Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Mütarekeden Zafere
Mütarekeden Zafere

Mütarekeden Zafere

Mustafa Kemal Atatürk

Bu Anadolu zaferi tarih sayfalarında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar güçlü ve ne kadar canlandırıcı bir kuvvet olduğunun en güzel…

Bu Anadolu zaferi tarih sayfalarında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar güçlü ve ne kadar canlandırıcı bir kuvvet olduğunun en güzel bir örneği olarak kalacaktır. Önümüze dikilen tüm engelleri birer birer yıkıp aştıktan sonra bugün artık Misak-ı Milli’nin çizdiği sınırlar içinde, mutlu, müreffeh ve özgür yaşamak için, her ne gerekiyorsa, bunların hepsini elde edeceğiz. Düşman elleriyle harap olmuş ve milletimiz tarafından her köşesini kurtarmak için seve seve can verilmiş ve çocuklarımızın kanıyla sulanmış olan yurdumuzun ufkunda artık barışın tatlı güneşi gecikmeyecektir.

Milletimiz, tek bir adam gibi, gösterdiği sarsılmaz birlik ve gayret sayesinde bu başarıyı elde etmiştir. Milletimizin barış işlerinde de barıştan sonraki işlerde de aynı çaba ve gayret ve birlik göstererek bu zaferi tamamlayacağına şüphe yoktur. Bu zafer bize bir imkân bahşediyor. Biz, bu imkânı memleketimizin, milletimizin aydın, mutlu ve müreffeh geleceği için kullanacağız.

Mütarekeden Zafere, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1919-1922 arasında yaptığı meclis konuşmalarından bir seçki; anlattığı olaylar açısından Mondros Mütarekesi’nden Büyük Taarruz’a kadar olan dönemi ele alıyor. Bu konuşmaların iki odak noktası var: Kurtuluş Savaşı’nın nasıl gerçekleştirildiği ve meclis hükümetinin nasıl işlerlik kazandığı. İkisinde de Mustafa Kemal, askerî ve siyasi anlamda yetkin bir stratejist olarak karşımıza çıkıyor.

Kurtuluş Savaşı’ndan yıllar sonra yazılmış Nutuk’un aksine, savaşı günü gününe anlatan Mütarekeden Zafere, Türkiye’nin kurtuluş-kuruluş tarihindeki en önemli aşamaları ve bunların kişisel, siyasal ve düşünsel arka planını okura büyük bir açıklıkla ve ilginç ayrıntılarla, birinci ağızdan sunan bir derleme.

İçindekiler
Önsöz: Meydanda ve Mecliste………………………………………………………………….11
23 Temmuz 1919: Erzurum Kongresi’ni Açarken………………………………………..17
7 Ağustos 1919: Erzurum Kongresi’ni Kaparken …………………………………………21
4 Eylül 1919: Sivas Kongresi’ni Açarken…………………………………………………….22
24 Nisan 1920: Mütarekeden Meclisin Açılmasına Kadar Geçen Zamanda
Meydana Gelen Siyasi Olaylar ……………………………………………………………26
24 Nisan 1920: Hükümet Teşkilatı …………………………………………………………..66
24 Nisan 1920: Meclis Başkanı Seçildikten Sonra………………………………………..69
1 Mayıs 1920: Türk Milletini Oluşturan Müslüman Öğeler ………………………….70
7 Haziran 1920: İç ve Dış Siyaset …………………………………………………………….71
8 Temmuz 1920: Genelkurmay Başkanı İsmet Bey’in Genel Durum
Hakkındaki Açıklaması Nedeniyle ……………………………………………………….73
14 Ağustos 1920: Doğu Cephesi’ndeki Saldırganlar…………………………………….77
14 Ağustos 1920: Trakya ve Düzce Olayları ………………………………………………86
14 Ağustos 1920: Bekir Sami, Hacı Muhittin ve Âşir Beyler …………………………90
21 Ağustos 1920: Garp Cephesi: Demirci, Düzce ve Gaziantep …………………..97
28 Eylül 1920: Basın ve İstihbarat Genel Müdürlüğü…………………………………101
18 Kasım 1920: Ermenistan’la Mütareke Şartları ……………………………………..106
25 Kasım 1920: Konya Ayaklanması Hakkında Soruşturma…………………………107
16 Aralık 1920: Kurmaylar ……………………………………………………………………109
3 Ocak 1921: İtilaf Devletleri, Sovyet Rusya, Gürcistan ve
Ermenistan’la İlişkiler ……………………………………………………………………..111
8 Ocak 1921: Çerkes Ethem ve Kardeşi Tevfik …………………………………………114
8 Ocak 1921: Yasama ve Yürütme …………………………………………………………..122
10 Ocak 1921: Askerî Hareketler …………………………………………………………..123
13 Ocak 1921: Birinci İnönü Savaşı ………………………………………………………..125
20 Ocak 1921: Teşkilat-ı Esasiye Kanunu…………………………………………………130
20 Ocak 1921: Harp Hareketleri…………………………………………………………….134
29 Ocak 1921: Tevfik Paşa’yla Haberleşme ……………………………………………..135
31 Ocak 1921: Londra Konferansı ve Tevfik Paşa ……………………………………..143
10 Şubat 1921: Cepheye Hareket ………………………………………………………….145
21 Şubat 1921: Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun Yedinci Maddesinin
Değiştirilmesi …………………………………………………………………………………146
26 Şubat 1921: Londra Konferansı’nda Tevfik Paşa …………………………………..148
1 Mart 1921: İkinci Yıl Açılış Konuşması………………………………………………….149
5 Ağustos 1921: Başkomutanlık …………………………………………………………….157
19 Eylül 1921: Sakarya Meydan Muharebesi ……………………………………………158
19 Eylül 1921: Gazilik Unvanı ve Mareşallik Rütbesi ………………………………..163
1 Aralık 1921: Bakanlar Kurulu’nun Görev ve Yetkileri………………………………164
18 Nisan 1922: Ordu …………………………………………………………………………..194
20 Temmuz 1922: Başkumandanlık ………………………………………………………..196
4 Ekim 1922: Büyük Zafer ……………………………………………………………………198

Önsöz:
Meydanda ve Mecliste

Mütarekeden Zafere, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1919-1922 arasında yaptığı meclis konuşmalarından1 bir seçki; anlattığı olaylar açısından Mondros Mütarekesi’nden Büyük Taarruz’a kadar olan dönemi ele alıyor. Bu konuşmaların iki odak noktası var: Kurtuluş Savaşı’nın nasıl gerçekleştirildiği ve meclis hükümetinin nasıl işlerlik kazandığı. İkisinde de Mustafa Kemal, askerî ve siyasi anlamda yetkin bir stratejist olarak karşımıza çıkıyor. Mustafa Kemal’in 1927 yılında meclis kürsüsünden okuduğu Nutuk2 , siyasi tarihimizin en bilinen ama aynı oranda okunmayan yapıtı hiç kuşkusuz; Mustafa Kemal, bin sayfanın üzerinde bir cilt oluşturan bu konuşmasında Kurtuluş Savaşı’nın olaylarını, kişilerini, zorluklarını ve çözümleri açık yüreklilikle, polemiğe girmekten kaçınmaksızın ve geniş bir biçimde belgeleyerek anlatır. Ancak Nutuk’un belirleyici özelliği, askerî ve siyasi gücünü konsolide etmiş bir liderin, yakın tarihte bizzat içinde yer aldığı ve yönlendirdiği olayları kendi gözünden anlatması, hasımlarıyla hesaplaşması ve her şeyi kapsayıcı bir kurtuluş-kuruluş anlatısı (narrative) kurma arzusudur; sorunlar vardır elbette ama bağımsızlık elde edilmiş, devlet işlerliğini kazanmış, saltanat ve hilafet bertaraf olmuştur. Bir galip anlatısıdır Nutuk. Elinizdeki kitapsa, olaylar gelişirken, kimin nasıl galip geleceği henüz belli değilken ve liderin söylediklerine, yaptıklarına karşı hem ciddi bir muhalefet hem de yerel güçlerden destek alan uluslararası bir ittifakın düşmanlığı söz konusuyken kurulmaya çalışılan, sonu henüz belli olmayan, o nedenle de ikna etmeye, gerekçelendirmeye, kimi zaman da sindirmeye ve susturmaya çalışan ucu açık bir anlatıdır. Nutuk sonuçtan geriye bakarken Mütarekeden Zafere hâlâ şekillenmekte olan sürecin içinden söz alır.

Bu açıdan Mütarekeden Zafere, okuduğunuz önsözün sınırlarını çok aşan bir karşılaştırma ve analiz imkânı sunuyor, sayısız incelik ve ilginç ayrıntı barındırıyor. Kitap Erzurum ve Sivas kongrelerindeki açılış ve kapanış konuşmalarıyla başlasa da, ilk büyük anlatılaştırma girişimi Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920’deki açılışında yapılan konuşmayla ortaya çıkıyor. Bu konuşmada Mustafa Kemal, İstanbul’un Anadolu’dan kopukluğunu, kabul edilmiş bir çaresizlik içinde İtilaf Kuvvetleri’nin koşullarına uygun hareket ederek taviz koparma çabasını anlatırken, Anadolu’nun özellikle doğusunda şekillenmeye başlayan direniş iradesini vurguluyor. “Müdafaa-i Hukuk” girişimlerinin tehlikesini gören İngilizlerin, bu direnişi kırmak için nasıl Mustafa Kemal’i İstanbul’a çekmeye çalıştığını, Sivas Kongresi’ni basma niyetlerini, propaganda amacıyla dönemin en yaygın iletişim aracı olan telgrafı nasıl kullanmaya ve direnişçilerin kullanmasını engellemeye çalıştıklarını, kurulan tuzakları okuyoruz. Savaşın sadece askerî bir iş olmadığını, her adımında siyasetle iç içe yürütüldüğünü görüyoruz. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bu konuda başarılı olmalarını sağlayacak şey, hedeflerini en başından net olarak ortaya koymaları ve bundan ödün vermemeleri ama bunun ötesine geçecek hayallere de kapılmamaları: “Haddimizi bilelim,” diyor Mustafa Kemal, “biz hayat ve bağımsızlık isteyen milletiz ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı feda ederiz” (176). Meydanlarda yürütülen savaşın nasıl gittiği ve ordunun yeterliliği konusu meclisin sürekli gündeminde olan konulardan biri. Mustafa Kemal konuşmalarında meclis üyelerine telkinlerde bulunuyor; moral bozmamak, paniğe kapılmamak, korkmamak, sükûneti korumak yalnız meclis hükümeti için değil, savaşan asker ve subaylar için de, düşmanı etkilemek için de çok önemli. Bu nedenle Mustafa Kemal maddi yetersizlikleri önemsizleştiren, manevi gücü yücelten bir söylem tutturuyor. Çeşitli noktalarda düşman karşısında geri çekilen, mevzi kaybeden, şehirleri düşmana terk eden orduyu eleştirenlere askerlik dersleri veriyor; taktik çekilmenin önemini, nihai hedefin asla gözden kaçırılmaması gerektiğini anlatıyor: “Eğer ölmek gerekirse o da yapılır. Ölmek ancak öldürmek amacına yönelik olmalıdır. Ancak öldükten sonra hiçbir hedef sağlanamayacaksa, neye yarar” (76)? Buna karşılık meclis üyeleri yine de askerî hareketleri sorgulamayı bırakmıyor, subayların ve kurmayların yaptıklarını eleştiriyor, gerektiğinde “Biz de askeriz,” diyor (93). Mütarekeden Zafere, Kurtuluş Savaşı’nın aşamalarını takip ederek cepheleri, düşmanın hareketlerini, Türk ordusunun kazanımlarını kolay anlaşılır bir biçimde sunuyor. Bunu yaparken ilginç konulara da giriyor. Örneğin Çerkes Ethem ve kardeşi Tevfik Bey’in yaptıkları ayrıntılı bir biçimde ele alındığında meclis sıralarından “Paşa Hazretleri, artık bey demeyin, hain deyin,” nidaları yükseliyor (120). Dinin telkin gücünün kullanılması ve Anadolu halkının direnişe canı gönülden katılmasının sağlanması istendiğinde Mustafa Kemal, “Şer’iye Vekâleti tarafından tüm bölgelerdeki müftü, kadı ve diğer ulema kişilere özel genelgeler gönderilmiştir. Her yerde camilerde halkı aydınlatmak ve yönlendirmek için vaazlar ve nasihatler yapılması talimatı verilmiştir ve gerçekten de her yerde camilerde vaazlar ve nasihatler yapılmıştır,” bilgisini veriyor (103). İtilaf Devletleri’nin iki büyük talebinin, Yunan güçlerine direnilmemesi ve Ermenilere karşı girişimlerde bulunulmaması olduğunu söyleyen Mustafa Kemal, “Ermenilere karşı bu söz konusu değildi. Memleketimiz hepimizce bilinmektedir. Hangi bölümünde Ermenilere karşı katliam yapılmıştır veya yapılmaktadır. Cihan Harbi’nin başlangıç evrelerinden bahsetmek istemem ve zaten İtilaf Devletleri’nin de bahsettikleri elbette geçmişe ait kötü eylemler değildir,” (58) diyerek katliam suçlamalarını kesin bir dille reddediyor. Kürtlerle Türklerin ortak çıkarlara sahip olduğunu, hepsinin Müslüman olduğunu vurguluyor: “Savunmak ve korumakla ilgilendiğimiz millet, elbette tek bir unsurdan oluşmamaktadır. Farklı İslam unsurlarından meydana gelmiştir” (70). Kurtuluş Savaşı sırasında Rusların verdiği askeri destek de bazı milletvekillerini endişelendiriyor, komünizmin Anadolu’ya bulaşacak bir mikrop olduğunu dile getirerek önlem alınmasını ve hatta bunun anayasaya konmasını istiyorlar. Mustafa Kemal bunun anayasal bir konu olmadığını dile getiriyor ve Ruslarla kurulmuş olan ilişkiden duyduğu memnuniyeti anlatıyor. Mustafa Kemal’e göre Rus Devrimi, “tüm insanlığın emperyalist ve kapitalist yönetimlerin zulmünden kurtarılmasını bir hedef olarak” benimsemişti; “bizim de varlığımıza kast eden ortak düşmana karşı bugün elde ettiği zafer, bizim için de şükranla karşılanacak” bir sonuçtu (79). Mustafa Kemal Anadolu’nun kurtuluş hareketiyle Bolşevizm arasına bir mesafe koyuyor, “bizim ilkelerimiz Bolşevizm ilkeleri değildir,” diyor ama ortak noktayı da şöyle tanımlıyor: “İslam açısından bizim ümmetçiliğimiz vardır ki, milliyetçiliğimizin çizdiği sınırlı daireyi sonsuz bir alana taşır ve bu nedenle de bu bakış açısından bizim yönümüzde Bolşevik yönü görülebilir” (84). “Ümmetçilik” konusu, Panislamizm başlığıyla meclis gündemini yine meşgul ediyor, Müslümanların birliği konusu yeni devletin anayasasında anılsın isteniyor. “Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti… tamamen hakikatperesttir,” diyen Mustafa Kemal’in yanıtı çok açık:

Bireysel olarak sahip olduğumuz siyasi inancı ifade edebiliriz; bunun yerel ifadesi Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin kanunları ve bu kanunların gerekçe yazıları değildir! Efendiler, Panislamizmi ben şöyle anlıyorum: Bizim milletimiz ve onu temsil eden hükümetimiz elbette dünya üzerinde var olan bütün dindaşlarımızın mutlu ve refah içinde olmasını isteriz. Dindaşlarımızın çeşitli çevrelerde oluşturdukları toplulukların bağımsız yaşamasını isteriz. Bununla yüce bir zevk ve mutluluk duyarız. Bütün İslam insanlığının, dünyayı İslamın refahı ve mutluluğu kendi refahımız ve mutluluğumuz gibi değerlidir! Fakat Efendiler! Bu topluluğun büyük bir imparatorluk, maddi bir imparatorluk halinde bir noktadan yönetilmesini düşünmek istiyorsak bu bir hayaldir! Bilime, mantığa, fenne aykırı bir şeydir! Efendiler dikkat buyurunuz ve bir tarihî gerçek, bir bilimsel gerçek olarak daima hatırda tutunuz ki bir siyasi varlığın sınırlarını aşamayacağı bir güç sınırı vardır (175)!

Mütarekeden Zafere Kurtuluş Savaşı’nı anlatırken bir yandan da Ankara hükümetinin nasıl oluşturulduğu ve işlerlik kazandığı konusunu ele alıyor; askerî meselelerin yanında siyasi meseleleri de irdeliyor. Bunların başında hiç kuşkusuz saltanat ve hilafet meselesi geliyor. 1918’den 1924’e kadar olan süreçte Mustafa Kemal’in bu konudaki düşüncelerinin evrildiği ya da en azından ifadelerinin değiştiği biliniyor; bunu bu kitapta da görmek mümkün. Kurtuluş mücadelesinin başında Mustafa Kemal, Osmanlı sultanının ve halifesinin bir memuru olarak, tek bir kişide cisimleşen bu iki kurumu koruma hedefini benimsemiş olarak mücadeleye atılıyor. Sivil halkı düzenli düşman ordularına karşı birleşip savaşmaya ikna eden şey de bu zaten: Saltanatın ve hilafetin kurtarılması. Ancak zaman içinde Mustafa Kemal, özellikle saltanatın halka ihanetini ve yetersizliğini giderek daha açık bir dille ifade ediyor. Padişahın İngilizlerin elinde bir oyuncak haline gelmesini, milletine güvenememesini eleştiriyor, hatta son noktada İngilizlerin bile daha fazla yarar elde edemeyeceklerini anlayıp padişahı gözden çıkardığını söylüyor. Hilafet konusundaysa bu kitaptaki meclis konuşmalarında Mustafa Kemal daha temkinli; İslam kaynaklı bir meşruiyet arayışını bırakmıyor; anayasa maddelerini İslama uygunluk açısından değerlendiriyor ve “doğal hukuk”un (natural law) İslam kaideleriyle örtüştüğünü vurguluyor. Mustafa Kemal’in bu konudaki eleştirel fikirlerini duymak için 1923 ve sonrasını, özellikle de yurt gezilerinde halka ve basına yaptığı konuşmaları beklemek gerekiyor.1 Bu dönemdeki meclis konuşmalarında Mustafa Kemal Panislamizmi ve düşman eline düşen halife-padişahı eleştirmekle yetiniyor. Halife-padişah figürü, Mustafa Kemal’in siyaset kuramı konularında çok okumuş, çok düşünmüş olduğunu ve kendine özgü bir senteze ulaştığını göstermek açısından da ilginç. Mustafa Kemal’in Mütarekeden Zafere’deki konuşmalarında temellendirdiği ve ayrıntılı biçimde tartıştığı kavramlardan birisi, belki de en önemlisi, “halk hükümeti” ya da “meclis hükümeti” olarak adlandırılabilecek yönetim biçimi. Mustafa Kemal bunu iki ana eksen üzerinden tartışıyor: Birincisi Osmanlı anayasası olan Kanun-ı Esasi’yle Ankara’nın üzerinde çalıştığı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası) arasındaki farklar, ikincisiyse güçler ayrılığı-güçler birliği çelişkisi.

Mustafa Kemal’e göre eski Kanun-ı Esasi bir aldatmacadan başka bir şey değil; halkın iradesinden, egemenliğinden, kaderine sahip çıkma hakkından, yani “doğal hukuk”tan doğmamış; iktidarı elinde tutanların kendi konumlarını güçlendirmek için yabancı güçlere verdiği yatıştırıcı tavizlerden ibaret bir kitap, o kadar. Oysa meclisin yazmaya çalıştığı ve sert tartışmalarla biçimlendirdiği Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, bizzat halkın kendi egemenliğini kendi eliyle ortaya koyduğu bir “anıt-belge”. Kanun-ı Esasi, meşrutiyeti mümkün kılmanın bir aracı; bir despot babanın, iktidarını paylaşıyormuş gibi görünebilmesinin yolu. Oysa Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, iktidarı doğrudan egemen halka veriyor; iktidarı uygulayan bizzat halk oluyor. Mustafa Kemal burada “temsiliyet” konusuna hiç girmiyor; andığı Antik Yunan ve Roma’daki doğrudan yönetim modelini benimsememekle birlikte, meclise gönderilen vekillerin otomatik olarak halk iradesini en doğru şekilde temsil edecek kişiler olduğunu, kendisinin seçeceği bakan adaylarının da en doğru adaylar olacağını, bu temsiliyetlerde herhangi bir sorun çıkmayacağını varsayıyor ve kabul ettiriyor. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, onun söyleminde doğrudan halk tarafından oluşturulmuş ve halk egemenliğinin dolaysız bir şekilde tecelli etmesini sağlayacak. Ankara’daki “halk hükümeti”ni dolaysız halk iradesi olarak kabul eden Mustafa Kemal, bu iradenin nasıl sınırlandırılacağı-denetleneceği sorusunu da güçler ayrılığı-güçler birliği tartışmasıyla yanıtlıyor. Mustafa Kemal güçler ayrılığı ilkesinin, yani yasama-yürütme-yargının birbirinden ayrı olup birbirlerini denetlemesi sisteminin yine meşrutiyet kuramının bir uzantısı ve zaafı olduğunu ileri sürüyor; güçleri ayırmak halk egemenliğini zedeler, doğal değildir, meşru da değildir Mustafa Kemal’e göre. En önemli kuvvet yürütmedir; o olmadan yasamanın yasaları havada kalır, yargıysa tek başına hiçbir kararını kabul ettiremez. Bu nedenle yasama ve yargı da halkın mutlak egemenliğine en ufak bir zarar vermeyecek şekilde yürütmeyle birleşmelidir; halk meclisi her kararın ve eylemin sahibi olmalı, üyeler dayanışma içinde birbirlerine danışarak kararlar vermeli ve yine aralarından seçilecek üyeler bu kararları bir “görev dağılımı”yla uygulamalıdır. Dolayısıyla güçler ayrılığı değil, güçler birliği benimsenmelidir ve birliğin locus’u da meclis olmalıdır. Mustafa Kemal bu noktada Rousseau’yu ayrıntılı bir biçimde okuduğunu, onun da meşrutiyete meşruiyet kazandırmak için güçler ayrılığını savunduğunu ve aslında “deli” olduğunu söylüyor. Hazır bulunanlar arasından kimse buna itiraz etmiyor; etseler Mustafa Kemal’in vereceği kapsamlı ve dayanaklı yanıt karşısında söyleyecek bir şey bulamayacakları belli. Bu anlamda Mustafa Kemal’in, yalnız kendi döneminin değil, Cumhuriyet tarihinin muhtemelen en birikimli lideri olduğunu teslim etmek gerek.

Mustafa Kemal’in bu formülasyonunun iki açık konjonktürel faydası var: ilk olarak Ankara hükümetini, Kurtuluş Savaşı’nın ortasında dışarıdan gelebilecek engellemelere, geciktirmelere karşı koruyor. 350 kişi bir binada toplanıyor ve ne yapılacaksa orada hep birlikte karar veriyor; bu karar nihai, başka bir mercinin denetimine, düzeltisine ihtiyaç kalmıyor ve işler hızla, ikirciklenmeye fırsat tanınmadan yürüyor. İkinci olarak da Mustafa Kemal, gücü bu denli lokalize ederek, kendi vizyonunu daha kolay hayata geçirme imkânı buluyor. Burada bir ince görüş de var: Meclis başkanı olarak kararların doğrudan kendisine bırakılmasını istemiyor ve bu fikre büyük tepki gösteriyor. Ancak hem milletvekili adaylarını, hem de bakan adaylarını önceden kendisi belirleyecek, bu kişilerin kimlerin arasından seçileceğine kendisi karar verecek: “Eğer bir tek kişinin aday göstermesi zihinlere hoş gelmiyorsa bu aday göstermekten amacı açıkladım, seçimi kolaylaştırma ve sağlamadır, karışıklığı gidermedir” (192). Bunun tartışmaya açık olduğunu, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun bir parçası olmadığını ve ileride yeniden belirlenebileceğini belirten ve böylece tartışmayı sonlandıran Mustafa Kemal, bu açıdan da konjonktürel faydayı sağlamış oluyor: Vekil ve bakan adaylarının halk tarafından belirlenmesi günün koşullarında imkânsız denecek ölçüde zor ve uzun sürecek bir iş; seçilen birbirine benzemez kişilerin mecliste uyumlu ve hızlı çalışmalarını sağlamak da bir o kadar zor. Dolayısıyla “halk hükümeti” aslında bir “devrim meclisi” mantığıyla çalışacak; az zamanda çok işler başarmanın tek yolu bu. Mustafa Kemal’in meclisten istediği şeyin bir tür organik dayanışmacılık olduğu anlaşılıyor – mesleki temsile dayanan korporatif model kısaca tartışılsa da aradığı dayanışma biçimi o değil; Mustafa Kemal’in vizyonu etrafında yekvücut olmuş bir halkın kendisi için en doğru olanı kendiliğinden ve neredeyse tek sesle ifade edip hayata geçirdiği bir dayanışmayı hedefliyor.

Mütarekeden Zafere, Türkiye’nin kurtuluş-kuruluş tarihindeki en önemli aşamaları ve bunların kişisel, siyasal ve düşünsel arka planını okura büyük bir açıklıkla ve ilginç ayrıntılarla, birinci ağızdan sunan bir derleme.

Cem Akaş İstanbul, 2025

….

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Tarih
  • Kitap AdıMütarekeden Zafere
  • Sayfa Sayısı216
  • YazarMustafa Kemal Atatürk
  • ISBN9789750765933
  • Boyutlar, Kapak13.5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2025
Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Türkiye’nin Geleceği ~ Mustafa Kemal AtatürkTürkiye’nin Geleceği

    Türkiye’nin Geleceği

    Mustafa Kemal Atatürk

    Hakikaten benim gördüğüm manzarayı gördükten sonra yapılacak şey, derhal bütün kuvvetimizi, bütün önemli vasıtalarımızı, bütün servet kaynaklarımızı –ki İstanbul’da toplanmıştı– bunların tamamını bir an...

  2. Yorulsanız Bile ~ Mustafa Kemal AtatürkYorulsanız Bile

    Yorulsanız Bile

    Mustafa Kemal Atatürk

    Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman durmadan...

  3. Çocuklar İçin NUTUK ~ Mustafa Kemal AtatürkÇocuklar İçin NUTUK

    Çocuklar İçin NUTUK

    Mustafa Kemal Atatürk

    Okul çağı çocukları ve gençler için temel bir başvuru kaynağı…” Ulu önder, büyük kurtarıcı Atatürk’ün 1927 yılında okuduğu Nutuk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın ayrıntılı bir...

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur