Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

İmparator Tanrıyken
İmparator Tanrıyken

İmparator Tanrıyken

Julie Otsuka

“Müstesna… Otsuka’nın sesi asla tökezlemiyor; zaruretin dehşetini de, tesadüfi güzelliği de aynı ustalıkla yansıtıyor.” –COLSON WHITEHEAD Kapıya asılan bir duyuru. Beş dakikada toplanan bir…

“Müstesna… Otsuka’nın sesi asla tökezlemiyor; zaruretin dehşetini de, tesadüfi güzelliği de aynı ustalıkla yansıtıyor.” –COLSON WHITEHEAD

Kapıya asılan bir duyuru.

Beş dakikada toplanan bir hayat.

Geride bırakılan bir ev, bir köpek, bir komşu.

Savaş, yalnızca cephede yaşanmıyordu. 1942’de güneşli bir Şubat sabahı, Amerika’nın Batı Yakası’ndaki Japon asıllı Amerikalılar için her şey değişti: Kendi ülkelerinde birer “düşman” ilan edildiler. Ellerine tutuşturulan tren biletleriyle Utah çölünde, adı bile duyulmamış bir toplama kampına gönderildiler. İsimleri silinmiş, kimlikleri askıya alınmıştı. Artık onlar için sadece kampın ince duvarları arasında yankılanan sessizlik, tel örgüler, uykusuz geceler, bitmek bilmeyen bekleyiş vardı.

Tavan Arasındaki Buda ve Yüzücüler’in ödüllü yazarı Julie Otsuka, bu sarsıcı romanında, savaşın gölgesinde parçalanan bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Bir annenin gururu, bir çocuğun anlam veremediği yabancılaşma, bir kızın içinde büyüyen öfke… Bu yalnızca kayıpların değil, sessizliğin içindeki haykırışın ve görünmez olanların da hikâyesi.

*

19 NUMARALI TAHLİYE EMRİ

Duyuru bir gecede peyda olmuştu. İlan panolarında, ağaçlarda, otobüs durağı banklarının arkasında. Woolworth’ün vitrinine asılmıştı. YMCA’in girişine konmuştu. Belediye mahkemesinin kapısına zımbalanmış, University Bulvarı boyunca her telefon direğine göz hizasında çivilenmişti. Kadın, bir kitabı kütüphaneye iade etmeye giderken duyuruyu postanenin camında gördü. 1942 ilkbaharında, Berkeley’de güneşli bir gündü ve kadın yeni gözlüğünü takmış, haftalar sonra ilk kez her şeyi tüm netliğiyle görüyordu. Gözlerini kısmasına gerek olmadığı halde alışkanlıktan kıstı. Duyuruyu yukarıdan aşağıya okuduktan sonra gözlerini kısmaya devam ederek bir kalem çıkardı ve bir kez daha baştan sona okudu. Yazılar küçük ve koyuydu. Bir kısmı ufacıktı. Kadın bir banka dekontunun arkasına birkaç kelimeyi not aldıktan sonra dönüp doğruca evine gitti ve toplanmaya başladı.

Dokuz gün sonra kütüphaneden gecikme uyarısı geldiğinde kadın toplanmayı h l bitirememişti. Çocuklar az önce okula gitmiş, kutular ve bavullar evin dört bir yanına saçılmıştı. Kadın zarfı en yakındaki bavulun içine fırlatıp kapıdan çıktı. Dışarıda güneş yakıyor, palmiye yaprakları evin yan duvarında tembel tembel tıkırdıyordu. Kadın beyaz ipek eldivenlerini giydi, Ashby Bulvarı’nda doğu yönünde yürümeye başladı. Kaliforniya Caddesi’ni aştı, Rumford Eczanesi’nden birkaç Lux sabun ile büyük bir şişe yüz kremi satın aldı. Kullanılmış eşya dükkânı ile cephesi tahtalarla örtülü bakkalı geçti ama kaldırımlarda tanıdık kimseleri göremedi. Grove’un köşesindeki gazete bayisinden Berkeley Gazette aldı. Manşetlere hızla göz attı. Burma Yolu kapatılmış, Dionne beşizlerinden biri –Yvonne– geçirdiği kulak ameliyatından sonra nekahet dönemine girmişti. Şeker, salıdan itibaren karneye bağlanacaktı. Kadın gazeteyi katladı, mürekkebi eldivenine bulaştırmamaya çalıştı. Lundy’nin Hırdavatçısı’nda duran kadın, vitrindeki zafer bahçesi* küreklerine baktı. Sağlam metal saplı, işçiliği güzel bir kürekti ve bir an için satın almayı düşündü zira fiyatı uygundu, kelepirini yakalamışken kaçırmak istemiyordu. Sonra evdeki kulübede zaten bir kürek olduğunu hatırladı. Hatta iki küreği vardı. Üçüncüsüne ihtiyacı yoktu. Elbisesini şöyle bir düzeltip dükkâna girdi. Kadın içeri girer girmez Joe Lundy, “Gözlüğün pek güzelmiş,” dedi. “Öyle mi dersin?” dedi kadın. “Daha alışamadım da.” Kadın bir çekiç alıp elinde sıkıca tuttu. “Daha büyüğü var mı?” diye sordu. Joe Lundy onun dükkândaki en büyük çekiç olduğunu söyledi. Kadın çekici rafa geri koydu. “Çatının durumu nasıl?” dedi adam. “Kiremitler çürüyor galiba. Bir yerden daha sızdırmaya başladı.” “Bu sene çok yağdı.” Kadın başını salladı. “Güzel günler de olmadı değil.” Kadın jaluziler ile güneşliklerin yanından geçip dükkânın arka tarafına yöneldi. İki yapışkanlı bant ile bir top sicim alıp kasaya getirdi. “Her yağmur yağdığında kova koymak zorunda kalıyorum,” dedi. Tezgâha iki çeyreklik bıraktı. “Kovadan kimseye zarar gelmez,” dedi Joe Lundy. Çeyreklikleri tezgâhın üstünden kadına doğru sürdü ama onun yüzüne bakmadı. “Sonra ödersin,” dedi. Ardından bir bezle tezgâhı silmeye koyuldu. Bir türlü gitmeyen koyu bir leke vardı. “Şimdi ödeyebilirim,” dedi kadın. “Dert etme,” dedi Joe Lundy. Elini gömleğinin cebine götürüp parlak sarı ambalajlı iki karamelli şeker çıkardı. “Çocuklar için,” dedi. Kadın şekerleri çantasına attı ama parayı bıraktı. Şekerler için adama teşekkür ettikten sonra dükkândan çıktı. Adam arkasından, “Elbisen de güzelmiş,” diye seslendi. Kadın arkasına döndü ve kısık gözlerle gözlüğünün üstünden bakarak, “Teşekkürler,” dedi. “Teşekkür ederim, Joe.” Kapı çarparak kapandı, kadın kaldırımda yalnız kaldı ve birden Joe Lundy’nin dükkânına gidip geldiği şunca yılda adama bir kez bile adıyla hitap etmediğini fark etti. Joe. Kulağına tuhaf gelmişti şimdi. Hatta neredeyse yanlış. Ama söylemişti işte. Basbayağı telaffuz etmişti bu ismi. Daha önce söylemiş olmayı dilerdi. Mendiliyle alnını sildi. Güneş yakıyordu ve o, insan içinde terlemekten hazzetmiyordu. Gözlüğünü çıkardı, sokağın gölgeli tarafına geçti. Shattuck’ın köşesine gelince şehir merkezine gitmek üzere tramvaya bindi. Kittredge’de tramvaydan inip J. F. Hink’s mağazasına girdi ve tezgâhtara spor tipi silindir çanta satıp satmadıklarını sordu. Çanta yoktu, hepsi satılmıştı. Adam sonuncusunu yarım saat önce vermişti. Kadına J. C. Penney’s’e bakmasını söylediyse de orada da bu çantalardan kalmamıştı. Şehrin her yerinde spor çantaların kökü kurumuştu.

KADIN EVE gelince kırmızı elbisesini çıkarıp mavi ev elbisesini üstüne geçirdi. Saçını kıvırıp topuz yaptı ve ayağına eski, rahat bir ayakkabı giydi. Toplanmayı artık bitirmeliydi. Oturma odasındaki Şark halısını yuvarlayarak sardı. Aynaları duvarlardan indirdi. Tülleri ve perdeleri çıkardı. Küçücük bonsai ağacını bahçeye götürüp saçakların altında, fazla gölgede kalmayıp fazla güneş almadan her ikisinden de yeterince yararlanabileceği bir yerde, çimlerin üstüne bıraktı. Kurmalı Victrola pikap ile Westminster çanlı saati aşağı, bodruma indirdi. Üst katta, oğlanın odasında, Bir Dünya Bir Savaş dünya haritasını duvardan sökerek kat yerlerinden dikkatlice katladı. Çocuğun pul koleksiyonu ile Sacramento Eyalet Fuarı’nda kazandığı boyalı tahtadan yapılma uzun başlıklı Kızılderiliyi kâğıda sardı. Yatağın altından çocuğun Joe Palooka çizgi romanlarını çıkardı. Çekmeceleri boşalttı. Giysilerden bazılarını –çocuk için gerekli olanları– sonradan bavuluna koyması için dışarıda bıraktı. Beyzbol eldivenini yastığının üstüne yerleştirdi. Kalan eşyaları kutulara kaldırıp camlı kış bahçesine taşıdı. Kızın odasının kapısı kapalıydı. Tokmağın üstünde bir gün önce orada olmayan bir not vardı. RAHATSIZ ETMEYIN. Kadın kapıyı açmadı. Alt kata inerek duvarlardan tabloları kaldırdı. Sadece üç tane vardı: Prenses Elizabeth’in yemek odasındaki tablosu, antredeki İsa tablosu ve mutfaktaki Millet’nin Başak Toplayanlar tablosunun çerçeveli reprodüksiyonu. Kadın, İsa ile küçük Prenses’i önleri aşağı gelecek şekilde bir kutuya yerleştirdi. İsa’yı üste koymaya özen gösterdi. Başak Toplayanlar’ı ise çerçevesinden çıkardı ve resme son bir defa baktı. Onu bunca zamandır mutfakta niye tuttuğunu düşündü. Köylülerin şu uçsuz bucaksız buğday tarlasına doğru eğilmiş halde ebediyen duruyor olmaları rahatsız ediyordu oysa onu. “Kaldırın başınızı,” demek istiyordu. “Kaldırın başınızı, kaldırın!” Başak Toplayanlar’ın elden çıkarılması gerektiğine karar verdi. Resmi çöplerle birlikte dışarı bıraktı. Oturma odasında Audubon’un Amerika’nın Kuşları kitabı hariç tüm kitapları raflardan indirdi.

Mutfakta tüm dolapları boşalttı. Akşam için kenara bir iki şey ayırdı. Kalanların tamamını –porselenler, annesinin on beş yıl önce ona evlilik hediyesi olarak Kagoşima’dan gönderdiği fildişi yemek çubuğu seti– kutulara koydu. Kutuları Lundy’nin Hırdavatçısı’ndan aldığı bantla kapatıp teker teker üst kata, kış bahçesine taşıdı. İşi bitince kapıyı iki asma kilitle kilitledi ve elbisesini dizlerine kadar çekip sahanlığa oturarak sigara yaktı. Ertesi gün çocuklarla birlikte buradan gidecekti. Nereye gideceklerini, ne kadar kalacaklarını, onlar yokken evlerinde kimin yaşayacağını bilmiyordu. Tek bildiği, ertesi gün gitmek zorunda olduklarıydı. Yanlarına alabilecekleri bazı şeyler vardı: yatak örtüsü ve nevresimler, çatal kaşık ve tabaklar, kâseler, fincanlar, giysiler. Banka dekontunun arkasına not aldığı kelimeler bunlardı. Evcil hayvanların getirilmesine izin yoktu. Böyle diyordu duyuruda. Nisan sonlarıydı. Savaşın beşinci ayının dördüncü haftasıydı ve kurallara her zaman uyduğu söylenemeyecek olan kadın, bu defa uydu. Kediyi komşu Greer’lara verdi. Sonbahardan beri bahçede serbestçe gezinen tavuğu yakalayıp bir süpürgenin sapıyla bastırarak boynunu kırdı, tüylerini yoldu ve lavabonun içinde soğuk su dolu bir tencereye yerleştirdi.

İKİNDİ SAATLERİ geldiğinde kadının mendili sırılsıklam olmuştu. Kadın nefes nefese kalmış, tozdan burnu kaşınıyordu. Sırtı ağrıyordu. Ayakkabılarını çıkarıp ayağındaki şişliklere masaj yaptı, sonra da mutfağa gidip radyoyu açtı. Enrico Caruso “La donna é mobile”yi söylüyordu. Sesi tok ve hoştu. Kadın buzluğu açıp erik turşulu pirinç toplarıyla dolu bir tabak çıkardı. Bir yandan tenoru dinlerken bir yandan da ağır ağır pirinç toplarını yedi. Erikler koyu renkli ve ekşiydi. Tam sevdiği gibi. Arya bittikten sonra kadın radyoyu kapatıp iki pirinç topunu mavi bir kaba koydu. Kaba bir yumurta kırıp üstüne önceki gece pişirdiği somondan bir parça ekledi. Kabı dışarı, arka verandaya çıkarıp merdivenlere bıraktı. Beli ağrıdan zonkladığı halde dimdik doğrulup ellerini üç kere çırptı. Küçük beyaz bir köpek topallayarak ağaçların arasından çıktı. “Ye bakalım, Beyaz Köpek,” dedi kadın. Beyaz Köpek yaşlı ve hastalıklıydı ama yemekten aciz değildi. Kafası kabın üstünde aşağı yukarı oynamaya başladı. Kadın yanına oturup onu izledi. Kap boşalınca köpek başını kaldırıp kadına baktı. Gözlerinden birine perde inmişti. Kadın köpeğin karnını okşayınca hayvan kuyruğunu tahta basamaklara vurdu. “Aferin sana, uslu köpek,” dedi kadın. Ardından ayağa kalkıp bahçeyi boydan boya geçti, Beyaz Köpek de peşinden geldi. Bahçedeki nergisler küften beyazlamış, süsenler solmaya başlamıştı. Her yeri yabani otlar bürümüştü. Kadın aylardır çimleri biçmemişti. Genelde kocası yapardı o işi. Aralık ayında tutuklandığından beri kocasını görmemişti. Adam önce trenle Montana, Fort Missoula’ya, oradan da Teksas, Fort Sam Houston’a gönderilmişti. Karısına birkaç günde bir mektup yazmasına izin vardı. Mektuplarında genelde havadan sudan bahsediyordu. Fort Sam Houston’ın havası gayet güzeldi. Her zarfın arkasında “Sansürlenmiştir, Savaş Bakanlığı” ya da “Tecrit Edilmiş Düşman Yabancı Postası” şeklinde bir damga oluyordu. Kadın hurma ağacının altındaki kayaya oturdu. Beyaz Köpek ayaklarının dibine uzanıp gözlerini yumdu. “Beyaz Köpek,” dedi kadın, “bak bana.” Beyaz Köpek başını kaldırdı. Kadın onun sevgilisiydi ve köpek, o ne isterse yapardı. Kadın beyaz ipek eldivenlerini giydi, sonra da gidip bir yerden bir top sicim aldı. “Şimdi bana bakmaya devam et,” dedi. Beyaz Köpek’i ağaca bağladı. “Sen hep uslu bir beyaz köpek oldun.” Uzaklarda bir yerde bir telefon çaldı. Beyaz Köpek havladı. Kadın, “Şişt,” dedi. Beyaz Köpek sessizleşti. “Şimdi yuvarlan bakalım,” dedi kadın. Beyaz Köpek yuvarlandı ve sağlam gözüyle kadına baktı. “Ölü numarası yap,” dedi kadın. Beyaz Köpek başını yana çevirip gözlerini kapadı. Patileri gevşedi. Kadın ağacın gövdesine yaslı iri küreği aldı. Küreği iki eliyle olabildiğince havaya kaldırdı ve keskin tarafını seri bir hareketle köpeğin başına indirdi. Beyaz Köpek’in bedeni iki kere titredi, arka ayakları kaçmaya çalışıyormuşçasına havayı tekmeledi. Ardından köpek hareketsizleşti. Ağzının kenarından bir damla kan sızdı. Kadın köpeğin ağaca bağlı ipini çözdü, derin bir nefes verdi. Küreği seçmekle doğru yapmıştı. Çekiçten daha iyi, diye düşündü. Kadın ağacın altına bir çukur kazmaya koyuldu. Toprağın üst kısmı sertti ama altı yumuşak ve balçıktı. Kolayca küreğe geldi. Çukur derinleşene dek kadın küreği tekrar tekrar toprağa sapladı. Ardından Beyaz Köpek’i alıp çukura koydu. Köpeğin ölü bedeni fazla ağır değildi. Sessiz bir patırtıyla çukurun dibine çarptı. Kadın eldivenlerini çıkarıp baktı. Artık bembeyaz değillerdi. Eldivenleri de çukura attı ve küreği tekrar eline aldı. Çukuru toprakla doldurdu. Güneş yakıyordu, gölgelik tek yer ağaçların altıydı. Kadın ağaçların altında duruyordu. Kırk bir yaşındaydı ve yorgundu. Elbisesinin sırtı terden sırılsıklamdı. Gözlerinin üstüne düşen saçlarını geriye itip ağaca yaslandı. Her şey az öncekiyle aynı görünüyordu, tek fark çukurun olduğu yerde toprağın renginin biraz daha koyu olmasıydı. Daha koyu ve ıslak. Kadın sarkan dalların birinden bir yaprak kopardı ve kalkıp eve girdi.

ÇOCUKLAR OKULDAN döndüğünde kadın onlara ertesi sabah erkenden gideceklerini hatırlattı. Yarın yolculuğa çıkıyorlardı. Yanlarına sadece taşıyabilecekleri eşyaları alabilirlerdi. “Biliyorum zaten,” dedi kız. Üstünde minik mavi çapalar olan pamuklu beyaz bir elbise vardı, siyah saçları sımsıkı iki örgüyle toplanmıştı. Kitaplarını kanepeye fırlatıp annesine, öğretmeni Bay Rutherford’ın bir saat boyunca asal sayıları ve iğneyapraklı ağaçları anlattığını söyledi. “İğneyapraklı ağacın ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu.

Kadın bilmediğini itiraf etmek zorunda kaldı. “Anlat bakalım, neymiş,” dedi, ama kız başını “hayır” anlamında iki yana salladı. “Sonra anlatırım,” dedi. Kız on yaşındaydı ve nelerden hoşlandığını tamı tamına biliyordu. Erkekler, siyah meyankökü şekeri ve Dorothy Lamour. Radyoda en sevdiği şarkı “Don’t Fence Me In”di.* Evcil hayvanı Macaw papağanına bayılıyordu. Kitap rafına gidip Amerika’nın Kuşları’nı aldı. Kitabı başının üstüne yerleştirip sırtı dimdik, odasına doğru merdivenleri ağır ağır tırmandı. Birkaç saniye sonra büyük bir patırtı geldi ve kitap merdivenlerden aşağı yuvarlandı. Oğlan başını kaldırıp annesine baktı. Yedi yaşındaydı ve kafasında yana kaymış siyah küçük bir fötr şapka vardı. “Daha dik yürümeliydi,” dedi, kısık bir sesle. Merdivenlerin başına gidip gözlerini kitaba dikti. Küçük kahverengi bir kuş fotoğrafının olduğu sayfa açık kalmıştı. Bir bataklık çit kuşu. Oğlan, “Daha dik durmalısın,” diye seslendi. Kızdan, “O yüzden değil,” yanıtı geldi. “Kafam yüzünden.” “Nesi varmış kafanın?” diye seslendi oğlan.

….

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yabancı)
  • Kitap Adıİmparator Tanrıyken
  • Sayfa Sayısı176
  • YazarJulie Otsuka
  • ISBN9786051983905
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviDomingo Yayınevi / 2025
Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Yüzücüler ~ Julie OtsukaYüzücüler

    Yüzücüler

    Julie Otsuka

    Yerüstünde önü alınamayan yangınlar, hava kirliliği alarmları, benzeri görülmemiş kuraklıklar, makinelere sıkışan kâğıtlar, öğretmen grevleri, ayaklanmalar, devrimler, dayanılmaz derecelere yükselen rekor sıcaklıkla geçen yazlar...

  2. Tavan Arasındaki Buda ~ Julie OtsukaTavan Arasındaki Buda

    Tavan Arasındaki Buda

    Julie Otsuka

    “Kocalarımızı ilk gördüğümüzde onları kesinlikle tanıyamayacağımızı bilmiyorduk. Bize gönderilen fotoğrafların yirmi yıl önce çekildiğini bilmiyorduk. Bize yazılan mektupların kocalarımız değil, mesleği yalan söyleyip gönül...

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

  1. Ölüm Çığlığı ~ Agatha ChristieÖlüm Çığlığı

    Ölüm Çığlığı

    Agatha Christie

    Miss Jane Marple ilk kez bu romanda okur karşısına çıkıyor. Albay Protheroe öldürülüyor. Köy halkı buna şaşırıyor fakat içlerinde Protheroe´nun ölmesini isteyen bir çok kişi var. Cinayeti Jane Marple çözüyor.

  2. Enigma Varyasyonları ~ André AcimanEnigma Varyasyonları

    Enigma Varyasyonları

    André Aciman

    Bir adam İtalyan yazının soluk kesen sıcağında, terebentin ve talaş kokuları arasında ilk kez içine düştüğü aşkın ve hüsranın buruk, metalik tadını anımsayıverir. New...

  3. Şikago Mezbahaları ~ Upton SinclairŞikago Mezbahaları

    Şikago Mezbahaları

    Upton Sinclair

    Şikago Mezbahaları, yazıldığı dönemden bugüne bütün dünyadaki emekçi sınıfların vahşi kapitalizme karşı durumunu gözler önüne seren, toplumcu gerçekçi akımın en çarpıcı eserlerinden biridir. Şikago’daki devasa...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur