Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

İlahi Kudret: Yunan Mitolojisinde Tanrıçalar
İlahi Kudret: Yunan Mitolojisinde Tanrıçalar

İlahi Kudret: Yunan Mitolojisinde Tanrıçalar

Natalie Haynes

“Parlak, sürükleyici, acımasızca dürüst.” –Margaret Atwood Tarihte olduğu gibi mitolojide de merkezdeki figürler, çoğu kez erkekler. Olympos’un zirvesinden Troya’nın kapılarına dek anlatılan destanlarda karar…

“Parlak, sürükleyici, acımasızca dürüst.” –Margaret Atwood

Tarihte olduğu gibi mitolojide de merkezdeki figürler, çoğu kez erkekler. Olympos’un zirvesinden Troya’nın kapılarına dek anlatılan destanlarda karar veren, savaşan, fetheden hep onlar. Kadınlar ise ya kıskanç ve intikamcı tanrıçalar rolünde ya da bir erkeğin kaderini değiştiren güzellik sembolleri. Hal böyle olunca, Athena’nın zekâsı yalnızca babasının kafasından çıkmasıyla anılır, Demeter’in yasına mevsimler bahane edilir, Persephone’nin zorla yeraltına götürülmesi ise romantik bir evliliğe dönüştürülür.

Peki ya mesela bu kadar basit değilse?

Yazar ve araştırmacı Natalie Haynes, İlahi Kudret’te mitolojinin gölgede bırakılmış tanrıçalarını merkeze alıp, insanlık tarihinde –ve popüler kültürdeki güç, beden, arzu ve adalet anlatılarında– nasıl bir rol oynadıklarını sorgulayarak mitlere yeni bir yön veriyor. Aphrodite’den Hera’ya, Artemis’ten Hestia’ya dek birçok güçlü tanrıçayı yeniden ele alan Haynes, onların öfkesini, iradesini, zaaflarını ve hakikatlerini özgün, akıcı ve kimi zaman da mizahi bir dille gözler önüne seriyor, bildiğimizi sandığımız efsaneleri baştan sona yeniden düşünmeye davet ediyor.

“Haynes’in rahat ve mizahi üslubu, hem Yunan mitolojisine hâkim okurları sayfalar boyunca sürüklemeyi başarıyor hem de bu kadim öyküleri yeni kuşaklar için ulaşılabilir kılıyor.” –Publishers Weekly

“Natalie Haynes zarif bir anlatıcı olduğu kadar son derece donanımlı bir rehber de. Engin bilgisini okura asla yük gibi hissettirmiyor; aksine, klasikleri büyük bir ustalıkla günümüze taşıyor.” –Kate Atkinson

İçindekiler
Resimler  ix
Giriş  1
MUSALAR  11
HERA  45
APHRODİTE  81
ARTEMİS  115
DEMETER  153
HESTİA  185
ATHENA  215
FURİALAR  259
Teşekkür  289
Sonnotlar  293

Resimler
1. Hesiodos ve Musa (Gustave Moreau, Wikicommons)
2. İksion’un Cezası’nı betimleyen fresk. (Wikicommons)
3. Knidoslu Aphrodite. (Ludovisi Koleksiyonu, Marie-Lan
Nguyen (Eylül 2009), Wikicommons)
4. Niobidler krateri. (Seudo, Wikicommons)
5. Knidoslu Demeter. (GRANGER – Tarihi Resimler Arşivi/
Alamy Stock Photo)
6. Hestia, Diana ve Aphrodite; Parthenon doğu alınlığından.
(© Marie-Lan Nguyen/Wikimedia Commons/CC-BY 2.5)
7. Varvakeion Athena. (Adam Eastland/Alamy Stock Photo)
8. Kırmızı figürlü çan krater. (© The Trustees of the British
Museum)

Giriş

Öküzler, aslanlar ve atlar da insanlar gibi ellere sahip olsaydı ve resim yapıp sanat eseri üretebilselerdi, atların resmedeceği tanrılar ata, öküzlerin resmedeceği tanrılar öküze benzerdi ve hepsi de tanrıların vücutlarını tıpkı kendininkilere benzeterek resmederdi. Filozof Ksenofanes MÖ altıncı yüzyılın sonları ya da beşinci yüzyılın başlarında böyle yazmıştı ve öğrenciyken ilk kez okuduğum vakitten beri de kafamda dönüp durur. Başta en çok ilgimi çeken, Tanrı’nın insanı kendi suretinde yarattığı fikrinin çürütülmesiydi. İşte birisi çıkmış, çok daha aklıma yatan bir senaryoyu işaret ediyordu: Tanrıları, bizi ve kendimizi nasıl gördüğümüzü yansıtan suretlerde yaratırız. Tahsilli bir Yunan olan Ksenofanes gibi siz de Homeros’u okumuşsanız, hayli su götürmez bir görüştür bu. Homerik tanrılar ehemmiyetsiz, kavgacı ve ekseriyetle iğrençtirler. Ölümsüz ve müthiş güçlüdürler; muhakeme yetileri ve duygusal zenginliği en sevdiği oyuncağı elinden alınmış bir çocukta görmeyi bekleyeceğimiz kadardır. En ufak hakaret ya da aksilik coşkun bir öfkeyle karşılık bulur; tanrılar ölümlülere karşı olduğu kadar birbirlerine karşı da şiddet uygulamaktan kaçınmaz. Yani antik Yunanlar yalnızca tanrıları ölümlü suretlerinde tasvir etmekle kalmamış, anlaşılan o ki kendilerinin en kötü hallerini örnek almışlar. Eski tanrıların ne kadar edep ve hayadan yoksun olduklarını keşfetmek yirmi birinci yüzyıl okurları için epey sarsıcı olabilir: Tecavüz, cinayet, çocuk kurban talep etme, ne ararsanız var.

İnsanların böyle ahlak tanımaz (hatta ahlaktan bihaber) tanrılara neden taptıklarını açıklamam sıkça isteniyor. Madem tanrıları kendi suretimizde yaratıyoruz, o halde neden Yunanlar daha latif tanrılar tasarlamamış? Bu soruya verdiğim yanıtlar değişiyor fakat esasen, bence Yunan tanrılarının kaprisli ve tahrip edici olmasının nedeni doğal yaşamla bağdaştırılmalarından kaynaklanıyor çünkü doğa da çoğu zaman tıpkı böyledir. Bilim öncesi zamanlarda durum şimdikinden de beterdi. Bir yıldırım ya da depremin bir anda evleri ve aileleri yok edebildiği, kıtlık ya da vebanın ekinlerinizle hayvanlarınızı mahvedebildiği bir dünyada, insanın müşfik bir tanrıya inanması hayli zor olabilirdi. İçinde yaşadığınız dünyayı anlamlandırmaya çalışırken, bazen bir tanrının sizi cezalandırmayı seçtiğini, halkınızdan ve topraklarınızdan intikam aldığını farz etmeye mecbur kalırdınız, öyle değil mi? Ekinleriniz bitmediğinde bunu izah edecek bir şeye, gönlünü almaya çalışacağınız birine ihtiyacınız olurdu. Artemis genç kızların, Apollon ise genç erkeklerin ani –ve başka türlü açıklanamayan– ölümleriyle ilişkilendirilirdi. Antik dünyada çocuk ölümleri yüksekti, o yüzden insanların bir açıklama aramasına şaşmamalı. Elbette erkeklerin bir savaş tanrısı ve kadınların da bir doğum tanrıçası vardı. Pek çok insanın genç yaşta ölmesi bunu istedikleri anlamına gelmez. Ayrıca bir tanrıya tapınmanın ille de o tanrıyı onaylamayı gerektirmediğini de aklımızdan çıkarmayalım. İnsanlar şarap ve hayvan adaklarını sunarken sevgi ya da bağlılık duyuyor olabilirdi. Ancak en azından bazı tapınanlar tıpkı bir despota haraç ya da yozlaşmış bir kiliseye inanç vergisi öder gibi, üstünde otoritesi olan bir figürü destekleyip onayladığından ya da sevgisinden değil de korkudan ya da toplumsal zorunluluk yüzünden kabulleniyor olabilirdi. Hem bunlar hali tavrı böyle kötü tanrı ve tanrıçaların hikâyelerini nasıl karşıladığımıza dair geçmişe yönelttiğim sorular da değil. Platon’un Euthyphron adında bir diyaloğu var; Platon’un akıl hocası ve ilham kaynağı Sokrates, neyin sahici neyin göstermelik dindarlık olduğunu anlamasıyla övünen Euthyphron adında bir adamla sohbet eder. Yetmiş yaşındaki Sokrates asebeia, yani dinsizlik suçundan yargılanmak üzeredir. O yüzden bu konularda bilirkişilik iddiası olan birinden tavsiye almaya heveslidir. Fakat çok geçmeden, Sokrates Euthyphron’un Atina’ya geliş nedeninin öz babasına karşı cinayet davası açmak olduğunu öğrenerek hayrete düşer. Atinalıların bir adli takibat organı yoktu, o yüzden suçlamaların bireylerce yapılması gerekiyordu. Söylemeye gerek yok, birinin kendi ebeveynine dava açması kırk yılda bir görülecek şeydi. Sokrates, Euthyphron’un babasını cinayetle suçladığını duyunca daha da şaşırır, üstelik öldürülen kişi, Euthyphron’un akrabası dahi değildir. Burada, Platon farkında olmasa da ahlaki göreceliğin fevkalade bir örneğini görüyoruz. Euthyphron’un ataya saygıdan yoksunluğu Sokrates’i şaşırtmış olabilir fakat sanıyorum ki biz pek şaşırmadık. Euthyphron’un da belirttiği gibi, kurbanla akraba olup olmamasının bir önemi yok; cinayet cinayettir. Bizim de kesinlikle katılacağımız bir görüş bu: Bir insanın hayatı bir başkasınınkinden sırf aynı ailedensiniz diye daha değerli değildir. Hikâye ilerledikçe Euthyphron gözümüze daha da sempatik görünür: Arazisinde çalışan bir adam başka bir adamla sarhoş kavgasına girer ve onu bıçaklar. Euthyphron’un babası sarhoş adamı ellerinden ve ayaklarından bağlayıp bir çukura atar. Adam orada donarak can verir. Euthyphron’un ailesinin gözünden daha da düşmesine sebep olan budur: Babası alt tarafı sarhoş bir katili öldürmüştür, üstelik kasten yapmamıştır bunu (susuzluktan ve soğuktan ölene kadar görmezden gelmiştir, o kadar). Euthyphron’un ailesine –ve belli ki Sokrates’e– göre, Euthyphron babasını neredeyse işlemediği bir suçla itham eden kâfirin tekiydi. Fakat çağdaş bir kitlenin gözünde Euthyphron’un duruşu etik olandır, diye düşünüyorum.

Sokrates, Euthyphron’u dindarlık ve dinsizlik kavramları konusunda sorguladığında Euthyphron kendisine ilham olanın Zeus gibi bir merciin ta kendisi olduğunu söyler. Herkes Zeus’un ariston kai dikaiotaton –en iyi ve adil olan– olduğunu söylüyor, der. Üstelik Zeus öz babasını zincire vurduğu halde (yeri gelmişken söyleyeyim, müstahaktı) böyle düşünüyorlar. Başka Yunanların gözünde en etik davranış anne babaya sadakat olabilirdi fakat Euthyphron bundan bambaşka bir ders çıkarmıştı. İki adam tartışmayı sürdürdükçe mesele daha da muğlaklaşır. İşin içinde Sokrates varsa genelde öyle olur zaten. Fakat sorduğu sorular bizim de yanıt vermekte zorlanacağımız türden sorular: Birbiriyle farklı görüşlerde olan pek çok tanrınız varsa neyin doğru olduğunu nasıl bilebilirsiniz? Eşit kudrette iki ilah birbirine zıt eylemler için aynı derecede sağlam gerekçeler sunabilir. Dolayısıyla daha Ksenofanes çıkıp bu karmaşık tanrıları yaratanın biz olduğumuzu söyleyerek iyice kafamızı karıştırmadan önce bile, en dindar ya da tanrısal davranışın ne olduğunu kestiremeyebiliriz. Ksenofanes tanrıların kültüre özgü olduğu argümanını açar (ne yazık ki eserleri günümüze yalnız moral bozucu ölçüde kısa parçalar halinde ulaşmıştır). Fikrini netleştirmek için hayvan krallığından insan krallığına ilerler: Etiyopyalılara göre tanrılarının ten rengi siyahken Trakyalılara göre tanrılarının saçları kızıldır. İki bin beş yüz yıl önce kalem oynatan biri için bu hayli radikal bir görüş; bundan yirmi otuz yıl sonra tanrıların var olup olmadığını bilmenin imkânsız olduğunu iddia ettiği için Protagoras’ın eserleri agorada yakıldı. Fakat Ksenofanes böyle kışkırtıcı bir agnostisizme sapmasa da –çünkü tanrıların varlığını sorgulamaz– tanrıları tasvir etme ya da algılama biçimimizin, tanımladığımızı iddia ettiğimiz tanrıdan ziyade kendi suretlerimizi ve değerlerimizi yansıtıyor olabileceği yorumunu yapmaktan geri durmaz. Bu parçaları bugün okuduğumda ikinci bir nokta da eşit ölçüde ilgimi çekiyor. Ksenofanes hayvanların elleri olsaydı ve resim yapabilselerdi, insanlar gibi sanat eserleri çıkarabilselerdi neler olacağını tahayyül etmemizi istiyor bizden. Fakat insan anlamına gelen, tanrılar ya da hayvanlardan ziyade insanlığı işaret eden anthrōpos kelimesini kullanmıyor. Onun yerine andres kelimesini kullanıyor. Bu kelimenin mânâsı da kadınlardan ziyade erkekleri kapsıyor. Yunanlar her şeyi ikiliklere ayırmaya bayılırdı: ölümlü ve ölümsüz, esir ve özgür. Yani Ksenofanes genel mânâda insanların tanrıları tasvir etme biçimini değil, bilhassa erkeklerin tasvir etme biçimini ele alır. Dediğim gibi, eserleri parçalı halde günümüze ulaşmıştır ve ben de Ksenofanes’i radikal bir protofeminist olduğunu iddia ediyor değilim. Fakat bu satıra geri dönüp durdum ve erkeklerin –yalnızca erkeklerin– tanrıların ve tanrıçaların imgelerini yaratmalarının ne mânâya gelebileceğini merak ettim. Bu bir fark yaratır mıydı? Sanat tarihine ve sunduğu bol miktarda çıplak ve (erkek gözünde) çekici kadın bedenine şöyle bir baktığımızda yaratabilirdi gibi geliyor. Gelgelelim tasvir edilen karakterlerin doğası değişir miydi yoksa tek değişen karakterlerin fiziksel görünüşü mü olurdu? Bir de –ki bence en ilginci– erkek ve kadın karakterler farklı biçimlerde mi yaratılırdı? Yirminci yüzyılın ortalarında yeni bir dizi tanrı yaratıldığında neler olduğuna bir bakalım. Süpermen 1938 yılında Action Comics’in ilk sayısının kapağında çıkmıştı. Göğsünün ortasında kocaman bir S harfiyle sarı bir amblem bulunan tek parça mavi bir tulum giyiyordu. Kırmızı çizmeleri, şortu ve pelerini vardı. Ziyadesiyle kaslıydı, diyelim ki bu gözümüzden kaçtı, bir arabayı kaldırıp başının üstünde tuttuğu için ne kadar güçlü olduğunu görebiliyorduk.1 Ertesi yıl, Detective Comics bizi Batman’le tanıştırdı.2 Bu kahramanın (süper gücü karun kadar zengin olmasıydı) ise bir ipe tutunmuş savrulurken devasa yarasa kanatları ardında açılıveriyordu. Bir kötü adamı boğazından kavramıştı, o yüzden göğsündeki yarasa amblemini zar zor görebiliyorduk: İkisi gökyüzünde süzülürken adamın şapkası ayakkabısının yanından aşağı uçuyordu. Burada yine güçlü bir figürün gücünü sergileyişini görüyoruz. Ön planda keyfi kaçmış görünen iki adam –biri sağ elinde işe yaramayan bir silah tutarken– olayı şaşkınlıkla izliyordu. Bu süper kahramanlar öyle popülerdi ki başka pek çoğuna hızla ilham oldular. 1941 sonbaharında, All Star Comics bize Wonder Woman’ı takdim etti. Gelgelelim, bundan haberdar olmak için sayıyı almanız gerekiyordu çünkü kendisi kapakta yoktu.3 Derginin içinde karşımıza o meşhur kırmızı büstiyeri ve beyaz yıldızlarla süslü, minicik mavi kloş eteğiyle çıkıyordu. Diz altı çizmeleri, mücevherlerle süslü küçük bir taç ve kırılmaz bir çift bileziğiyle güçlü ve asil görünüyordu. Öyleydi de, neticede bir Amazondu. Ancak yıllar geçtikçe ve karakterler arttıkça çizgi romanların –ağırlıklı olarak erkek yazar ve çizerleriyle– hafif taraflı gerçekliği bazı tuhaf özellikler geliştirdi. Mesela Batman daima sert bir adamdır; malum, suçu önlemek ve defetmek için kılık değiştiren bir adamdan da bunu bekleriz. Erkek süper kahramanlar genelde güçlüdür: Süpermen başka bir gezegenden gelir ve zarar görmesi âdeta imkânsızdır; Wolverine’in adamantiumdan, derisinin altına gizleyebildiği pençeleri vardır ve süper hızlı iyileşebilir; Hulk deseniz, hem büyüklük hem de güç açısından olağanüstüdür. Erkek bir süper kahraman olmak, kaba fiziksel kuvvet bakımından güçlü olmak ya da Batmobil’iniz sayesinde bu güce yaklaşmak demektir. Gözü pek gencecik bir kahraman olan Örümcek Adam bile radyoaktif bir örümcekle karşılaşması sonucu süper kuvvet kazanır, halbuki hızı ve çevikliği muhtemelen kuvvetinden çok daha önemlidir. Kahramanların kötülere ihtiyacı varken Yunan tanrıları genelde aynı anda ikisi de olabiliyordu: Bir ölümlünün destekçisi ve bir diğerinin yok edicisi. Batman’ın karşısına çıkan kötüler ekseriyetle kendisi kadar ikoniktir: Joker, Penguen ve unutulmaz Kedi Kadın. Batman’in erkek düşmanları, tıpkı Bane gibi, fiziksel bakımdan heybetlidir. Ancak daha baskın olan tema deliliktir. Fenalığıyla en nam salanı Joker olsa da Batman’in kaçık düşmanlarının sonunda düştüğü Arkham Tımarhanesi’nin abartısız düzinelerce sakini vardır. Ruh ve sinir hastalıklarının kötülükle neden bu kadar sık ilişkilendirildiğini burada bir durup düşünebiliriz sanırım. Çizgi roman dünyasında, yüz deformasyonu da çoğu zaman kötülüğün kısa yolu olarak kullanılır; Joker gibi bir karakter ise bu ikisini ustalıkla bir araya getirir. Fakat Batman’in kadın rakipleri –hepsi de ruh sağlığı dendi mi ince bir çizgidedir– mesleki nitelikleri etkileyici olsa dahi her şeyden önce seksiliğiyle karşımıza çıkar. Botanikçi ve biyokimyager Zehirli Sarmaşık bitkileri kontrol etme becerilerini kullanarak her erkeği kendisine âşık eder. Psikiyatr Harley Quinn iki yanda topladığı şeker rengi sevimli saçları, kısacık şortu, daracık tişörtü ve beyzbol sopasıyla, yoldan çıkmış bir amigo kızdır. Kedi Kadın’a gelince, Eartha Kitt’ten tutun da Michelle Pfeiffer’a kadar, sinema tarihinde bu kadar çok sayıda süper seksi kadın tarafından canlandırılan başka bir karakter yoktur herhalde. Kedi Kadın’ın minicik sevimli kedi kulakları olan, daracık siyah lateks kostümünden bahsetmiyorum bile. Süper kahramanların hipermaskülen dünyasında, erkek karakterler önce gücüyle anlatılır; gerisi sonra gelir. Wolverine ya da Aquaman’i de (internette gezinirken rasgele iki isim seçecek olursak) çekici bulabiliriz, fakat bu kahramanlar ya da kötü karakterler için çekicilik ikincil bir özellik. Öte yandan, kadın karakterler muhakkak seksilik prizmasından geçirilerek sunuluyor: Wonder Woman en az Süpermen kadar güçlüydü ancak –yaratıcısının ifadesiyle– güzel bir kadın albenisini de taşımalıydı.4 William Moulton Marston, Wonder Woman’ı Yunan mitolojisine bilinçli bir referansla yarattı ve yazarken süper kahraman anlatılarında Homerik geleneğe vâkıftı. Güç bakımından erkekleri cebinden çıkaran ancak dişil cazibeden de geri kalmayan bir kadın karakter yaratmak istedi. Daha sonraları Marston, yayıncılara yaptığı sunumda, kendilerinden güçlü, alımlı bir kadını okuyan oğlanlar “onun gönüllü köleleri olmaktan onur duyacak” diye yazmıştı. Arzu edilirlik (en azından yaratıcısının zihninde) en başından itibaren karakterin ayrılmaz parçasıydı. Ksenofanes’e dönecek olursak, eğer aslanların insanlar gibi elleri olsaydı ve resim yapabilselerdi tanrıları da aslanlara benzerdi. Fakat aslan tanrıçalar neye benzerdi? İnsan sanatında kadın karakterlerin sıkça başına geldiği gibi onlar da erkeklerin kadınlık ideallerine mi tabi olurlardı? Ayrıca bu aslanlar yirminci yüzyılda hâlâ tanrılarını çiziyor olsalardı acaba onların çizgi romanları da bizimkilerle aynı örüntüleri mi izlerdi, diye merak ediyorum. Belki erkek aslanlar da süper aslan gücüne sahip hipermaskülen karakterlerin yanında kürkü bedenini tam örtmeyen, seksi dişi aslanlar yaratırlardı? Sanırım bunu asla bilemeyeceğiz. Gerçi 1994 yapımı Aslan Kral’da kahramanın, babasının, kötü amcasının, iki eğlenceli kankasının ve akıl hocasının erkek olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Dişi karakterler ise kahramanın kız arkadaşı, annesi ve bir de sırtlan. Yeri gelmişken söyleyeyim, benim çizgi romanlarla aram hâlâ iyi. Erkek fantezi figürleri olarak yaratılmış olsalar da Kedi Kadın ve Wonder Woman’ı seviyorum. Hayal edilen şey kaslarından ziyade özgün cihazları ve zenginliği olsa da Batman de bir erkek fantezi figürü. Aynısı James Bond için de geçerli elbette; arzulanan şey bedeninden ziyade yaşam tarzı (bedenini arzulamakta da özgürsünüz tabii). Derdim erkeklerin güdük bir sanat yarattığını söylemek değil; elimizdeki tek şey erkeklerce yaratılmış bir sanatsa bu sanata tepki gösterirken bu gerçeği aklımızda tutmalıyız. James Bond bize Ian Fleming’in (dolayısıyla da en azından bazı okurlarının) kim olmak istediğini gösterirken Pussy Galore yalnızca kiminle sevişmek istediğini gösteriyor.

Bu taraflı resmin eksik kısımlarını doldurmanın çözümü basit. Kadınlar artık sanat yapabiliyor ve kimsenin iznine ihtiyacımız yok. Tüm o tanrılar ve canavarlarla ilgili kendi hikâyelerimizi yaratabilir ve eğer istersek hepsine kendi suretimizi giydirebiliriz. “Rumors” şarkısının klibindeki Lizzo ve Cardi B’ninkinden daha iyi bir örnek olamaz buna: Başarılarının zirvesindeki iki kadın internette kendileri hakkında yalanlar yayıp zalimce hakaretler yağdıranlara karşılık veriyor. En acayip iddialardan bazılarını alıntılayıp deadpan* tarzıyla tüm bu saçmalıkların doğruluğunu onaylıyorlar. Ayrıca vücutlarına ve davranışlarına yönelik –çok tombul, fazla yollu, aşırı dobra gibi– bitmek bilmeyen eleştirileri de reddediyorlar. Tüm bunları birer Yunan tanrıçası gibi giyinerek yapıyorlar. Lizzo bilgisayar ürünü, hareketli ve cüretkâr resimlerle bezeli devasa vazolarla dolu bir mekânda dökümlü, altın lame elbisesi içinde uzun adımlarla yürüyor. Altın bir kemer belini sıkıca sarıyor; altın sarısı çizmeler giymiş, altın takılar takmış ve ışıl ışıl altın rengi ojeler sürmüş. Arkasındaki dansçılar yine altın rengine bulanmış, İon düzeninde sütunların tepesinde beliriyor. Lizzo onların arasında dans ederken bize arsızca göz kırpıyor. Kendisine yöneltilen incitici yorumlardan yalnızca birkaçının detayına inen şarkının sözlerine karşılık bu güçlendirici imgelerin altında yatan mesaj gayet açık görünüyor. Lizzo’yu günümüzün Yunan tanrıçası olarak görmüyorsanız muhtemelen bir kez daha dönüp bakmanız gerekiyor. Kamera bir tahta oturmuş, elindeki parşömen tomarını okuyan Cardi B’ye çevriliyor. Beyaz, iki bacağı boyunca yırtmaçlı bir etek ile altın bir büstiyer giyiyor, hamile vücudunu incecik altın zincirler sarıyor. Altın sarısı sandaletlerinin bağcıklarını dizkapaklarına kadar dolamış. Tahtının sırtında oyma bir yılan kıvrılarak yükseliyor. Buradaki Freudyen alt metni kaçırmanız ihtimaline karşı, kulaklarına altından devasa patlıcan küpeler takmış. (Emojiler çağında flörtleşmemiş olanlar için söyleyeyim; bu patlıcan figürü erkek cinsel organının sembolü haline geldi. Şimdi bu bilgiyi cebinize koyun ve lazım olduğunda akıllıca kullanın.) Artık iki kadın tüm ihtişamıyla bir arada karşımızdalar: Lizzo üstünü değişip tek parça beyaz bir kostüm giymiş ve başının iki yanında altın vazo kulpları halinde kıvrılan fevkalade bir baş süsü takmış. Lizzo yalnızca bir tanrıça değil artık, aynı zamanda bir sanat eseri. Cardi B’nin de aynı ölçüde muhteşem bir baş süsü var: Pırıl pırıl altından yapılma bir İon başlık (sütun başlığı). Nefret saçanlar canları isterse ona memelerinin sahte olduğunu söyleyebilir fakat o mimari bir eser, hiçbirinin onayına ihtiyacı yok. Klasik Dönem’in kurtarılamaz ölçüde elitist –solgun, eril ve bayat– olup olmadığı her sorulduğunda, soruyu sorana bu videodan bahsedeceğim. Kendim de bol bol izleyeceğim. Böylece bin yıldır erkek dehalardan çıkmış şiir, resim ve heykellere döndüğümde aklımın köşesinde başka bir görüş de olacak. İşte Ksenofanes’in sorduğu soruya cevabım bu. Kadınlar erkekler gibi sanat yaptıklarında yarattıkları tanrıçalar gerçekten ilahi görünür.

….

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur