Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Hoşnutsuz
Hoşnutsuz

Hoşnutsuz

Beatriz Serrano

“Zeki, sürükleyici ve fazlasıyla komik.” —Ayşegül Savaş Marisa otuzlarının başında, Madrid’de şık bir evde oturuyor, reklam ajansında çalışıyor ve işinden nefret ediyor. Bir iş…

“Zeki, sürükleyici ve fazlasıyla komik.” —Ayşegül Savaş

Marisa otuzlarının başında, Madrid’de şık bir evde oturuyor, reklam ajansında çalışıyor ve işinden nefret ediyor. Bir iş gününü ancak YouTube videoları ve sakinleştiricilerden oluşan özenle hazırlanmış bir kokteyl sayesinde atlatabiliyor. Sadece işini değil, patronunu, mesai arkadaşlarını, kurumsal dile bandırılmış e-postaları, üzerinde “birlikte daha güçlüyüz” yazan kupaları… hiçbirini sevmiyor. Yine de her pazartesi sabahı çantasını omzuna takıp işe gidiyor çünkü bir şeyleri itiraf etmek, bir şeyleri değiştirmek daha zor.

Şirketin düzenlediği bir takım ruhu kampı yaklaşırken, Marisa’nın kırılgan dengesi de sarsılıyor. Bir hafta sonunu iş arkadaşlarıyla geçirmek, yıllardır itinayla cilalanmış sosyal maskesinde ilk çatlakları yaratıyor. Bastırdığı geçmiş, bastıramadığı öfke ve artık bastırılamayacak kadar büyümüş bir bıkkınlık, sonunda tokat gibi yüzüne çarpıyor – yalnızca onun değil, etrafındakilerin de.

Hoşnutsuz, modern hayatın içten içe kemirdiği ruhlara, görünmeyen yorgunluklara, güçlü görünmek zorunda hissedenlere dair zekice yazılmış, sarsıcı olduğu kadar eğlenceli de bir roman. Beatriz Serrano, başarı, yalnızlık ve aidiyet gibi kavramları incelikli bir mizahla sorgularken, okuru kendi hoşnutsuzluklarıyla göz göze getirmekten çekinmiyor.

“Serrano, ayrıntılara büyük bir incelikle yaklaştığı, etkileyici ve son derece komik üslupla yazıyor. Kesinlikle muhteşem!” —Danya Kukafka

*

I was looking for a job and then I found a job
and heaven knows I’m miserable now.*

The Smiths,“Heaven Knows I’m Miserable Now”

İnsan normal görünmek için belirli bir çaba harcarsa
gerçekten istediği kişi olabilmek için zaman kazanır.

Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği

**

I

2016 yılında internet, uzun bir süre –on beş dakika– boyunca Marina Joyce adında İngiliz bir youtuber’ın fiziksel ve ruhsal durumuyla çalkalanmıştı. Joyce uzun sarı bukleleri, kocaman mavi gözleriyle süslü ve şımarık bir prensese benziyordu. Pastel tonlarda giysiler denediği, farklı markaların gönderdiği hediye kutularını açtığı ya da sırf bir Asya ülkesinden geldiği için egzotik bulduğu tatlıları yediği masum videolar paylaşıyordu. İnternetin, genelde izlediğiniz içeriğin erotik mi yoksa aile dostu mu (belki de ikisi birden) olduğunu ayırt etmeyi zorlaştıran muğlak çizgisi yüzünden, Marina Joyce’u takip eden kitle hem çok çeşitli hem de şaşırtıcıydı.

Bu çeşitlilik, Joyce’un denediği pembe elbiseleri giymek isteyen küçük kızlardan, dondurma yediği videoları izlerken muhtemelen mastürbasyon yapan elli küsür yaşındaki kel adamlara kadar uzanıyordu. Bir süre sonra bu geniş takipçi kitlesi, Marina’nın paylaştığı bir videoda tavırlarının biraz değiştiğini fark etmeye başladı: Marina Joyce, bir partide kameraya gülümseyerek o etkinlik için seçtiği kombini gösteriyordu ancak kendi etrafında dönerken durgun ve isteksiz tavırları ya da sorulan sorulara, normal bir anlama kapasitesine sahip birinden aşağı yukarı üç saniye daha geç cevap vermesi, ortalığın ayağa kalkmasına neden oldu. Joyce’un sevgilisi ya da bir tarikat (kimse hangi tarikat olduğunu bilmiyordu) tarafından kaçırıldığını ve istismar edilerek video paylaşmaya mecbur bırakıldığını iddia eden komplo teorisi işte böyle ortaya çıktı. İnternet dedektiflerinin atıfta bulundukları deliller, bazı videolardan alınmış kısa kesitlerdi.

Dikkatli bakıldığında belli belirsiz bir şekilde “Help me”* diye fısıldadığı duyuluyordu. Komplo teorisine göre, Joyce bunu hayranlarından yardım istemek için montaj sırasında eklemişti. Bazı videolarda da takipçi kitlesinin sorduğu soruya cevap vermek için odanın bir köşesine bakarak onu esir tutan kişiden izin aldığı izlenimini veriyordu. Ayrıca hayranları, videolarında kolunda ya da bacaklarında morluklar, çizikler ve küçük yaralar olduğunu gösteren ekran görüntülerini su götürmez deliller olarak sunuyordu. Marina Joyce çoğu videosunda baygın, sersem ve uyuşturucunun etkisi altında gibi görünse de hâlâ sempatik ve neşeliydi.

Sırf bu heyecan verici olaya adanmış forumlarda ya da Twitter hesaplarında paylaşılan bazı ekran görüntülerinde, youtuber’ın bütün videolarında arka plan olarak kullandığı, çeşitli markaların gönderdiği zımbırtılarla dolu beyaz vernikli rafların arasına gizlenmiş subliminal mesajlar aracılığıyla dikkat çekmeye çalıştığı iddia ediliyordu. Takipçileri ve günlerce trending topic** olan #MarinaJoyce’uKurtarın hashtag’ini yazan herkes onu kurtarması için Londra polisini aradı. Kızın evine giden polis, şüpheli bir şey bulamadı. Müşteri ilişkileri ekibinden birkaç kişiyle Noel reklam kampanyası hakkında görüntülü görüşme yapmak için ayırttığım soğuk toplantı odasında Marina Joyce’u düşünüyordum. Şu an sevdiğim biri polise haber verse polisin burada da şüpheli bir şey bulamayacağı aklımdan geçti: Sonuçta o nasıl odasında oturan sıradan bir kızsa ben de tıpkı onun gibi ofiste oturan sıradan biriydim. Yalnızca gerçek hayranlarım tavırlarımın her toplantıda, her videoda günbegün tuhaf bir hal aldığını fark edebilirdi. İnternetteki forumlarda bunun hakkında konuşurlar, Twitter’da uzun açıklayıcı tweet’ler atarlardı. Hatta belki de birkaç saat içinde trending topic olurdum. Bir zamanlar ekranın önünde eğlenen kız bugün baygın, sersem ve uyuşturucu etkisi altında gibi görünüyordu. İnsanlar, benim durumumda bu üç varsayımda da yanılmazlardı. Ağustos ayının sonlarındaydık, sırf klimaya daha az para ödemek için ofise geliyordum. Yine bir pazartesi günüydü.

Hiçbir Noel projesinde ilerleme kaydedememiştim ama müşteri ekibini hazırda birkaç projem olduğuna ikna edecek kadar uzun konuşabileceğimi biliyordum. Bilgisayarı, bir bardak suyu ve küçük bir not defterini yüzüme gün ışığı vuracak şekilde yerleştirilmiş geniş bir masanın üzerine koydum. Youtuber’lardan öğrendiğim bir şey varsa o da bir toplantıda kameranın nasıl konumlandırılması gerektiğiydi. Bu odayı kullanmayı seviyordum çünkü nötr bir arka planı vardı. Toplantıdan sonra, ilk defa brokoli koklayan kedilerin öğürmesine tepki verdiğim bir video ya da hem iş görüşmesinde hem de ilk randevuda yapılabilecek bir makyaj videosu çekebilirdim. Toplantıya girmeden birkaç saniye önce takipçilerime nasıl selam vereceğimi düşündüm ancak aklıma geri zekâlı gibi görünmeyeceğim bir selam verme şekli gelmedi. Müşteri ekibindeki kadınlar planlanan saatte bağlandılar ve dünya üzerindeki her şirkette, her toplantıdan önce yapılan o aptalca klişe muhabbet başladı. “Nasılsınız kızlar?” “Madrid’de misiniz yoksa başka bir yerden mi..?” “Plajda çalışınca çalıştığını hissetmiyor insan.” “Çok yoğun ama idare ediyoruz.” “Benim keyfim gayet yerinde.” “Çok çalışmak iyidir.” “Ben bayağı bronzlaştım.” “Bu projeyi kesin çıkarmamız lazım.” “7/24 müsaidim ben.” “Çocuklar yanında mı? Söyle de selam versinler, ay ne tatlılar!” Gülümsedim, sohbete katıldım, bir şeyler uydurdum. Hayali insanlarla yaptığım yaz planlarından bahsettim. Birkaç gün arkadaşım Pitu’nun Marbella’daki evinde kalacağım. Birkaç gün de sevgilimle San Sebastian’da. Gerçi “sevgilim” demek için daha çok mu erken bilmiyorum, dedim gizemli bir tavırla. Bilirsiniz, hep oduncu tipli erkeklerden hoşlanmışımdır, diye ekledim Baskça. Hepsi bir kahkaha patlattı. Toplantıları, konuya girmeye gerek kalmadan uzatmak için alkolsüz de olsa ferahlatıcı bir aperatif görevi gören basit espriler, toplumsal bellekte yer etmiş klişeler…

Biri kontrolü eline alarak, “Hadi kızlar, işe koyulalım artık,” dedi. Böylelikle toplantı resmen başladı. Teslim tarihlerinden, düşüşteki fikirlerden, bazı fikirleri değiştirmekten, WOW etkisinden,* viral olmaktan konuştular ve hatta bazıları “pazarın bozulması”ndan bahsetti. Müşterinin bu yıl bizden ne beklediğini konuştular. Her zaman “çok” şey beklediğinden bahsedilir ancak hiçbir zaman ortada net bir tanım yoktur. Bir de bu sene Noel reklam kampanyasının hiç olmadığı kadar önemli olduğundan söz ettiler. Dört yıldır bu şirkette çalışıyordum ve her yıl Noel reklam kampanyasının hiç olmadığı kadar önemli olduğunu söylüyorlardı. Kaşlarımı çatarak başımı salladım ve bir yandan Moleskine defterime küçük kollarını havaya kaldıran bir penis çizerken, “Tekrar söyler misin Mónica?” dedim. “Elimizde rujla ilgili brief dışında bir şey var mı?” diye sordum. Ardından bir on dakika daha, aslında ihtiyacım olmayan bu bilgiyi öğrenmek için müşteriyi kimin arayacağını tartışmalarını dinledim.

Kırk dakikadır boş boş konuşuyorduk. Nasıl yapılacağını bilirseniz ofisçilik oynamak kolaydır. İş yalnızca oynanması gereken bir rol. Ben bunda ustalaştım, diyebilirim: Ne tür esprilerin ortamı yumuşattığını biliyorum. Dikkatli ve ilgili görünmek için ne sormam gerektiğini biliyorum. Akşam altıya kadar hiçbir şey yapmadan zamanın daha hızlı akmasını sağlamak için ne söylemem gerektiğini biliyorum. Onlar kendi aralarında konuşurken Twitter’ı açtım ve kendisi için yapılan doğum günü pastasını yiyen bir rakunun videosunu sessizce izledim. Pastanın üzerinde üç mum vardı, rakun ateşten korkuyor gibi göründüğü için biri onun yerine mumları üfledi. Rakun da insan eline benzeyen elleriyle pastayı yemeye başladı. Videoyu retweet’ledim. Google’a, Madrid’de apartman dairesinde rakun beslenir mi, yazdım. Ardından, rakunların kaç yıl yaşadığını arattım. Yabani bir rakunun iki ila üç yıl yaşadığını görünce beklenmedik bir şekilde tadım kaçtı biraz. “Ne zaman ortaya bir şeyler çıkar, Marisa?” diye sordu içlerinden biri.

Rakun sekmesini kapatıp yeniden ekrana baktım. Daha doğrusu ekranın sağındaki küçük kutucukta kendime baktım ve bu ışığın, güzellik rutinimi gösterdiğim bir video çekmek için ideal olduğunu kendimce onayladım. “Dört hafta içinde,” dedim. “Dört hafta mı? Üç hafta sonra eylül sonuna gelmiş oluyoruz, müşteri bütçeleri kapatmak için artık bir şeyler görmek istiyor,” diye cevap verdi başka biri. Atalarının malı mülküyle hayatını idame ettirebilen insanlar gibi içimden, çok da sikimde, diye cevap vermek gelse de kendimi tutup defterin beyaz sayfalarını ciddiyetle çevirmeye başladım. “Bir kontrol edeyim,” diye mırıldandım. Bir sayfaya küçük bir penis daha çizdim. “Bana iki hafta verin,” dedim sonunda. Böylece hepsi memnun oldu. İşin püf noktası her zaman bir tarih vermekte, o tarih de önceden planladığınız bir tarih olmalı. Tıpkı El Rastro’daki* üçkâğıtçıların ya da uyanık satıcıların, sizi kelepire konduğunuza inandırmak için yaptığı gibi. “Herkese teşekkürler” ve “İş başına!” cümleleri havada uçuşurken birbirimize gülümseyerek veda ettik. Zoom’dan çıktım.

Boğazım o kadar kurumuştu ki resmen tükürüğümü yutmakta zorlanıyordum. Ekranda kendi yansımamla baş başa kalınca yeniden Marina Joyce’u düşündüm. Bence biri bilgisayarının sesini yeteri kadar açsaydı “help me” diyen cılız bir ses duyup polisi arardı. Otuz iki yaşındayım ve dördü bu ajansta olmak üzere sekiz yıldır reklam dünyasında çalışıyorum. Zamanında stajyer olarak başladığım bu şirkette sonradan copy** görevine getirilmiştim. Şimdi de altında insanları çalıştıran orta düzey bir yöneticiyim. LinkedIn’de hava atmak ve Tinder’da nezaketen sorulan sorulara cevap vermek için kullandığım saçma sapan İngilizce bir unvanım var. Aslında özellikle yapabildiğim hiçbir şey yok, bu noktaya nasıl geldiğimi de bilmiyorum.

Galiba herkes benim müthiş bir profesyonel olduğuma inanana kadar ofisçilik oyununu çok iyi oynadım. Benim işim sempatik görünüp göz boyamaktan ibaret. Diğer boktan ürünlere benzeyen boktan bir ürünün brief’ini okurum: kırmızı bir ruj, çiçek notaları içeren bir parfüm, üçgen şeklindeki minik aparatı sayesinde evinizin köşelerine girebilen bir süpürge. Sonra, hepimiz sürünün en zeki koyunu olduğumuzu düşünsek de tüm sıradan insanların kafasına taktığı saçmalıkları düşünürüm: çirkin olmak, gün sonunda kötü kokmak, evinin pis olması. Benim işim, piyasanın ürettiği ihtiyaçları halkın diline çevirmektir. Aslında kırmızı bir ruj satmıyorum; etki bırakma, güzel olma, hatırlanma, yakışıklı bir adamın gömleğinin yakasına bir iz bırakma fikrini satıyorum.

Parfüm satmıyorum; kokunuz sayesinde akılda kalma, insanları etkileme, her gün iki saatini işe gidip gelerek harcayan gri ve sıkıcı biri olmaktan kurtulma fikrini satıyorum. Meyve notaları içeren o parfüm sayesinde bugün, evet, tam bugün başınıza sıradışı bir şey gelme ihtimalini satıyorum. Hiçbir evde ihtiyaç duyulmayan bilmem kaçıncı elektrikli süpürgeyi değil, güzel ve temiz bir eve sahip olma, Instagram’da bir sürü like almak için Pinterest’ten esinlenip dekore ettiğiniz o tatlı köşenin fotoğrafını çekme fikrini satıyorum. Ardından, gelmiş geçmiş bütün yaratıcı fikirlere benzeyen yaratıcı bir fikir ortaya atıyorum. The lipstick effect.* Anıların kokusu. Hayalinizdeki ev. Fikri satın alıp bize ödeme yapıyorlar, beni tebrik ediyorlar. Sonra aynı şeyleri baştan yapıyorum. Sekiz yıldır aynı şeyi yapıyorum ve hiçbir işe yaramadığını biliyorum. Bu gibi işler olmasaydı dünyanın daha iyi bir yer olacağını biliyorum. İnsanların zaaflarını, iyiye gitmesi imkânsız bir toplumda başarıya ulaşma arzularını suistimal ettiğimi biliyorum. Biliyorum çünkü ben bile sekiz saatlik mesaiden ve zihnimde küçük çaplı intihar düşünceleri (sonsuzluk kelimesinin gerçek anlamının ve kapsamının konuşulduğu bir toplantıyı terk etmek için elimi zımbalamak veya beş ila on günümü ayaklarımı uzatarak geçirebilmek için ofisteki kettle’dan üzerime kaynar su dökmek gibi) uyandıran bir dizi asansör muhabbetinden sonra bazen bütün sorunlarımın, bütün gün girdiğim her sitede karşıma çıkan Bangladeş’te üretilmiş çiçekli bir Zara elbisesiyle çözülebileceğini düşünüyorum. Aynı elbisenin önümüzdeki sezon milyonlarca kadının üzerinde olacağından adım gibi eminim. Beni bambaşka bir kadına, bahar kokan, neşeli ve kaygısız birine dönüştürecek o elbise. Bir şey satın aldığınızda daha iyi bir hayat vaadine para verdiğinizi biliyorum.

Hayatlarındaki en yaratıcı eylemin Excel dokümanına bir hücre eklemek olan müşterilerin bayağılığından ve parasından faydalandığımı biliyorum. İşim, “etki” gibi değişken bir şeyle ölçülüyor. “Etki” dediğimiz, herkesin hakkında konuştuğu viral bir içerik üretmek olabilir. Ya da herkesin diline dolanan bir melodi yaratmak. Veya sadece reklamcıların –ve aslında tek derdi hamburger yemek ve biraz şefkat görmek olan bir modelin oynadığı reklama servet döken müşterilerin– önemsediği o prestijli reklamcılık ödüllerinden birini kazanmak. Reklamınız şehrin bütün metro duraklarında yer alıyorsa insanların El Corte Inglés’in* parfüm stantlarında ürününüzü daha sık sorması muhtemeldir. Ancak “anıların kokusu”nun, bir ürünü satın alma kararı üzerinde “akıllardan çıkmayacak bir koku”dan daha büyük bir etkisi olduğunu sanmıyorum. Fikirleri müşterilere satma konusunda iyiyimdir.

Onları eşsiz olduklarına, ürünlerinin olağanüstü olduğuna ve bu reklam kampanyasının dönüm noktası olacağına inandırırım. Yalakalık yapar, şakalarına gülerim. Biraz da flört ederim. Müşteriler risk almak istemeyen markalarla çalışır çünkü aksini yapmak için bir nedenleri yoktur. Bir konuda duruş sergilediklerinde bunun nedeni, diğer herkes aynı konuda duruş sergilediği için kendilerini güvende hissetmeleridir. Feminizm, sürdürülebilirlik, kapsayıcılık, çeşitlilik. Bir sürü saçmalık. Birden selülit ve yaşlanma karşıtı kremler üreten bir marka çıkagelir, ürünlerinin negatif etkisinden uzaklaşmak, kadınları güçlü kılmak istediğini söyler. İşte o zaman reklam kampanyasının argümanı, kadınları yaşlı ya da şişman oldukları için bir kreme ihtiyaç duyduklarına “inandırmak” değil, nasıl görünürlerse görünsünler o kreme “layık olduklarına” inandırmak haline gelir. Toplantı odasındaki klimayı en düşük dereceye getirdim. Ardından, LinkedIn’deki İngilizce iş unvanım sayesinde ders verdiğim özel üniversitede bu sene reklamcılık yüksek lisansı yapacak öğrencilere bir e-posta yazdım.

Sevgili öğrenciler,

Eylül ayında başlayacak ders için birtakım ölçütler belirlemek amacıyla sınıfın seviyesini görmek ve ekip çalışması metodolojisini oluşturmak üzere size deneysel bir alıştırma vermek istiyorum.
Bu alıştırmada, büyük bir kozmetik şirketi için Noel reklam kampanyasını nasıl organize edeceğinizi düşüneceksiniz. Hem strateji (lansman ve teslim tarihleri, süreler, takvim planlaması, vb.) hem de dört ürün için yaratıcı fikirler bulmanızı istiyorum: parfüm, ruj, kırk yaş üstü kadınlara yönelik bir cilt bakım ürünü ve far paleti. Teslim için üç gününüz var.

Teşekkürler.

Toplantı odasındaki damacananın yanında duran ufak bardaklardan birine soğuk su doldurup Gran Vía’ya bakarak içtim. E-postayı okuyan öğrencilerin, bu “alıştırma”nın yaşıtlarının önüne geçme fırsatı sunduğuna inanarak umutlandıklarını hayal ettim. Hepsi üniversiteden yeni mezun olmuş, hevesli ve yaşama sevinciyle dolu gençlerdi. Ailelerinin, sonunda işe gireceklerini umdukları bir ajansta ücretsiz staj yapmalarını sağlayacak bir yüksek lisansı karşılayacak parası vardı. Diğerlerinin erişemediği iş olanaklarını çocuklarının ayaklarına serebilirlerdi. Bir hafta içinde bana fikirleri göndereceklerdi. Ben

….

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıHoşnutsuz
  • Sayfa Sayısı212
  • YazarBeatriz Serrano
  • ISBN9786051984025
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviDomingo Yayınevi / 2025
Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

  1. Kundakçı ~ Zoraida CordovaKundakçı

    Kundakçı

    Zoraida Cordova

    Ben Renata Convida’yım. Yüzlerce çalıntı hayat yaşadım. Artık kendiminkini yaşıyorum. Renata, yeteneği yüzünden henüz küçük bir çocukken Kralın Adaleti tarafından kaçırılır ve Andalucia’nın görkemli...

  2. Silüet ~ Andrea CremerSilüet

    Silüet

    Andrea Cremer

    “Ateşli ve kesinlikle heyecan verici…” Becca Fitzpatrick, hush, hush serisinin yazarı * BİR KURT SÜRÜSÜNE SÖZ GEÇİREBİLİYOR AMA KALBİNE ASLA! Calla, kaderinin ona ne...

  3. Sisle Gelen Yolcu ~ Jean Christophe GrangeSisle Gelen Yolcu

    Sisle Gelen Yolcu

    Jean Christophe Grange

    Ben gölgeyim. Ben avım. Ben katilim. Ben hedefim. Kurtulmak için tek çarem var: diğerinden kaçmak. Peki ya diğeri de bensem? Zil sesi şuuruna kızgın...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur