Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Kişot
Kişot

Kişot

Salman Rushdie

Rushdie’den bir büyülü gerçekçilik başyapıtı. Roman içinde roman, oyun içinde oyun. Bir anlamda Hindistan’dan başlayan ve Amerika Birleşik Devletleri’ni boydan boya kat eden bir…

Rushdie’den bir büyülü gerçekçilik başyapıtı.

Roman içinde roman, oyun içinde oyun.

Bir anlamda Hindistan’dan başlayan ve Amerika Birleşik Devletleri’ni boydan boya kat eden bir uzun yol hikâyesi. TV’de izlediği sunucuya âşık olan bir Kişot, bir anda arabada beliriveren bir Sanço, kendi yaşamöyküsü ile Kişot’un öyküsünü örtüştüren bir yazar, konuşan bir tabanca, masal ustası Hans Christian Andersen’in konuşan heykeli. Rushdie bu on altıncı romanında Cervantes’in klasik başyapıtına saygı duruşunda bulunurken, aşkı ve aileyi arama konusunu modern bir başyapıt meydana getirerek irdeliyor.

*

Okunuş Hakkında “Kişotça” Bir Not

Fransızca “ki-şot” ve Almanca “ki-şot-a” diye telaffuz edilen Quichotte ve İtalyanca “Ki-şot-te” diye telaffuz edilen Chisciotte, İspanyolca “Ki-ho-te” diye okunan Quixote ya da Quijote’nin alternatif yazılışları/okunuşlarıdır. Portekizcede Don Quixote/Quijote’nin şanlı adının ortasındaki, “h” diye okunan x veya j harfi yerine “ş” sesi kullanılır. Cervantes’in kendisi, bu adı döneminin İspanyolcasıyla muhtemelen “Kişo-te” diye söylerdi. Bu metnin İngilizcesinde, onu İngilizceden okuyacaklara metnin açık edeceği nedenlerle zarif “ki-şot” telaffuzunu öneriyorum; fakat nazik okur, nasıl istersen öyle oku bu adı. Evrensel Don’un adını telaffuz konusunda herkesin zevki kendine.

BİRİNCİ KISIM

Birinci Bölüm
Yaşlı bir adam olan Kişot âşık oluyor,
bir arayış macerasına atılıyor ve baba oluyor

Bir zamanlar, ABD’nin farklı yerlerindeki bir dizi geçici adreste yaşayan, Hindistan asıllı, yolculuk eden, yaşı ilerlemiş, akli melekeleri zayıflamış bir adam vardı; zekâ barındırmayan televizyon programlarına düşkünlüğü yüzünden hayatının fazlaca uzun bir bölümünü ucuz otel odalarının sarı ışığında ölçüsüzce televizyon izleyerek geçirdiğinden nihayetinde bir tür beyin hasarına uğramıştı. Sabah programlarını, gündüz kuşağı programlarını, gece geç saatlerde yayınlanan sohbet programlarını, dizileri, durum komedilerini, Lifetime kanalındaki filmleri, hastane dramalarını, polis dizilerini, vampir ve zombi dizilerini, Atlanta, New Jersey, Beverly Hills ve New York’lu ev hanımlarının dramatik hikâyelerini, otel zinciri vârisi prenseslerle sözde şahların aşk maceralarıyla tartışmalarını, neşeli çıplaklılarıyla ünlenen kişilerin eğlence âlemlerini, estetik ameliyatla üçüncü bir meme edinerek veya Mattel şirketinin Barbie bebeğinin olanaksız beden ölçülerini taklit etmek için kaburgalarını aldırarak, hatta daha basitçe, üstlerinde yalnızca minicik ipkinilerle güzel manzaralı yerlerde dev sazan balıkları avlama becerileri sayesinde çok takipçili sosyal medya hesapları edinen gençlere tanınan on beş dakikalık şöhret fırsatlarını; bunların yanında şarkı yarışmalarını, aşçılık yarışmalarını, girişimcilik teklifi yarışmalarını, işinsanı çıraklığı yarışmalarını, uzaktan kumandayla yönetilen canavar araç yarışlarını, moda yarışmalarını, bekâr kadın ve erkeklerin yakınlık kurma yarışmalarını, beyzbol maçlarını, basketbol maçlarını, futbol maçlarını, güreş müsabakalarını, kick boks müsabakalarını, ekstrem spor programlarını ve elbette güzellik yarışmalarını izlerdi. (“Hokey” izlemezdi. Onunla aynı etnik kökeni paylaşan, gençliği tropiklerde geçen insanlar için hokey, ABD’de “çim hokeyi” adı verilen oyun, çimen sahada oynanırdı. Buz üzerinde çim hokeyi oynamak çayırda buz pateni yapmak kadar manasızdı.)

Eski günlerde katot ışın tüplü TV monitörleri aracılığıyla, yeni düz paneller çağında da sıvı kristal, plazma ve organik ışık veren diyot ekranlar üzerinden sunulan malzeme neredeyse tek meşguliyeti olduğundan, gerçekle yalan arasındaki sınırın bulanarak belirsizleşmesinden kaynaklanan ve giderek daha yaygın görülen psikolojik rahatsızlığın kurbanı olmuş, böylece bazen birini öbüründen, gerçekliği “gerçeklik”ten ayırt edemez hale gelmiş, kendini ekranın ötesindeki, fena halde hayran olduğu o hayalî dünyanın doğma büyüme vatandaşı (ve olası mukimi) saymaya, kendisinin ve dolayısıyla herkesin, tüm erkeklerle kadınların bağlı kalması gereken ahlaki, toplumsal ve tatbiki kılavuzu sağlayanın o dünya olduğuna inanmaya başlamıştı. Zaman içinde, gerçekdışı gerçeklik diye nitelendirilebilecek bataklığın derinlerine iyiden iyiye gömüldükçe o diğer, daha parlak dünyanın, kalıcı olarak Oz’a taşınmayı düşünen çağdaş bir Dorothy gibi üyeliğini hak ettiğine inandığı o dünyanın sakinleriyle duygusal bir bağ kurduğunu hissetmiş ve bu televizyon yıldızlarından birine, kim bilir ne zaman, tamamen tek taraflı olduğu için sağlıksız bir tutkuyla bağlanarak herkesin hayran olduğu zeki ve güzel Miss Selma R’ye duyduğu ilgiyi epey yanlış bir biçimde aşk olarak nitelendirmişti. Bu sözde aşk adına “sevgilisi”nin peşinden televizyon ekranına, Selma R ile benzerlerinin yaşadığı yüksek çözünürlüklü gerçekliğe dalıp eylemleri ve nezaketiyle onun kalbini kazanmaya azmetmişti.

Yavaş konuşur, ağır hareket eder, yürürken sağ bacağını hafifçe sürüklerdi – bu aksaklık uzun yıllar önce başına gelen dramatik bir Dahili Olay’ın kalıcı sonucuydu ve aynı olay belleğinde de hasar bıraktığından uzak geçmişte yaşadıklarına dair anıları capcanlıyken, ömrünün ortalarında yaşadıklarına dair anıları kesinlikten uzaktı; belleğindeki uzun süreli kesintiler ve diğer boşluklar özensiz bir işçi tarafından aceleyle inşa edilmiş gibi televizyonda görmüş olabileceği sahte anılarla doldurulmuştu. Bunun dışında kendi yaşında bir erkek için görünürde nispeten iyi durumdaydı. Uzun boyluydu, hatta El Greco’nun kasvetli tablolarında, Alberto Giacometti’ nin ince heykellerinde rastlanan türde, sırık gibi bir adam olduğu söylenebilirdi; bu tür adamlar (çoğunlukla) melankolik mizaçlı olurlar fakat ona neşeli bir gülümseme ve eski usul beyefendilerin cazip hal ve tavırları bahşedilmişti, ki ikisi de gezici bir tıbbi satış mümessili için değerli niteliklerdi ve altın yıllarında uzun süredir bu mesleği yapmaktaydı. Üstelik neşeli bir adı vardı: Gülümseme anlamına gelen Smile. Kartvizitinde Mr. İsmail Smile, Tıbbi Satış Mümessili, Smile İlaç A.Ş., Atlanta, GA yazıyordu. Bir satış görevlisi olarak temsilcisi olduğu şirketle aynı adı taşımaktan hep gurur duymuştu. Daha doğrusu aynı soyadını taşımaktan. Bu durum ona belli bir itibar sağlıyordu, en azından kendisi öyle olduğuna inanıyordu. Gerçi son ve en ahmakça serüveni için kullanmayı tercih ettiği isim farklıydı.

(Bu arada, alışılmadık soyadı Smile, İsmail adının Amerikanlaştırılmış haliydi, yani yaşlı gezgin satış temsilcisinin adı aslında Mr. İsmail İsmail veya Mr. Smile Smile’dı. ABD’de yaşayan, kahverengi tenli bir kadının özlemini çeken kahverengi tenli bir adamdı, ama hikâyesinin ırkla ilgisi olduğunu düşünmüyordu. Teniyle ilişkisinin koptuğu söylenebilirdi. Atılacağı serüvenin sorgulayıp değiştireceği şeylerden biriydi bu da.)

Aşkını ilan ettiği kadını düşündükçe, öyle muhteşem birinin bir yabancıdan gelen çılgın aşk ilanını sevinçten ayılıp bayılarak karşılamayacağını giderek daha net görüyordu. (Henüz o kadar delirmemişti.) Dolayısıyla ona layık olduğunu ispat etmesi gerekecekti ve bundan böyle gereken kanıtları toplamaktan başka bir şeyle ilgilenmeyecekti. Evet! Değerini fazlasıyla kanıtlayacaktı! Serüveni başladığında, sevgi nesnesinin yaptıklarının her birinden tamamıyla haberdar olmasını sağlamak gerekecekti, böylece onunla iletişim kurmaya karar verdi; bir dizi mektup aracılığıyla içtenliğini, derin sevgisini ve onunla evlenmek için yapmaya hazır olduklarını kendisine iletecekti. Bunları düşünürken bir tür utangaçlığa kapıldı. Sosyal statüsünün gerçekte ne kadar mütevazı olduğunu açık ederse mektubu tatlı bir kıkırdama eşliğinde çöpü boylayabilir, sonsuza dek tüm şansını yitirebilirdi. Yaşını açık eder veya görünümüyle ilgili ayrıntıları iletirse âşık olduğu kadın hem onunla eğlenip hem dehşete düşerek geri çekilebilirdi. Herkesin kabul edeceği üzere saygın bir isim olan, büyük bir servetle de ilişkili Smile adını taşıdığını söylese, kadın keyifsiz bir ânında yetkililere haber verebilirdi ve o durumda hayranlığının nesnesinin talebi üzerine bir köpek gibi kovalanmanın kalp kırıklığından ölümüne neden olacağı kuşkusuzdu. Dolayısıyla şimdilik gerçek kimliğini gizli tutacak, kim olduğunu ancak mektupları ve bu mektupların tarif ettiği eylemler âşık olduğu kadının ona karşı tavrını yumuşatıp göze girme çabalarına hazır hale getirdiğinde açık edecekti. Peki o ânın geldiğini nereden bilecekti? Daha sonra cevaplanması gereken bir soruydu bu. Şu anda önemli olan başlamaktı. Kullanması gereken adların en uygunu, bürünebileceği kimliklerin en doğrusu bir gün uykuyla uyanıklık arasında, gözkapaklarımız arkasındaki hayali dünyanın sihrinin gözlerimizi açtığımızda gördüğümüz dünyaya taştığı anlardan birinde geldi aklına.

O sabah rüyasında uyanık haliyle konuştuğunu gördü. “Kendine bir bak,” diye mırıldandı yarı uykudaki benliği, yarı uyanık benliğine. “Ne kadar uzun, ne kadar sıska, ne kadar yaşlısın, ama sivilceli bir yeniyetme gibi iki tel sakaldan fazlası çıkmıyor yüzünde. Üstelik evet, kabul etmelisin ki hafif kafadan çatlaksın, başı bulutlardan inmediği için kümülüs, kümülonimbüs, hatta sirrostratüs formasyonlarını bile sağlam zeminle karıştıran tiplerden birisin.

Çocukken en sevdiğin müzik parçasını hatırlasana! Artık Amerikan İdolü veya Voice’ta duyduğun şakımaları tercih ettiğini biliyorum. Fakat eskiden sanat düşkünü babanın sevdiği şeyleri severdin, onun müzik zevkini kendi tercihin gibi benimsemiştin. En sevdiği plak hangisiydi, hatırlıyor musun?” Yarı-rüya-Smile’ın abartılı hareketlerle çıkarıp gösterdiği vinil uzunçaları, yarı-uyanık-Smile hemen tanıdı. Jules Massenet’nin Don Quichotte operasının kaydıydı. “Bu opera tam olmasa da Cervantes’in büyük başyapıtından esinlenmiştir, değil mi,” dedi hayalet. “Sana gelince, sen de tam olmasa da kendi benliğinden esinlenmiş birisin.” Böylece kararını verdi. Çizgili pijaması içinde –alışkın olduğundan daha hızlı biçimde– yatağından fırladı ve ellerini çırptı. Evet! Aşk mektuplarında bu mahlası kullanacaktı. Onun hünerli centilmeni, Kişot’u olacaktı. O Guinevere, kendisi Lancelot’tu ve onu Joyous Gard kalesine götürecekti. Onun –Chaucer’ın Canterbury Hikâyeleri’nden alıntı yapmak gerekirse– doğrucu, kusursuz, nazik şövalyesi olacaktı.

….

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Harun ile Öyküler Denizi ~ Salman RushdieHarun ile Öyküler Denizi

    Harun ile Öyküler Denizi

    Salman Rushdie

    Öyküler, en karanlık sessizliklerin bile üstesinden gelebilir. Reşit Halifa, eşi Süreyya ve oğlu Harun’la birlikte Elifbaye ülkesinin “en hüzünlüden bile daha hüzünlü bir kent”inde...

  2. Soytarı Şalimar ~ Salman RushdieSoytarı Şalimar

    Soytarı Şalimar

    Salman Rushdie

    Yıl 1991. Los Angeles. ABD’nin eski Hindistan büyükelçisi ve karşı-terör uzmanı Maximilian Ophuls, gayrimeşru kızının kapısının önünde, kendine “Soytarı Şalimar” diyen Keşmirli şoförü tarafından...

  3. Floransa Büyücüsü ~ Salman RushdieFloransa Büyücüsü

    Floransa Büyücüsü

    Salman Rushdie

    Salman Rushdie’nin, “Bu kitabı yazmak için yıllarca okuyup araştırma yapmam gerekti,” dediği Floransa Büyücüsü, türlü türlü anlatıcılar, gezginler, serüvenciler tarafından aktarılan, Moğollar, Osmanlı ve...

Aynı Kategoriden

  1. Cress – Bir Ay Günlüğü Kitabı ~ Marissa MeyerCress – Bir Ay Günlüğü Kitabı

    Cress – Bir Ay Günlüğü Kitabı

    Marissa Meyer

    Daha ufacık bir kız çocuğuyken, cadı onu ne kapısı ne de merdiveni olan bir uzay uydusuna hapsetti. Gelecekte bile, Kuleye Hapsedilen Genç Kızlar Var…...

  2. Çöl Çiçeği ~ İris JohansenÇöl Çiçeği

    Çöl Çiçeği

    İris Johansen

    Beni arama. Hazır olduğumda döneceğim. Bunlar, Pandora Madchen’ın kaçarken ardında bıraktığı satırlardı. Hayat önüne bambaşka fırsatlar çıkarıp onu farklı yollara sürüklese de o, yıllar...

  3. Işığın Ölümü ~ George R. R. MartinIşığın Ölümü

    Işığın Ölümü

    George R. R. Martin

    Westeros’tan önce Worlorn vardı… Dirk t’Larien, yıllar önce kaybettiği aşkı Gwen Delvano tarafından, uzayın öbür ucundan Worlorn’a çağrıldığında, içinde çılgın bir umut ışığı yanar....

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur