Britanya istihbaratında uzun yıllar çalıştıktan sonra emekli olan Tomás Nevinson Madrid’deki Britanya Büyükelçiliği’ne atanmıştır. Günün birinde amiri karanlık Bertram Tupra kendisine son bir görev vermek ister: Görev Barselona ve Zaragoza’daki terör saldırılarında parmağı olduğu düşünülen bir teröristi yakalamak, gerekirse öldürmektir. Üç şüpheli vardır, üçü de kadındır ve hiçbiri aslında aranan terörist olmayabilir. Nevinson görevi kabul eder, kimlik değiştirerek küçük bir kuzeybatı kentinde ayrı ayrı hayatlar süren bu üç kadınla yakın ilişkiler kurmaya, teröristin kimliğini tespit etmeye çalışır…
Berta Isla’nın “bir anlamda ‘çifti’” olan Tomás Nevinson, Marías’ın rehberliğinde insan psikolojisinin derinliklerinde gezinen, heyecan ve gerilim dolu, sürükleyici, felsefi bir casusluk romanı.
Marías’ı ne zaman okusam, senfoni dinlediğim izlenimine kapılırım.
Julia Navarro, Hoy por Hoy
Javier Marías eserleriyle insan denen muammayı biraz daha anlaşılır kılıyor.
Hans-Dieter Fronz, Südwest Presse
**
1
Ben eski terbiyeyle büyüdüm, günün birinde bir kadını öldürme emri alacağım asla aklımın ucundan geçmezdi. Kadınlara el sürülmez, el kaldırılmaz, fiziksel zarar verilmez, olabildiğince sözlü hakaretten kaçınılır, bu onlara reva görülen bir davranış değildir. Ayrıca kadın korunur, karnında, kucağında ya da pusetinde bebeği varsa kollanır, yolda yürürken trafikten sakınılır; ona saygı gösterilir, otobüste, metroda kendisine yer verilir; kadınlar geçmişte balkondan dökülen şeylerden de korunurlardı, gemi suyun dibini boylayacaksa filikalar ilk önce onlarla yavruları içindir (yavru, erkekten çok kadına aittir) en azından öncelik onlarındır. Gün olur, kurşuna dizerek yapılan kitlesel infazlarda bile kadınların canı bağışlanır, bir kenara ayrılırlar; kocasız, babasız, kardeşsiz hatta yeniyetme olsun yetişkin olsun evlatsız bırakılıp acı çekmeye mahkûm hayaletler gibi delirmiş halde yaşamalarına izin verilir de öylece yıllar geçer, kaybolup giden dünyalarının hatıralarına zincirli, yaşlanıp kocarlar. Mecburen birer hafıza deposuna dönüşürler, geride kimse kalmadığında bile bir kalan onlar olur, olayları anlatabilen yegâne kişiler… Her neyse işte, bütün bunlar bana çocuklukta belletildi ama hepsi eskide kaldı, üstelik o zaman bile harfiyen uygulanmazlardı. Eskide kalması da lafta, pratikte değil. Herkesin bildiği bir iki örnek vermek gerekirse, neticede 1793’te bir Fransa kraliçesi giyotinle öldürülmüştü, cadılık yaftasıyla sayısız kadın ve savaştığı için Jeanne D’Arc ise yakılarak… Elbette kadınlar da daima öldürüldü ve bu hep akıntıya karşı yapılan bir iş oldu, pek çok sefer de vicdan azabı yarattı: Söz gelişi, Anne Boleyn’e yalapşap iş gören kör bir baltanın ucunda ya da ateşte yanarak değil de kılıçla can verme ayrıcalığının kadın olduğu için mi, genç olduğu ya da kraliçe olduğu için mi yoksa çağına ve asla güvenilmeyecek hikâyelere göre güzel olduğu için mi bahşedildiği meçhuldür – ne de olsa hikâyeyi ilk elden anlatan tanıklar olsa da buna güvenilmez, çünkü olayları puslu görüp duyduklarından ya yalan söyler ya uydururlar. İnfazını temsil eden gravürlerde dua edercesine diz çökmüş, gövdesi ve başı dik görünür; oysa balta kullanılmış olsa çenesinin ya da yanağının kütüğe yaslanmış, vücudunun daha küçük düşürücü, rahatsız bir duruşta kalmış ve tabiri caizse yere serilmiş olması, tam kalça hizasından bakanlar için o kısmın daha çıkıntılı görünmesi gerek. Dünyadaki o son anını temsil eden duruştaki rahatlık, hele de o zarafet ve edep, yeryüzünden yerin altına gömülmesi an meselesi, iki parça halinde cesede dönüşmesi eli kulağında biri için ne garip. Bu temsillerde Calais’nin “kılıcı” da görünür; adi bir cellattan ayırt edilmek istenerek metinlerde adıyla sanıyla anılmış, o mevkiye mahareti nedeniyle belki de bizzat Kraliçe tarafından getirilmiştir; cellat temsillerde kadının hiçbir zaman önünde değil arkasında, gözünden ırak bir yerde durur, gelecek darbeyi görmesi esirgensin istenmiş, bu konuda anlaşılmış gibi, oysa gülle gibi silah, yolunu hızla ve geri dönüşsüz kat eder; ağızdan bir çırpıda çıkan ıslık, kuvvetle esen yel gibi (resimlerin bazılarında gözü bandajlıdır ama çoğunda değil); sanki başının temiz bir kılıç darbesiyle kopup düşeceği, –asla bilemeyeceği şekilde, belki yüz üstü belki yüzü yukarı dönük, kim bilir belki düz, belki tepetakla– kürsünün önüne yuvarlanacağı ânı kestiremesin, darbe onu hazırlıksız yakalasın istenmiştir; gerçi mayıs ayının soğuk bir İngiltere sabahında, sabahın sekizinde, pelerinsiz, diz çökmüş halde ne, ne kadar sürpriz olabilir, o da ayrı… Kraliçe diz çöktürülmüş, kesinlikle celladın işini kolaylaştırmak, yeteneğiyle ilgili herhangi bir soru işaretinin belirmesine engel olmak için: Beriki bu işi üstlenmek için Manş Denizi’ni geçme lütfunda bulunmuştu ve belki de o kadar uzun boylu biri değildi. Görünüşe bakılırsa, Anne Boleyn ısrarla boynunun ince olduğunu, kılıçla işinin bitirilebileceğini söylemiş, cellat da teyit etmek için birkaç kez eliyle ölçmek zorunda kalmış. Her halükârda, Anne Boleyn’den iki buçuk yüzyıl sonra ve ocak ayında giyotine giden kocası XVI. Louis’dense dokuz ay sonra, ekim ayında, kocasından çok daha kötü muamele görerek giyotine giden Marie-Antoinette’e kıyasla Boleyn’e daha özenli yaklaşılmış. MarieAntoinette’in kadın olması devrimcilerin umurunda olmamış ya da belki de sırf cinsiyeti dikkate almak kendi içinde karşı devrimci bir özellik addedilmiş. İnfazın öncesindeki tutukluluğu sırasında ona bariz saygıyla yaklaşan De Busne adındaki bir teğmen tutuklanıp derhal yerine sevimsiz başka bir gardiyan konmuş. Kral idam sehpasına getirilirken sadece arkadan elleri bağlıymış ve oraya kadar da sanırım Paris belediye başkanının üstü kapalı arabasında nakledilmiş; kendisine eşlik edecek rahibi seçmesine izin verilmiş (yeminli olmayan, yani Anayasa’ya ve onu mahkûm eden, ikide bir değişen düzene bağlılık yemini etmemiş bir rahipmiş). Onun aksine, elleri daha kürsüye çıkmadan bağlanan Avusturya asıllı karısıysa üstü açık bir arabada, kalabalığın dizginlerinden boşalmış hakaretlerine, öfkeli bakışlarına maruz kalarak savunmasız halde yol almış; sadece yeminli bir rahibin dini tören yapmasına izin verilmiş, o ise edeplice bunu geri çevirmiş. Kayıtlara göre kraliçeliği sırasında sergilemediği terbiyeyi son anlarında göstermiş; basamakları öyle çevik çıkmış ki sendeleyip celladın ayağına basmış, hemen sonra da daima böyle yapıyormuş gibi özür dilemiş (“Excusez-moi, Monsieur” demiş ona). Giyotinin de kendine göre aşağılayıcı bir giriş kısmı var: Mahkûmların elleri sadece arkadan bağlanmıyor, kürsüye çıktıktan sonra kollar kefen girizgâhını andırırcasına iple gövdeye sımsıkı sabitleniyordu; kaskatı, sakar, kımıldayamaz ve kendi başına iş göremez haldeyken iki eşlikçinin kurbanı paket gibi tutup kaldırması (ya da çok sonraları sirklerde cüce fırlatma sırasında yapıldığı şekliyle), sürükleyip çenesini işaret edilen deliğe tam oturtana kadar bütünüyle yatay konumda yüz üstü yatırması gerekiyordu. Bu konuda Marie-Antoinette’in yaşadıkları kocasınınkinden farklı değildi: İkisi de son anlarında birer eşya, ilkel bir denizaltı torpili, bir çuval, yığın, içinden başın çıktığı birer bohça gibi muamele gördüler, ta ki o baş anlamsızca, belirsiz bir yöne yuvarlanana, sonra da birisi onu saçından tutup kaldırarak güruhun önünde sallayana dek. Öyle ya da böyle hiç kimse herhalde Parisli Aziz Denis’ye olanları yaşamamıştır: Büyülenmiş bir Fransız kardinalin anlatımına bakılırsa, İmparator Valerianus’un infazları sırasında şehit edilip başı uçurulan Aziz Denis, kesik başı kolunun altında, Montmartre’dan, gömüleceği –ve sonrasında adına bir manastır ya da kilise dikilecek– mezar yerine kadar yürümüş (tabut taşıyıcıların işini de bayağı hafifleterek) – yani tam dokuz kilometre. Bu mucize, kardinalin dilinin tutulmasına neden olsa da konuşmasını da iyice coşturmuş, sonunda onu dinleyen saf bir kadın sözünü keserek yaşanan kahramanlığı tek cümleyle şöyle özetlemiş: “Ah efendim… Böyle durumlarda bütün mesele ilk adımı atmaktır.”
İlk adımı atmaktır bütün mesele. Belki de bu, istemeye istemeye, tiksintiyle ya da çekinceyle yerine getirdiğimiz her şey, gösterdiğimiz bütün çabalar için geçerlidir; tamamen çekincesiz yerine getirdiğimiz öyle az şey vardır ki, neredeyse daima harekete geçmemeye, o adımı atmamaya, evden çıkmamaya, kımıldamamaya, kimseyle konuşmamaya, bizimle konuşulmasından, bize bakılmasından, bir şey söylenmesinden kaçınmaya iten bir şeyler vardır. Bazen bütün ömrümüz aslında uzun vadede, ertelenmiş tekrar fark edilmez olmak arzusundan ibaretmiş gibime gelir –hırslı, meraklı, sabırsız, açgözlü, dünyaya müdahale etmeyi hatta onu yönetmeyi isteyenlerimiz için bile böyle–, doğmadığımız zamanlardaki gibi görünmez olmak, ısı yaymamak, duyulmaz olmak; sessiz ve suskun kalmak, gidilen yoldan geri dönmek, başa sarmak, olmadı şansımız yaver gider ve kimse de fark etmezse kendimizi unutmak; geçmiş ve ne yazık ki hem şimdiki hem gelecekteki varlığımıza tanıklık eden bütün izleri silmek arzusundan ibaretmiş gibi… Öte yandan kendimizi tanınmaz kılacak bu arzuyu gerçekleştirmekten aciziz; ya da ancak son derece güçlü ve cesur ruhlar, neredeyse insan üstü özellikleri olanlar bunu beceriyor: İntihar edenler, geri çekilip bir köşeye saklananlar, veda etmeden kaybolanlar, gerçek anlamda saklananlar yani asla bulunmamaya azmedenler; mazide kalmış gerçek münzeviler, kimliklerinden sıyrılıp başkasının yerine geçenler (“Ben eski ben değilim”ciler), hiç tereddütsüz yapıştıkları o başkasını sahiplenenler (“Salak, sakın beni tanıdığını sanma”cılar). Asker kaçakları, sürgünler, başkasının kimliğini gasp edenler, bunaklar, sahiden kim olduklarını anımsamayan ya da bırakalım doğuştan gelen özelliklerini kabullenmeyi, çocukluğundaki, hatta gençliğindeki o kişi olmadığına kanaat getirenler. Geri dönmeyenler.
En zoruysa öldürmektir, özellikle de buna hiç yeltenmemiş olanların başvurduğu bir klişedir bu. Kendilerini ellerinde bir silahla, bıçakla, boğmak için bir iple ya da sustalıyla hayal edemediklerinden böyle söylerler; cinayetlerin büyük kısmı zaman alır, hele beden bedene mücadeleyle gerçekleşiyorsa fiziksel güç de ister (arbedede silah elimizden alınabilir, cesede dönen biz olabiliriz). Fakat insanlar uzun zamandır filmlerde dürbünlü silahlar görmeye alıştı; işi, temiz ve steril pek az riskli bir görev gibi gerçekleştirip sonuçlandırmak için tetiğe basmak yeterli ve bugün artık hedefin binlerce kilometre ötesinden işin insansız hava aracıyla idare edildiği; bir filmin, hayali bir eylemin ya da video oyununun içindeymişçesine (ne de olsa sonucu ekrandan takip ediyor) ya da daha eskide kalanlar için flipperdan kalın çelik bilye atarcasına birinin ya da birilerinin canına kast edildiği de görülüyor. Bu şekliyle yüzümüze gözümüze kan bulaşma ihtimali sıfır. Herhalde olayın geri çevrilemez oluşu, kati niteliği de onu zor yapar: Öldürmek ölene bir şey bırakmaz; ölenden bir şey filizlenmez, fikirler pıtrak vermez, doğmaz; ölen, herhangi bir hatayı düzeltemez, bir yarayı tamir edemez, ikna olamaz: Ne nefes alır ne bakar, ilelebet konuşmayı, çalışmayı bırakır, kimse artık ona bel bağlamaz: Baş belası bozuk bir ev aleti, geçişi tıkayan bir engel gibi yoldan çekilmesi icap eder. Çoğu insan bunu aşırı şiddetli bulur, herkes için bir kurtuluş umudu olduğunu düşünmeye meyillidir; içten içe herkesin değişebileceği, affedilebileceği ya da kimseyi ortadan kaldırmaya gerek kalmadan insanlığı kıran bir salgının baş göstereceği filan düşünülür. Ayrıca kimileri de soyut bağlamda acıma duyar, nasıl birinin hayatına kastedebilirim ki, der. Buna karşılık acıma somut olay karşısında hafifler hatta bazen bir anda yok olabilir. Bazense kökünden ortadan kalkar. Fritz Lang’ın 1941’de, İkinci Dünya Savaşı’nın en azgın döneminde çekilmiş eski bir filmini anımsıyorum: Henüz Amerika Birleşik Devletleri’nin müdahale etmediği, İngiltere’nin Almanya karşısında tek başına direnmesinin imkânsız görüldüğü, Avrupa’nın geri kalanının da Almanya işgali ya da boyunduruğu altında olduğu dönemdi. Şöyle başlıyordu film: Walter Pidgeon’ın canlandırdığı avcı kıyafetli, tozluklu, bermuda pantolonlu ve şapkalı bir adam, elinde suikast tüfeğiyle Bavyera’da yeşillik bir alanda bir tepeye, kayalığa ya da toprak sete çıkar. Tarih 29 Temmuz 1939, savaşın başlamasına tamı tamına otuz altı gün var; burasının Hitler’in sıklıkla, savaşın en yoğun dönemlerinde bile kalmaya gittiği villasının bulunduğu Berchtesgaden olduğu anlaşılıyor – orada bulunduğu sıralarda Almanya’nın en iyi korunan yeri. Avcı tepenin ya da kayalığın arkasında –belki de kalenin etrafını çevreleyen hendek gibi bir yerde– bir şey görüyor, yabani otların arasına yüz üstü yatıp dürbünüyle bakıyor. Gördüğü, keşfettiği şey nedeniyle yüzünde heyecanlı ve şaşkın bir ifade beliriyor, sonra ceketinden tüfeğin dürbününü çıkarıp tüfeğe takıyor, beş yüz elli yardaya yani beş yüz küsur metreye ayarlıyor. Karşısında gördüğü, Gestapo’nun üst düzey subaylarından biriyle, bir astıyla sohbet ederek gezen Führer’in ta kendisi; George Sanders’in canlandırdığı, tek mercekli gözlük takan, beyaz ceket, koyu renk pantolonlu, Quive-Smith gibi yarı İngiliz isme sahip, yetmişlerde Franco diktatörlüğündeki falanjist vekillerin giydiği üniformaya çok benzeyen üniformasıyla –bu Nazi tarzı onlara son ana kadar cazip gelmişti– o adam hâlâ aklımda. İlk anda Quive-Smith Hitler’in önünü kapatır, avcı onu tüfeğin dürbününde göremez, gerginlikle alnındaki teri siler. Ama çok geçmeden subay çekip gider ve büyük katil yalnız kalır. İşte şimdi tam on ikidedir. Avcı parmağını tetiğe götürür, kısa bir tereddüdün ardından ateş eder. Patlamasız tek bir tık sesi duyulur, silah dolu değildir. Walter Pidgeon güler, şapkasının ucuna elini götürerek bir hoşça kal hareketi yapar. Seyirci, yakınlarda devriye gezen silahlı bir askerin varlığını fark eder; askerse saklanmış avcıyı henüz görmemiştir. Filmin temel alındığı romanda olayın nasıl açıklandığını bilmiyorum ama Pidgeon’ın, yalancıktan yaptığı atışın ardından, birden Hitler’i öldürebileceğini, bunu yalancıktan zaten yaptığını fark ettiği görülür. Bunun üzerine silahına alelacele mermi koyarak yeniden nişan alır. Führer hâlâ orada, tam karşısında dikilmektedir, henüz geri çekilmemiş, göğsü tam on ikidedir. Avcı daha sonra yakalanıp sorgulandığında, Quive-Smith ya da Sanders’a, kesin bir dille, asla ateş etmeyi düşünmediğini, meydan okumanın, sadece bunu yapabileceğini kanıtlamaktan ibaret olduğunu belirtir, yoluna bir engel çıkmadan, fark edilmeden Führer’in sığınağına kadar girebilmiştir. Kendi tabiriyle “spor amaçlı pusu”dur bu. Bir hedefi indirmek, onu dürbününde düzgün odakladığı sürece, sadece matematiksel bir sonuçtur. Karşısındaki ister keklik ister tavşan olsun tetiğe basmak ona göre marifet değildir, bunu uzun zaman önce bırakmıştır. Öte yandan oyunun salt bir gülünç taklit değil de ciddi olması için tüfeğin dolu olması gerekir. Ava düşkün olan Quive-Smith onun mesafe tahmininin hayranlık verici, neredeyse doğaüstü olduğunu belirtir: Nişan aldığı yerden hedefi sadece on feet, aşağı yukarı üç metre eksik hesaplamıştır. “Böyle bir adamın yaşamasına izin verilemez” diye ekler. Öte yandan Sanders’ın bu gözlemi seyirci açısından muğlak kalır. Pidgeon aslında uluslararası üne sahip ünlü avcı Teğmen Alan Thorndike’tır, karşısındaki kişi onu tanımakta, ona hayranlık beslemektedir, teğmenin Afrika’daki başarılarından haberdardır. O üç metrelik küçücük yanılgının kasıtlı olduğu, Pidgeon’ın doğruyu söylediği, Hitler’i kalbinden bir kurşunla vurmayı asla düşünmediği sonucu çıkarılabilir. Sahiden de yoktur böyle bir niyeti. Sonraki sekansta da belirsizlik devam eder: Thorndike’ın Führer’e kazaen mi denk geldiği yoksa onu ararken mi karşısında bulduğu meçhuldür – her ne kadar birinci olasılık pek mümkün görünmese de. Her halükârda verilen izlenim, onu ancak somut biçimde karşısında gördüğünde, hedefindekinin kim olduğunu fark ettiğinde öldürmeyi aklından geçirmiş olduğudur. Hatta öyle bile değil daha da geç düşer bu fikir aklına. Ateş edermiş gibi yaptıktan, boş silahla tık sesini çıkardıktan, elini şapkasına götürüp veda hareketi yaptıktan ve tatmin olup kendi kendine güldükten sonra avcı görevini tamamlamış biri edasıyla, Berchtesgaden’daki o meşhur malikâneyi gören tepede artık işi kalmamış gibi geriye kaykılır. İşte o anda yüz ifadesi değişir, ciddileşir, sabırsız bir havaya bürünür; zamanı çok azalmış, aynı zamanda daha kararlıymış gibi (aşırı değil ama biraz daha kararlı). O anda aklına, bir provadan, pantomimden, vakit öldürmekten ibaret şeyin –spor amaçlı pusunun– gerçeğe dönüşebileceği, olayların seyrini değiştirebileceği fikri gelir, anlaşılan. Kendi eliyle, kendi parmağıyla ülkesine ve dünyanın yarısına büyük bir iyilik yapabileceğini düşünür, üstelik o 29 Temmuz 1939 günü, henüz kimse bu iyiliğin ne kadar büyük olduğundan hiç haberdar bile değilken. Ona ne olduğu önemli değil, zor bela kaçmayı başarır, burada önemli olan o heyecan. İşte böylece yuvaya mermiyi yerleştirir, o tek mermiyle, hedefi on ikiden vurup isabet ettireceğinden emindir, ikinci bir atışa ihtiyacı olmayacaktır. Tetiği yoklar, ateş etmek üzeredir, bu kez hem kişisel hem tarihsel sonuçlara yol açacak bir atış olacaktır. Führer’in ölmesi, kanlar içinde kalması, yakıp yıkmak, hükmetmek üzere olduğu o yeryüzü parçasından silinmesi, işe yaramaz bir artığa, kirleten baş belası bir kalıntıya dönüşmesi an meselesi. Bağırsakları dağılmış bir kedi gibi oradan alınması gerekecek o zaman; her şeyle hiçlik, acımasız hayatla ölüm, telaşla acıma arasındaki çizgi işte bu kadar ince. Dediğim gibi, romanın neyi temel aldığını bilmiyorum, filme gelince asla avcı Thorndike’ın esas niyetine dair bizi aydınlatmıyor, çünkü bir şey geri çevrilemeyecek yani geri dönüşü olmayacak şekilde yapılana kadar hiçbir şekilde yapılmış sayılmaz. Derken düşen bir yaprak dürbünün üstünü kapatır. Canı sıkılan Pidgeon yaprağı oradan çeker, bir an görüş açısını kaybeder, tekrar eski konumuna döner. Yeniden Hitler’e nişan alması ve dürbünü tam ayarlaması gerekir yoksa o şaşmaz matematiksel hesap tutmaz, kedi yaşamaya, etrafta kol gezmeye, tırmık atmaya, yırtmaya, entrikalarına devam eder. İş işten geçmiştir, düşen yaprak zamanın dolması için yeterlidir: Etrafta devriye gezen asker, avcıyı bulur, üzerine çullanır, tüfekteki yegâne kurşun yaşanan arbede sırasında belirsiz bir yere ateşlenir.
Aynı durumda olup da, 1939’da, ister tesadüfen ister peşine düşüp pusu kurarak Hitler’i dımdızlak karşısında bulan kim aynısını yapmaz, tetiği yoklayarak şüphe duymadan soğukkanlı bir edayla ateş etme dürtüsüne kapılmaz, o klasik eserdeki hafifseyen tabirle kendi kendine –“bir suikast hepsi o”– demezdi ki… Peki ya bu 1939’dan çok evvel ve kurmacadan uzak koşullarda olmuşsa… Zira bu diğer olay Fritz Lang’ın filminin aksine kurmaca değil: Friedrich ReckMalleczewen hiçbir şekilde sol eğilimli biri, Yahudi, Çingene ya da eşcinsel değildi, yaptığı iki evlilikten altı kızı, bir oğlu olmuştu. 1884 doğumluydu. Führer’den beş yaş büyüktü. Babası siyasetçi ve Prusyalı toprak sahibiydi. Reck-Malleczewen, Innsbruck’ta tıp okumuş, Prusya ordusunda subaylık yapmış, şeker hastalığı nedeniyle ordudan ayrılmıştı. Amerikan sularında, bir gemide kısa süre doktorluk yapmıştı. Sonrasında Stuttgart’a yerleşerek gazetecilik ve tiyatro eleştirmenliğiyle ilgilenmiş, çok sonra Münih yakınlarına taşınmıştı. Çocuklar için macera romanları yazmıştı, onlardan biri –Bomben auf Monte Carlo– çok ünlü olmuş, dört sefer sinemaya uyarlanmıştı. Bütün bu verilerden hareketle onun için, isyana ya da kargaşaya pek eğilimi olmayan zararsız biri denebilirdi. Ama hem eğitimliydi hem de Nazilerle Hitler henüz ufukta belirdiği andan itibaren onlardan nefret edecek kadar kafası netti. Dolayısıyla Mayıs 1936’dan başlayıp 1944’e kadar gizli daha doğrusu illegal bir günlük tutmayı başardı, 1937’den sonra bunu bir ormana gizledi, yetkililer tarafından takip edilip gözetlenme ihtimaline karşı onu sakladığı yeri sık sık değiştirdi, günlüğün bulunması ölüm fermanı olurdu. Ancak ölümünden sonra, 1947’de, yazdıkları Bir Umutsuzun Günlüğü adıyla gün yüzüne çıktı, o zaman kendi dilinde çok ilgi görmedi, belki de o dönemde henüz son derece taze bir şeyi anımsamak için erkendi. Neredeyse yirmi yıl sonra, 1966’da, bu kez karton kapaklı olarak basıldı, bu sayede Diary of a Man in Despair adıyla 1970’te İngilizcede yayımlandı ve ben de o dilde okudum.
Reck-Malleczewen, Nazileri “gaddar bir maymun sürüsü”, kendisini de onların tutsağı olarak görüyordu. Bir Katolik olmasına rağmen 1933’ten itibaren mütemadiyen onlara tüm varlığıyla nefret kustu: “Bu çukurdaki hayatım yakında beşinci yılına girecek. Kırk iki aydan uzun süredir sadece nefret hissediyorum, kalbimde nefretle yatıp kalkıyorum, rüyamda nefret duyuyorum” diye yazıyordu. Dört sefer Hitler’i bizzat görmüştü. “Kölelerinin arkasından” gözüne çalındığı bir seferinde Hitler ona bir insan gibi değil “bir fantastik hikâye kahramanı, Karanlıklar Prensi’nin ta kendisi” gibi görünmüştü. Bir başkasında rahat rahat, ara vermeden pirzolasını, sosisini yiyip çevresindekilere “bağırıp çağırırken yağlı saçları alnına düşüyordu”; suratında “kadın aşçıyı ayartmaya yeltenecek bir tipe has su katılmadık ahmak bir ifade” görmüştü. Hitler’in oradan ayrılırken veda etmek için eğildiği sırada yaptığı hareket, eline tutuşturulan bahşişi kapıp sonra da avucunu kapayan bir garsonun halini anımsatmıştı ona. “Bir balığınki gibi melankolik, kara gözleri, yapış yapış gri cüruf rengi ablak suratına nakşolunmuş iki kara üzümü andırıyordu.” Çok daha erken bir tarihte, 1920’de, aşağı yukarı kendi kendini davet ettirdiği özel bir mülkteki toplantı sırasında attığı uzun ve hararetli bir nutkun ardından, Reck ve arkadaşları bu doğaçlama nutukçudan kurtulur kurtulmaz (Hitler’in ev sahibine gürlediği ve oradakilere saldırmasına ramak kaldığı sanılarak ortalık teyakkuza geçirilmişti), “o afallama ve baskı havasının dağılması için” alelacele bir pencere açmışlardı: Reck’in işaret ettiği kadarıyla “ev sadece orada bulunan kirli bir bedenle pislenmiş değildi, daha da ötesi vardı, ortama bir canavarlığın karanlık özü sirayet etmişti”. Yıldırım hızıyla yükselmesine rağmen, aradan geçen yirmi yıl içinde “onu ilk görüşümle son görüşüm arasında ona ilişkin fikirlerim hiç değişmedi” diyordu, “Doğrusu şu ki kendisinden zerrece hazzetmiyor, özünde kendine karşı da nefret dolu”. Aklıma gelen bu alıntı da öncekiler gibi 11 Ağustos 1936 tarihine ait (o gün günlükte uzun uzun anlatılmış), Reck-Malleczewen 1932’de, Münih’teki Osteria Bavaria lokantasında Hitler’le karşılaştığı günü günlüğünde şöyle anlatır: Hitler yanında mutat korumaları ve kabadayıları olmadan (o zaman çoktan ünlüdür) tuhaf biçimde yalnız başına belirir, yemek odasını geçer, Reck’le arkadaşı Mücke’nin yanındaki masaya kurulur, onlar tarafından eleştirel bir gözle incelenip gözetlendiğini hissedince “rahatsız olur, suratına
….
Bu kitabı en uygun fiyata Amazon'dan satın alın
Diğerlerini GösterBurada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.
- Kategori(ler) Roman (Yabancı)
- Kitap AdıTomás Nevinson
- Sayfa Sayısı528
- YazarJavier Marías
- ISBN9789750865978
- Boyutlar, Kapak13,5 x 21 cm, Karton Kapak
- YayıneviYapı Kredi Yayınları / 2025
Yazarın Diğer Kitapları
Aynı Kategoriden
- Şahane Bir Kadının Gizli Günlüğü ~ Julia Quinn

Şahane Bir Kadının Gizli Günlüğü
Julia Quinn
Bayan Miranda Cheever, henüz on yaşındayken, muhteşem güzelliği dair hiçbir iz taşımıyordu. Taaki, yakışıklı ve gösterişli Vikont Turner, onun bir gün büyüyüp çok güzel bir kadın olacağını söyleyene dek..İşte o zaman Miranda, bu adamı sonsuza dek seveceğini biliyordu..Oysa ilerleyen yıllar Miranda için ne kadar kolay olduysa, Turner için de o kadar acımasız olmuş, önemli bir kaybın altında ezilmiş, yalnız ve acı çeken bir adama dönüşmüştü.Fakat Miranda yıllar önce günlüğünün ilk sayfasına geçirdiği bu gerçeği asla unutmadı..Kaderi olan bu aşkın, parmaklarının arasından kayıp gitmesine izin vermeyecekti
- Wardstone Günlükleri – 08: Hayaletin Kaderi ~ Joseph Delaney

Wardstone Günlükleri – 08: Hayaletin Kaderi
Joseph Delaney
Korku dolu dakikalar “Artık kılıca aitsin. Ölünceye kadar da öyle kalacaksın.” İngiliz yazar Joseph Delaney’in, tüm dünyada milyonlarca okuru peşinden sürükleyen Wardstone Günlükleri serisi, kısa sürede,...
- Vergilius’un Ölümü ~ Hermann Broch

Vergilius’un Ölümü
Hermann Broch
Broch’un Vergilius’u, bugüne kadar romanın esnek ortamı bağlamında gerçekleştirilmiş en sıradışı ve en temel deneylerden biridir. Thomas Mann Broch, Joyce’tan bu yana Avrupa edebiyatının...






