların çoğundan daha iyi anlayabilecek biri olmam. Jamie benden onlarla çalışmamı istediğinden beri bir mağaza vitrinindeki ağır siyah botlar gözüme takılıp duruyor. Bahar mevsimindeyiz ve normalde hep yumuşak deriden Oxford ayakkabılar ile paçaları iki kere katlanmış, taşlanmış kot giyerim. Bu öğleden sonra mağazaya gittim.

Ellerinde botun sadece 44 numarası vardı. Ben 43 giyiyordum ama umurumda değildi, ayakkabıyı aldım. Ertesi sabah hapishanede Jamie ile sandalyeleri daire şeklinde dizip öğrencilerimizi bekliyoruz. Sınıf aynı zamanda resim atölyesi olarak kullanılıyor. Okul günlerimdeki sanat dersi sınıflarına benziyor ama buradaki camlarda parmaklıklar var; kurşunkalemler, fırçalar ve sivri uçlu diğer her şey ise kilitli dolaplarda duruyor. Locke’un kimlik teorisi hakkındaki ders planımızın üzerinden geçiyorum. Babamın bunu anlamaya çalıştığını hayal ediyorum ve bir yandan da kırmızı tükenmezkalemle koca koca paragrafların üstünü çiziyorum. “Anlaşılır tutalım dersi,” diyorum Jamie’ye. “Okuma yazma bilmeyen, okul bitirmemiş bir sürü adam olacak.

Onları bunaltmayalım.” Ağır metal kapıların açılırken çıkardığı tangırtıyı ve dışarıdaki koridorda konuşan adamların yankılanan seslerini duyuyorum. Öğrencilerimiz yaklaşıyor. Ayağımda yeni botlarım var; henüz aşınmamış burunları okulun ilk günü parlaklığında. Kapıya bir adam geliyor. “Psikoloji mi?” Nefesi kokuyor, gözleri kan çanağı gibi. “Felsefe,” diyorum. Omuz silkiyor, içeri girip oturuyor. Başka biri daha geliyor, elimi kemiklerimi kıracakmışçasına sıkıyor ve etrafı kontrol ediyor. Soluk benizli, dişetleri çekilmiş bir adam daha geliyor.

Üzerinde “Leeds Üniversitesi” yazılı naylon poşet taşıyan bir adam; poşet ek yerinden ayrılmış ama kütüphaneden aldığı kitapları hâlâ bunda taşıyor. Kimlik kartındaki fotoğrafında iskelete benzeyen, yuvarlak suratlı bir adam var. Grubun etrafında dolaşıp kendimi tanıtıyorum ama bir yandan da ayağımdaki acı nedeniyle yüzümü ekşitiyorum. Botlarım derimi soyuyor. Topuklarımda taze kabarcıkların acısını hissediyorum. Başka adamlar da geliyor, sonunda sınıf mevcudu on ikiye ulaşıyor. Jamie ve ben bugünkü ders için notlarımıza son kez göz gezdiriyoruz. “Anlaşılır,” diyorum yeniden.

Adamlar daire şeklinde oturuyor ve onlara Locke’u anlatıyorum. “Bu pek doğru değil,” diyor Macca adında bir öğrenci. “Efendim?” diyorum. “Locke’un önemsediği şey sadece bellek değildi.” Beyaz tahtamı işaret ediyor. “Daha ziyade bilinçti.” On ikisi birden bana bakıyor. Topuklarımdaki kavurucu acıdan kaçınmak için parmak uçlarımda beyaz tahtaya yürüyorum, “bellek” kelimemi silip “bilinç” yazıyorum. Adamlar gülüp fısıldaşıyor. Locke’u yeniden açıklamaya çalışıyorum, ayağımı yere tam basmamaya dikkat ederek küçük adımlarla yürüyorum. Birkaç dakika sonra yakın zamanda uzaktan eğitim diploması almış başka bir öğrenci Rousseau’nun Locke’a nasıl karşı çıkabileceğini açıklıyor. Yirmi dakika sonra elimizdeki malzeme bitiyor.

Jamie’nin gözleri benimkilerle buluşuyor ve “anlaşılır” kelimesi sessizce aramızda çınlıyor. Jamie öğrencilere grup çalışmaları verip konuşmak için odanın köşesindeki masaya gitmeyi öneriyor. Jamie masaya ilerliyor, parmak uçlarımda arkasından yürüyorum.

Özgürlük

İçerde bir tarafınla yapayalnız kalabilirsin
kuyunun dibindeki taş gibi
fakat öbür tarafın
öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına
sen ürpermelisin içerde
dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa.
Nâzım Hİkmet

Birkaç ay geçtikten sonra artık her hafta hapishanede de diğer günlerde giydiğim, yumuşak deriden Oxford ayakkabıları giyiyorum. Yalnız başıma gittiğim üç haftalık Tayland seyahatimden yeni döndüm. Tenim bronzlaştı, saçım da karamel kahve. Hapishanenin şerit ışıklarla aydınlatılan koridorlarından sınıfıma yürüyorum. Karşı taraftan gardiyanların eşlik ettiği bir adam gelip geçiyor yanımdan. Teni solgun, gözaltları pul pul olmuş. Bronzluğumu saklamak için gömleğimin kollarını indiriyorum. Sınıfa gidip tahtaya bugünün konusunu yazıyorum: “Özgürlük.” Yirmi dakika sonra koridorun dışındaki yetkili bağırıyor: “Serbest zaman!” Serbest zaman, hapishanenin içindeki kapıların açıldığı ve mahkûmların hücrelerinden çıkıp derslere, atölyelere ya da başka aktivitelere gittikleri sırada geçen zamana deniyor.

Birkaç dakika sonra sınıfıma geliyorlar. Zach adında kırk yaşında bir adam giriyor içeri. Ayağında cırt cırtlı, gri bez spor ayakkabılar var. Bunlar ayakkabısı olmayanlara hapishanenin verdiği ayakkabılardan. Tulumu dirseklerine kadar çekmiş, bileğinden yukarı doğru çıkan bir düzine yatay kesik izi görünüyor. Zach geçen ayki şartlı tahliye duruşmasından bir gün önce bir sağlık çalışanının suratına yumruk atmıştı. Birkaç kişi daha içeri giriyor. Junior adındaki öğrenci kapı eşiğinde beliriyor. Uzun boylu, üzerinde yuvarlak omuzları ve göğüs kaslarını teşhir eden, pudra pembesi bir atlet var.

Nike marka, yeni spor ayakkabılar giymiş. Birkaç hafta önce bu adamlardan biri Junior’a neden içeride olduğunu sormuştu. “Girişimciyim ben,” diye karşılık vermişti Junior. İçeri girip elimi sıkıyor. “Yeniden burada olmak bir zevk, efendim,” diyor. Sesi gür. Yoluk kaşları uçlarda kıvrılıyor. Odaya giriyor, herkesin elini tek tek sıkıyor, bu esnada da hepsinin gözünün içine bakıp “efendim” diye hitap ediyor. Zach’in yanındaki sandalyeye yerleşip bacaklarını uzatarak iki yana açıyor. Zach kollarını göğsünde kavuşturuyor. Son gelen Wallace oluyor. Göğsünü kabartarak değil, koca gövdesinin verdiği korunma hissinin özgüveniyle dimdik yürüyor. Junior’ın yanındaki sandalyeye geçiyor ama ona bir şey demiyor. Wallace kimseyle konuşmuyor pek. Yirmi yıllık hapis cezasının on altıncı yılında. Spor salonuna gitmek yerine, hücresinde yalnız başına antrenman yapmayı tercih ediyor. Her gün oğluna mektup yazıyor.

Serbest zaman bitiyor, kapıyı kapatıyorum. Oluşturduğumuz çemberde oturuyorum. “Homeros’un destanında,” diyorum, “Odysseus, Truva Savaşı’nın ardından gemisiyle memleketi İthaka’ya doğru yola çıkmıştı. Ama çok geçmeden Sirenlerle karşılaşacaktı. Sirenler, denizin ortasındaki kayalıklarda yaşayan yarı insan yarı kuş yaratıklardı. Öyle güzel bir şarkı söylerlerdi ki duyan her erkek aşkla sarhoş olur ve sesin kaynağına doğru yüzmek için gemiden atlardı. Sirenler bu hezeyanlı denizcileri yerlerdi.” Devam ediyorum: “Hiç kimse sirenleri görüp de hayatta kalmamıştı. Odysseus mürettebatına, sirenlerin büyüsüne kapılmamaları için kulaklarını balmumuyla kapamalarını söyledi. Denizciler sıradan işlerine devam edebilecek, yemek hazırlayıp halatları düzenleyebilecekti.” “Fakat” diyorum, “aralarından birinin, diğerleri balmumunu çok erken çıkarmasın diye müziği duyması gerekiyordu. Odysseus adamlarından kendisini gemi direğine bağlamalarını istedi. Bu sayede gemiden atlamadan şarkıyı duyabilecekti. Adamlarına, çözülmekle ilgili her türlü isteğini duymazdan gelmelerini söyledi.

“Yola koyuldular. Odysseus müziği duydu. Müzik içine işleyip onu ele geçirdi. Arzu ruhuna akın etti ve onu çözmeleri için yalvarmaya başladı ama mürettebatı günlük işlerle ilgileniyordu. Adamlardan biri o kadar uzun zamandır denizdeydi ki memleket hasreti artık onu hissizleştirmişti. Odysseus’un ne kadar tutkulu göründüğünü fark etti.

Yaptığı işi bıraktı; sirenlerin sesini merak ediyordu. Balmumunu kulaklarından çıkardı. Şarkıyla sarhoş oldu ve gemiden atlayarak ölüme gitti. “Sirenlerin bölgesinden geçtikten sonra Odysseus’u çözdüler. O günden sonra Odysseus kalbinde bir acıyla yaşadı çünkü bir daha Sirenlerin şarkısı kadar güzel bir şey duyamayacaktı.” “Sirenler kafadan kontak,” diyor Zach. “Bir kere kayalıklarda yaşıyorlar.” Wallace dışındakiler gülüyor. “Kulağında balmumu olan adamlar, Odysseus ve balmumunu çıkaran adam. Aralarından hangisi en özgür?” diye soruyorum. Konuşma çubuğu olarak kullandığım küçük topu Wallace’a veriyorum.

“Kulağında balmumu olanlar, en özgür onlar,” diyor. “İşlerine bakıyorlar. Tıpkı burada bizim yaptığımız gibi; bizim de fatura ödemek ya da okula yetişmek gibi şeyler yapmamız gerekmiyor. Onlarda olmayan özgürlüğe sahibim.” “Ne gibi?” diye soruyorum. “Seçim yapmaktan muafım. Tıpkı kulaklarında balmumu olan adamlar gibi,” diyor Wallace.

Junior sandalyesinde öne eğilip Wallace’a, “Ama seçim şansın yoksa özgür de olamazsın,” diyor. “Dışarıda belaya bulaşmanın pek çok yolu var. Burada odaklanabiliyorum,” diyor Wallace.

Biraz sonra Junior’a, “Sence hangisi özgür?” diye soruyorum. “Odysseus,” diyor. “Kral o çünkü. İnsanlar dediklerini yapmak zorunda.” “Ama Odysseus tamamen kapana kısılmış,” diyor Wallace. “Ne kadar iyi şeyler yaşarsa yaşasın, hep daha iyisi için yanıp tutuşacak ve artık hiçbir şey yetmeyecek ona.” “Ama Odysseus hayatta bir şeyler yapabilmiş,” diyor Junior. “Yaptıklarını her hatırladığında acı çekecek. Sen hücrende daha özgürsün,” diye karşılık veriyor Wallace.

“Kulağında balmumu olan adamların Odysseus gibi acı çekmemesinin nedeni, hayatlarında bir şey yapmamış olmaları. Onlar sadece nefer,” diyor Junior. “Eve varmak uğruna gerekenleri yapabilmek için, etliye sütlüye karışmıyorlar,” diyor Wallace. “Yaşayacakları hayat buysa eve gitmelerinin ne önemi var ki?” diye karşılık veriyor Junior.

Küçük topu Keith isimli öğrenciye veriyorum. Topu kucağına koyup, “Şimdi… buna birkaç açıdan bakabiliriz,” diyor. Hapishanedeki işime başladığımda kütüphaneci, Keith’in on üç yıldır hapiste olduğunu, tek kişilik bir hücrede kaldığını ve her iki üç günde bir kitap bitirdiğini söylemişti. Keith’in ağır bir Glasgow işçi sınıfı aksanı var ve sık sık “terminoloji” gibi kelimeler kullanıyor. “Buna nörobilimsel perspektiften bakabilirsiniz,” diyor.

Kendi kendini yetiştirmiş insanların genelde konuştukları hızda, sanki kendini zihninin yükünden kurtarmak istermiş gibi konuşuyor; ama o konuşurken diğer öğrenciler oturdukları yerde kaykılmaya ve gözlerini yere dikmeye başlıyorlar “Gemiden atlayan biri, Shakespeare’de soytarının, kralın sahip olmadığı özgürlüğe sahip olduğu kadar özgürdür,” diye sürdürüyor sözlerini. Sözünü kesmek istiyorum. Sözünü kesmeyi gerçekten çok isterdim.

Benim için bir öğretmen olmanın avantajlarından biri, insanların sözünü kesmek. Profesyonel hayatımın dışında sürekli yüksek sesle hızlı konuşan insanlar tarafından sözü kesilen yumuşak sesli, yavaş konuşan bir insanım; öğretmenlik yapmamın sebeplerinden biri de insanların sözünü meşru bir şekilde kesip bunun intikamını alabiliyor olmak. Keith devam ediyor: “Kuantum fiziği bize hiçbir şeyin aslında kesin olmadığını söyler.” Ama araya giremiyorum. On üç yıldır hücrede olan bir adama nasıl “zamanı gözetmek durumundayım” derim? Sonunda Keith topu bana veriyor. Zach tulumunun kollarını ellerinin üstüne kadar indirmiş. Ona ne düşündüğünü soruyorum.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Edebiyat
  • Kitap AdıHapishanede Felsefe
  • Sayfa Sayısı312
  • YazarAndy West
  • ISBN9786051982892
  • Boyutlar, Kapak13,5x20,5 , Karton Kapak
  • YayıneviDomingo Yayınevi / 2023

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur