Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Yorulsanız Bile
Yorulsanız Bile

Yorulsanız Bile

Mustafa Kemal Atatürk

Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman durmadan…

Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan, her canlı için doğal bir durumdur. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.

Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız bile beni takip edeceksiniz. Ben bu akşam buraya yalnız bunu size anlatmak için gelmiş bulunuyorum. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir. Biz de bunu görmekle bahtiyar olacağız.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Yorulsanız Bile adlı bu ciltte bir araya getirilen konuşmaları 1905-1937 arasında yapılmışsa da kitap ağırlıklı olarak 1921-1925 yılları arasında, Ankara’daki meclis hükümetinin işlerlik kazanmasıyla cumhuriyet rejiminin rayına girmesi arasındaki dönemde yaptığı konuşmalara odaklanıyor. Bu gezilerdeki konuşmalar büyük mitingler şeklinde değil, küçük kalabalıklarla sohbetler şeklinde düzenlenmiş.

Yorulsanız Bile, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk toplumuna dair son derece ayrıntılı, gelişkin, tarihsel ve kuramsal bilgiyle desteklenmiş vizyonunu adım adım nasıl şekillendirdiğini ve şehir şehir dolaşıp halka anlatıp benimsettirdiğini, bunu yaparken de yeni rejimin sahibi olarak gençlere ne kadar güvendiğini gösteriyor.

İçindekiler
Önsöz: Geçmişin Mirası ve Gelecek Vizyonu …………………………………………….11
Şairlerin Toplumlar Üzerindeki Etkileri …………………………………………………..17
Osmanlı Padişahları ……………………………………………………………………………..19
Her İlerlemenin ve Kurtuluşun Anası Hürriyettir …………………………………….20
1918’de Siyasi ve Askerî Durum …………………………………………………………….22
Manda ve Rivayet …………………………………………………………………………………24
Genel Şerefi Kurtarabilmek …………………………………………………………………..26
Medreseler ve Arapça Öğrenimi …………………………………………………………….32
Öğretmenlerin Görevi Hayatidir …………………………………………………………….33
Sakarya Meydan Muharebesi’nde Kritik Bir An ………………………………………..36
Bağımsızlık Gururuyla Tarla Sürmek ………………………………………………………37
Fransız Devrimi ……………………………………………………………………………………42
Cehaletin Ortadan Kaldırılması ……………………………………………………………..46
Hilafet ve Meclis Elbette Yan Yana Durur ……………………………………………….50
Çalışmak ve Mutlu Olmak İhtiyacı …………………………………………………………60
TBMM Halifenin Değildir ve Olamaz …………………………………………………….67
Heykel Yapmayan Bir Millet İlerleyemez …………………………………………………70
Annem Bu Toprağın Altında ………………………………………………………………….75
Camiler Fikir Alışverişi İçin Yapılmıştır ………………………………………………….77
En Kuvvetli Temel İktisattır …………………………………………………………………..82
Kılıçla Yapılan Fetih, Sapanla Yapılana Mağlup Olur ………………………………..93
Sanat Örgütlülük Gerektirir ………………………………………………………………..101
Dini Kendi İhtiraslarına Alet Edenlere Karşı ………………………………………….104
Tesettür: Milletin Ruhu, Hayatın Gerekleri …………………………………………… 113
Cehaleti Yok Etmek ……………………………………………………………………………. 119
İttihat ve Terakki Fırkası ……………………………………………………………………..122
Doğu ve Batı ………………………………………………………………………………………123
Özgür ve Mutlu Bir Vatan ……………………………………………………………………126
Kültür Hakkında ………………………………………………………………………………..127
İstanbul Halkı ve Cumhuriyet ………………………………………………………………130
Milli Benlik, Milli Eğitim …………………………………………………………………….132
Türkler Pozitif Olanı Reddetmez ………………………………………………………….137
Cumhuriyet’in Birinci Yıldönümü ………………………………………………………..138
Giyim ve Şapka: Uygarlığın Coşkun Seline Direnmek Boşunadır ……………..140
Türkiye Cumhuriyeti Şeyhler, Dervişler, Müritler, Mensuplar
Memleketi Olamaz ………………………………………………………………………..144
Hayat Müziktir …………………………………………………………………………………..148
Hukuk Devrimi ………………………………………………………………………………….150
Millet Nedir? ……………………………………………………………………………………..154
Basın ve Kamuoyu ………………………………………………………………………………161
Kuran’ın Tercüme Edilmesini Emrettim ………………………………………………..162
Cumhurbaşkanlığıyla Başbakanlığı Birleştirmeyi Düşünmedim ……………….167
Milletvekillerinde Aranan Nitelikler ……………………………………………………..168
Türk: İnan, Övün, Güven …………………………………………………………………….169
Kadının Toplumdaki Yeri ……………………………………………………………………. 171
Müzik ve Toplumlar Üzerindeki Etkisi ………………………………………………….172
Kendisinden Sonra Gelecekler İçin Çalışmak ………………………………………… 174
Yorulsanız Bile Beni Takip Edeceksiniz …………………………………………………177
Ekonomi ve Sosyalizm ………………………………………………………………………… 179
Önce Toplumsal Özgürlük …………………………………………………………………..180

Önsöz:
Geçmişin Mirası ve Gelecek Vizyonu

Mustafa Kemal Atatürk’ün Yorulsanız Bile adlı bu ciltte bir araya getirilen konuşmaları 1905-1937 arasında yapılmışsa da kitap ağırlıklı olarak 1921-1925 yılları arasındaki konuşmalara odaklanıyor, başka bir deyişle Ankara’daki meclis hükümetinin işlerlik kazanmasıyla Cumhuriyet rejiminin rayına girmesi arasındaki döneme. Bu konuşmaların büyük kısmı Atatürk’ün yurt gezileri sırasında yapılmış, bazılarıysa yerli ve yabancı basına verilen söyleşiler. Bu gezilerdeki konuşmalar büyük mitingler şeklinde değil, küçük kalabalıklarla sohbetler şeklinde düzenlenmiş; Atatürk bu konuşmalarda çoğu zaman dinleyicilerin sorularını baştan toplayıp bunlara göre konuşmasını şekillendiriyor. Konuşmaların amacı genel olarak yeni rejimi anlatmak ve benimsetmek; Atatürk bunu yaparken rejimi doğal, İslama uygun, “Türk’ün doğası”na uygun, bilimsel ve evrensel bir doğru olarak sunuyor ve zaman zaman eski rejimle hesaplaşıyor.

Atatürk’ün bu konuşmalarında belli bazı temaların tekrarlandığını görmek mümkün. Bunların başında din ve halifelik konusu geliyor. Atatürk’ün halka yaptığı bu konuşmalarda “dindar” bir profil çizdiği söylenebilir: “Halbuki elhamdülillah hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız, artık bizim dinin gereklerini öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur.” (103) Ancak burada oldukça spesifik bir İslam kavrayışı kullandığı gözden kaçmıyor: “Hangi şey ki akla, mantığa, genel çıkara uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur.” (103) Mütarekeden Zafere adlı derlemede yer alan konuşmalarında Atatürk “doğal hukuk” (natural law) argümanını kullanarak Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu ve güçler birliğini savunuyordu; buradaki konuşmalarında da bir tür “doğal din” savunusu yaptığı görülüyor: İslam en gelişmiş dindir, ortaya çıkışından günümüze tarihsel gereklilikler nedeniyle bazı “özel durum” hükümleri içerse de bugün bunlar geride kalmıştır ve akılla erişilebilecek, akla ters düşmeyen, insanların hurafelerden arınmış bir bakışla baktığında kendiliğinden görebileceği hükümlerden oluşmuştur. Bu açıdan din neredeyse pozitif bilimin sonucunda ortaya çıkmış, en azından onunla uyumlu bir ahlak öğretisidir ve gereklidir: “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliğiyle dindar olmalıdır demek istiyorum.” (129) “Doğal din” yalnızca İslamın akla uygunluğuna dayanmıyor; İslam öncesi döneme de gönderme yapan Atatürk, Türklerin doğal dininin bizzat doğa olduğunu, doğadan kaynaklandığını da söylüyor: “Türk yalnız tabiatı kutsar.” (163)

Ne var ki dinin toplumsal gerekliliği, din adamlarının –ulemanın– varlığını haklı göstermiyor; tam tersine ruhban sınıfı, kendi çıkarları için halkla din arasına giren parazit bir sınıf: “Din ileri gelenlerinin derdinin ancak kendi karınlarını doyurup başka bir işleri olmadığını bilsinler.” (163) Atatürk konuşmalarında din dilinin Arapça olmasını da dinin kitlelerce anlaşılmasının önünde bir engel ve ulemanın kendi varlığını desteklemek için kullandığı bir payanda olarak eleştiriyor: “Padişahın iradesiyle, çıkarttığı fetvalarla ve hilafet ordularıyla bu masum millet şurada burada küçük görülüyor ve aldatılıyordu.” (87) Atatürk için dinin toplumsal örgütlenişi, toplumsal ilerlemeye hizmet etmelidir:

Camiler, birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, itaat ve ibadetle birlikte, din ve dünya için neler yapılması gerektiğini düşünmek, yani danışma için yapılmıştır… Geçen sene Millet Meclisi’nde verdiğim bir nutukta demiştim ki, “Mimberler halkın zihni, vicdanları için bir bereket, bir nur kaynağı olmuştur.” Böyle olabilmek için mimberlerden yankılanacak sözlerin bilinmesi ve anlaşılması ve fennin ve ilmin hakikatlerine uygun olması gerektir. Hutbeyi veren kişilerin siyasi, toplumsal durumu çağdaş gelişmeleri her gün takip etmeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış bilgi verilmiş olur. Bundan dolayı hutbeler tamamen Türkçe ve zamanın gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır. (78)

slamın Türk toplumundaki yerini bu şekilde tanımlayan Atatürk, hilafet konusunda zaman içinde değişim gösteren bir tutum sergiliyor. Rejimin kuruluş aşamasında Meclis’le halifenin yan yana elbette var olabileceğini savunan Atatürk, hilafet makamını “tüm İslam dünyasının ruhunun, vicdanının ve imanının birleşme noktası, İslam kalplerinin rahatlamasının kaynağı” (59) olarak sunuyor ancak bunun geçici bir düzenleme olabileceğini de en erken dönemden itibaren hissettirmeye başlıyor:

Türkiye Büyük Millet Meclisi, halifenin değildir ve olamaz. Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnız ve yalnız milletindir. Milletin seçtiği vekillerden oluşur. Bu meclis yalnız ve yalnız milletin emrine uymak zorundadır, ismi ve makamı ne olursa olsun millet bu hakkını bir şahsa veremez ve teslim edemez. İslam âleminin günümüzdeki durumu, yani esaret altındaki hali göz önünde bulundurularak, hilafet meselesi çözüme kavuşturulup kesin bir noktaya varana kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hilafet makamını bir umut kaynağı olarak muhafaza edeceği ifade edilmiştir. (68)

İlerleyen dönemde Atatürk, halifelik kurumunun tarihini ayrıntılı bir biçimde ele alıyor ve ilk dört halife zamanında bile çok tartışmalı bir uygulama olduğunu, Emeviler ve Abbasiler döneminde iyice kuşkulu bir hale geldiğini, Osmanlı döneminde halifeliğin devralınmasının tamamen sembolik ve iyi düşünülmemiş bir hamle olduğunu anlattıktan sonra, günümüzde bir işlevinin kalmadığını ve zaten İslam dünyasında da bir karşılığı olmadığını savunuyor:

Tarihimizin en mesut devresi, hükümdarlarımızın halife olmadıkları zamandır… Halife fikri, hakikatten değil, kitaplardan çıkmış bir fikirdir. Halife hiçbir zaman Roma’daki papanın Katolikler üzerindeki kuvvet ve iktidarını gösterememiştir… Biz, halifeyi eski ve saygıdeğer bir geleneğe hürmeten koruduk. Halifeye saygımız vardır, hem kendisinin hem de ailesinin ihtiyaçlarını karşılıyoruz. Şunu da ekleyeyim ki İslam dünyasında Türkler, halifenin maddi ihtiyaçlarını fiilen karşılayan tek millettir. Evrensel bir hilafeti savunanlar, şimdiye kadar her türlü katkıdan kaçınmışlardır. (129)

Bu noktada Atatürk, şeriat ve hilafet yanlısı toplumsal aktörleri de karşısına alıyor ve uygar olma savaşını dini terimlerle tanımlamaktan çekinmiyor:

Bugün ilmin, bilimin, bütün kapsamıyla medeniyetin getirdiği aydınlıkla filan veya falan şeyhin yönlendirmesiyle maddi ve manevi saadet arayacak kadar geri kalmış insanların Türkiye gibi medeni toplumdaki varlıklarını asla kabul etmiyorum… En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır… En büyük imar heyetlerimizden biri, belki Avrupa’da tahsil görmüş yüksek eğitimli kişilerden oluşan bir baro heyeti, alenen hilafetçi olduğunu ilan eden ve ilan etmekle iftihar duyan birisini kendisine reis seçmiştir. Bu hadise köhne hukuk erbabının Cumhuriyet zihniyetine karşı derin ve hakiki olan vaziyet ve eğilimini ifadeye yeterli değil midir? (152)

Başka bir konuşmasında Atatürk, “uygarlık savaşı”nı şöyle ifade ediyor: “Asıl zafer kazanılması gereken alan, aydınlanma, bilgi ve gerçek faziletlerle donanmış olmaktır… Memleketler farklıdır fakat medeniyet birdir ve bir milletin ilerlemesi için bu tek medeniyete katılması gerekir.” (127) Meclis hükümetinin, cumhuriyet rejiminin ve onun kılavuzu Cumhuriyet Halk Fırkası’nın akla dayanan “doğal”lığı da Atatürk’ün konuşmalarında sık sık vurguladığı görüşlerden biri. Kuvvetler birliğinin, yani “egemenlik ve iradenin bölünemez ve ayrılamaz olduğuna dair bilimsel ve gerçek bir anlayış”ın kaçınılmazlığını öne süren Atatürk, kurulan yeni rejimi şöyle anlatıyor: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, millidir; tamamen maddi temellere dayalıdır; gerçeğe odaklanmıştır… Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun asıl ruhu ise, bu kanunun kitaplara geçmesinden önce, milletin aklında ve vicdanında yer etmiş olmasıdır.” (63) Türk toplumunun “sınıfsız, imtiyazsız” bir yapısı olduğunu ileri süren Atatürk, dayanışmacı-korporatist bir tasavvura sahip olduğunu gösteriyor: Bu yapı içinde zengin zaten yok, ameleler ve çiftçiler toplumun temelini oluşturuyor, sanatçılar (zanaatkarlar) bunlara eklemleniyor ve hep birlikte aynı doğruları kabul ederek aynı toplumsal ve ekonomik hedeflere koşuyorlar. Onlara yol gösterense “doğal” olarak fırka:

Farklı memleketlerde fırkalar her durumda iktisadi maksatlar üzerine kurulmuştur ve kurulmaktadır. Çünkü o memleketlerde farklı sınıflar vardır. Bir sınıfın menfaatini muhafaza için teşekkül eden siyasi bir fırkaya mukabil diğer bir sınıfın menfaatini muhafaza maksadıyla bir fırka teşekkül eder. Bu pek tabiidir. Güya bizim memleketimizde de ayrı ayrı sınıf varmış gibi kurulan siyasi fırkalar yüzünden şahit olduğumuz neticeler malumdur. Halbuki Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dahildir… Hal böyleyken milli görevin sonunda köşeye çekilerek istirahat etmek benim için bir menfaattir. Bunu yapabilmek için şimdiye kadar elde edilen neticelerin devam edeceğine güvenmek gerekir. Fakat bu hususta henüz endişesiz olamam. (80)

Bu organik sınıfsızlık, bir tür “toplumsal sözleşme” (social contract) olarak fırka tarafından sürdürülüyor:

Bizim halkımız, çıkarları birbirinden ayrılmış sınıflardan oluşmaz; tersine varlıkları ve çalışmalarının ürünleri birbirlerine lazım olan sınıflardan ibarettir… Bu nedenle, programdan bahsedildiğinde, adeta tüm halk için bir “Milli Sözleşme”dir denebilir. Böyle bir milli sözleşme niteliğindeki program etrafında toplanmaktan doğacak olan siyasi şekil, sıradan bir parti anlayışında tasavvur edilmemelidir. (92)

Cumhurbaşkanlığından vazgeçmeye hazır olduğunu söyleyen Atatürk, fırka başkanlığını bırakmaya yanaşmayarak rehberlik fonksiyonunun nerede konumladığını da göstermiş oluyor: “Hayır… asla vazgeçmem, çünkü benim kanaatimce bu fırka, memleketin hakiki siyasi fikirlerini temsil ediyor…” (164) Ekonomik gelişme ve bunu sağlayacak olan “çalışkanlık”, Atatürk’ün en önem verdiği konular arasında yer alıyor: “O zaman ilk yapmamız gereken şey… illetimizi çalışkan hale getirmektir. Zenginlik ve bunun doğal sonucu olan refah ve mutluluk, yalnızca çalışkanların hakkıdır.” (64) Atatürk için sapan her zaman kılıçtan daha güçlü: “Kılıç ile fetih yapanlar, sapanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuç olarak mevkilerini terk etmeye mecburdurlar.” (84) Tarımsal üretimi bu gelişmenin motoru olarak gören Atatürk, Nil Havzası’yla Çukurova’yı uzun uzun karşılaştırıyor ve toprak ıslahı, verimlilik artışı, nüfusun yetersizliği, makineleşme zorunluluğu gibi konuları tartışıyor:

Siyasi, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılan zaferler kalıcı olamaz… Aza razı olmayı tükenmeyen bir hazine olarak kabul etmek ve fakirliği bir fazilet olarak görmek anlayışına da artık iktisat devri son versin… Bu geniş ve verimli toprakları işleyebilmek, değerlendirebilmek için eksik olan insan gücünü, her durumda bilimsel araçlarla telafi etmek zorundayız. Memleketimizi bunun dışında demiryolları ve üzerinde otomobillerin çalıştığı yollarla bir ağ haline getirmek mecburiyetindeyiz… Bu nüfusu bugünkü doğal ve zorlu şartlar içinde az zamanda temine imkân yoktur. Nüfus artışıyla ilgili bütün tedbirlerimizi almakla beraber bu tedbirler ne kadar geniş ve kuvvetli olursa olsun, bu nüfus boşluğunu kapatmaya yeterli değildir. Bu boşluğu ancak makineyle telafi edeceğiz. (95)

Uygarlığa ve ekonomik gelişmeye giden yolda fırkanın rehberliğine güvenen Atatürk, aydınların halktan kopukluğunu vurgulayarak rehberlik potansiyelini sorguluyor ve güvensizliğini dile getiriyor:

Yani aydın sınıfın halka vereceği idealler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Halbuki bizde böyle mi olmuştur, o aydınların öğrettikleri milletimizin ruhunun derinliklerinden alınmış idealler midir? Şüphesiz hayır. Aydınlar içinde çok iyi düşünenler vardır fakat genel itibarıyla şu hatamız da vardır ki, incelemelerimize zemin olarak çoğunlukla kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi ananelerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı almayız. Aydınlarımız belki bütün cihanı, bütün diğer milletleri tanır, lakin kendimizi bilmeyiz… Bunun için de biraz halkın alt tabakasının yürümesini hızlandırması, biraz da aydınların çok hızlı gitmemesi lazımdır. Fakat halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok aydınların görevidir. (107)

Kadının toplumdaki yeri, eğitimi, giyimi hakkında Atatürk bu konuşmalarda ikili bir tavır takınıyor: Bir yandan, “Kadınlarımızın genel görevlerinden başka, kendileri için en önemli, en hayırlı ve en faziletli bir görevleri de iyi bir anne olmaktır,” (117) diyerek kadının geleneksel rolünü vurgularken öte yandan, “Bir toplum aynı hedefe bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse ilerlemesine ve medenileşmesine bilimsel olarak imkân yoktur,” (115) diyerek eğitim, çalışma hayatı ve toplumsal görünürlük açısından kadının her yerde ve erkekler kadar bulunması gerektiğini savunuyor. Bu görünürlüğün biçimsel yanı yani giyim konusunda orta yolcu bir tutum benimsediği söylenebilir, bunu da stratejik bir yaklaşımla akıl dini İslamın gereği olarak sunuyor:

Yani ya ne olduğu anlaşılamayan, çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüş sergileyen bir kıyafet ya da Avrupa’nın en serbest balolarında bile dış görünüş olarak sergilenemeyecek kadar açık bir giyim tarzı. Bunların her ikisi de şeriatın önerdiği ve dinin emrettiği şeylerin dışındadır. Bizim dinimiz, kadını o aşırılıktan da, bu gericilikten de uzaklaştırır… Dinimizin tavsiye ettiği tesettür, hem hayata hem de fazilete uygundur… Bizim kadın hayatımızda, kadının giyim tarzında yenilik yapmak gibi bir mesele söz konusu değildir. Milletimize bu konuda yeni şeyler öğretmek zorunluluğuyla karşı karşıya değiliz. Belki ancak dinimizde, milliyetimizde, tarihimizde zaten var olan beğenilen geleneklere bir düzen vermek söz konusu olabilir. (116)

Millet ve milliyetçilik konusu, Atatürk’ün yurt gezilerinde ele aldığı bir başka önemli konu: “Biz milliyet fikirlerini uygulamada çok gecikmiş ve çok gecikme göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla çalışmayla telafiye çalışmalıyız.” (108) Bu kavramlar hakkında kuramsal olarak da düşündüğünü ve o dönemin revaçta düşünürlerinin yaklaşımlarını irdeleyerek kendi sonuçlarını çıkarmaya çalıştığı görülüyor. Osmanlı dönemi fetih politikalarının siyasal yapıya pek çok farklı millet kattığını ama bunları doğru yönetemediğini, bu esnada “asli millet” olan Türklerin perişan edildiğini, Kanuni zamanında lütuf olarak tanınan imtiyazların 19. yüzyılda kapitülasyonlara dönüştüğünü ve yine Türk milletini vurduğunu anlatan Atatürk, Türklüğü her şeyin üstünde konumluyor ve kutsuyor: “Ermenilerin bu verimli topraklarda hiçbir hakları yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir. Bu memleket, tarih boyunca Türk’tü, dolayısıyla Türk’tür ve ebediyen Türk olarak kalacaktır.” (102) Atatürk, bir milletin temelinde ortak bir geçmiş mirası ve ortak bir gelecek tasavvuru bulunması gerektiğine inanıyor:

Bir millet, tarihin derin devrimlerinin verimli olan manevi unsur, manevi bir ailedir. Toprak parçasının şekliyle ortaya çıkmış bir grup değildir… Bu fikir üzerinde ısrarla duran Ernest Renan, millet hakkında geçici ve yetersiz unsurları ikinci derece unsurlar kabul ederek, insan topluluklarının iki şeyin birleşmesiyle millet haline geldiğini açıklamaktadır. Bunlardan birincisi zengin bir geçmişin mirasını paylaşmak, diğeri beraber yaşamak hususunda arzu ve fikir birliğidir. (157)

Türk tarih tezi gibi çalışmalar yukarıda sözü edilen geçmişi kurarken, “muasır medeniyet” hedefi ve eğitim, ekonomik kalkınma, endüstrileşme, kadın hakları alanındaki çalışmalar da geleceği kurmaya yönelik bir programın parçasıydı. Burada hiçbir şey önemsiz değildi: İnsanların nasıl giyineceğinden hangi müziği dinleyeceğine, yapacakları heykellerden görecekleri hukuk eğitimine kadar her şey ana programı yansıtmalı ve ileriye götürmeliydi.

Yorulsanız Bile, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk toplumuna dair son derece ayrıntılı, gelişkin, tarihsel ve kuramsal bilgiyle desteklenmiş vizyonunu adım adım nasıl şekillendirdiğini ve şehir şehir dolaşıp halka anlatıp benimsettirdiğini, bunu yaparken de yeni rejimin sahibi olarak gençlere ne kadar güvendiğini gösteriyor.

Cem Akaş İstanbul, 2025

ŞAİRLERİN TOPLUMLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Altı yüz1 yıl kadar önce Anadolu’da doğan Osmanlı İmparatorluğu, 350 yılda Viyana kapılarına kadar ilerledi. İmparatorluğu güçlendiren manevi faktörler zayıfladığı için, yavaş yavaş Viyana, Budapeşte, Belgrad elden çıktı. Artık bir avuç Rumeli toprağına sığındık. Şimdi de elimizde kalan küçük toprak parçasını Ruslar ve Avusturyalılar almak istemekteler. Rusların bütün emelleri, kendi ırklarından saydıkları Bulgarlar ve Sırplara, Balkanları peşkeş çekmektir. Avusturyalılar ise Adriyatik’ten Akdeniz’e, Selanik’e uzanmak hevesindedirler. Tarihte inkılaplar, önce aydın kişilerin kafasında fikir halinde doğmuş, zamanla toplumu sarmıştır. Bakınız dünkü vilayetimiz Bulgaristan’ın bir milli şairi vardır. Bu şair, şiirleriyle Bulgarları durmaksızın kurtuluş hareketine ve miskinlikten sıyrılmaya çağırmıştır. Milletine, tarihine âşık olan bu sanatkâr, kısa zamanda kitleye hâkim olmuş, şiirleri halk arasında dilden dile dolaşmaya başlamış, 500 yıldır biz Türklerin çobanı olan Bulgarlar onun gösterdiği yolla bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Belki de bir süre sonra bizden başka yurt topraklarımızı isteyecekler ve alacaklardır. Sırpların da iki gözü görmeyen bir milli şairleri vardı. O da aynı yoldan yürüyerek milletine milli duyguları, bağımsızlık fikrini aşılamıştır. Şiirlerinde Miloş Kaploviç’lerden, Sultan Murat’tan bahsederek toplumun hafızasına milliyet fikrini aşılamıştır. Onun bir şiirinde Sultan Murat’ın şu sözleri vardır: “Hıristiyanlara zulmetmeyiniz. Zulüm ve baskı saltanat ve hâkimiyeti parçalar…” O, şiirlerinde bağımsızlık fikrini işler ve savunurken gerçekleri de gizlememek olgunluğunu göstermiştir. Yunanların da böyle bir milli şairleri vardır. O da, yıllar boyu eski Yunan medeniyetini şiirleriyle anlatırken ulusuna güç kazandırmak, hürriyet için birlik ve beraberlik şartını telkin etmek istemiştir.

Bütün milletlerin böylesine çırpınan, milletini uyandırmak isteyen milli şairleri, aydınları vardır. Başka milletlerin şairleri, aydınları böyle çalışıp milletlerini uyarırlarken nerede bizim mütefekkirlerimiz, nerede bizim şairlerimiz? Bizim bir Namık Kemal’imiz var… O, Türk milletinin yüzyıllardan beri beklediği sesi verdi. Fakat ne şiirlerini okuyabiliyor ne konuşmalarını duyabiliyoruz; bu milletin tarihinin bir yönünü belirten Vatan yahut Silistre piyesini bile temsil ettirmediler. Arkadaşlar! Bizlere büyük görevler düşüyor. Yarın görev alıp gittiğimiz her yerde milletimizi yetiştirmek için subaylarımızın öğretmeni olacağız. Gittiğimiz yerlerde aydın gençlerle arkadaşlık ederek onları bu yola yönelteceğiz. Yurdumuzu ve imparatorluğu büyük tehlikelerin beklediğini hatırdan çıkarmamak durumundayız.

OSMANLI PADİŞAHLARI

Arkadaşlarım,1 sizlere üzülerek ifade etmek zorundayım ki Osmanlı İmparatorluğu’nun temelleri Avrupa yakasında iyice sarsılmıştır. Rumeli’de Sırp, Yunan ve Bulgar komitacılarını besleyen Ruslar, dedelerimizin kanları pahasına aldıkları bu Türk yurdunu bizden koparmak gayretindedirler. Bu bölgede orduların başında bulunan kumandanlar acz içindedirler. Avrupalıların “Kızıl Sultan” adını verdikleri Padişah Abdülhamit ise orduya bakmamaktadır. Aylardan beri maaş alamayan subayların bulunduğunu öğrendim. Orduda talim ve terbiye yoktur. Padişah, sarayında keyif ve âlemler içindedir. Bu asırda böyle hükümdarı bulunan bir devleti kolay yaşatmazlar. Nerede Fatih, Yıldırım, Kanuni, III. Selim gibi hükümdarlar? Son devir Osmanlı padişahları hep cahil ve zavallı kimseler. Kendileri cahil oldukları için de memlekete düzen verebilecek, millete hizmet edebilecek vezirlere asla tahammül edememişler, memleketi bu hale sürüklemişlerdir. Abdülmecit, Mustafa Reşit Paşa’dan; Abdülaziz, Âli ve Fuat paşalardan; Abdülhamit, Mithat Paşa’dan, Hüseyin Avni Paşa’dan, Süleyman Paşa’dan daima korkmuştu. Sıkışık zamanlarda onları sadarete layık görmüşler, tehlikeyi atlattıktan sonra Mahmut Nedim gibi dalkavukları, hırsız ve uğursuzları işbaşına getirmişlerdir. Şunu iyi bilelim ki Mithat Paşa sağ olsaydı, Hüseyin Avni Paşa öldürtülmeseydi ne ordumuz ne donanmamız bu hale düşecekti. Akdeniz’de ikinci durumda bulunan donanmamız, Karadeniz’de Ruslara herhalde dersini verecek, 1877-1878 seferinde Tuna boylarından Yeşilköy’e kadar çekilmeyecekti. Türk-Yunan savaşında bu donanmayı Haliç’ten çıkamayacak hale getirmek suç değil midir? Millet, padişahından neden hesap sormamalıdır? Bir ihanet olan bu davranışlarda bulunan bir insanı Fatihlerin, Yavuzların torunu olarak kabul etmek mümkün müdür?

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Tarih
  • Kitap AdıYorulsanız Bile
  • Sayfa Sayısı184
  • YazarMustafa Kemal Atatürk
  • ISBN9789750765940
  • Boyutlar, Kapak13.5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2025

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Türkiye’nin Geleceği ~ Mustafa Kemal AtatürkTürkiye’nin Geleceği

    Türkiye’nin Geleceği

    Mustafa Kemal Atatürk

    Hakikaten benim gördüğüm manzarayı gördükten sonra yapılacak şey, derhal bütün kuvvetimizi, bütün önemli vasıtalarımızı, bütün servet kaynaklarımızı –ki İstanbul’da toplanmıştı– bunların tamamını bir an...

  2. Mütarekeden Zafere ~ Mustafa Kemal AtatürkMütarekeden Zafere

    Mütarekeden Zafere

    Mustafa Kemal Atatürk

    Bu Anadolu zaferi tarih sayfalarında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar güçlü ve ne kadar canlandırıcı bir kuvvet olduğunun en güzel...

  3. Çocuklar İçin NUTUK ~ Mustafa Kemal AtatürkÇocuklar İçin NUTUK

    Çocuklar İçin NUTUK

    Mustafa Kemal Atatürk

    Okul çağı çocukları ve gençler için temel bir başvuru kaynağı…” Ulu önder, büyük kurtarıcı Atatürk’ün 1927 yılında okuduğu Nutuk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın ayrıntılı bir...

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur