Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Effi Briest
Effi Briest

Effi Briest

Theodor Fontane

Bir Alman aristokratının tek kızı olan Effi Briest, henüz 17 yaşındayken, eskiden annesi Luise’ye talip olan ancak o günkü statüsü nedeniyle reddedilen 38 yaşındaki…

Bir Alman aristokratının tek kızı olan Effi Briest, henüz 17 yaşındayken, eskiden annesi Luise’ye talip olan ancak o günkü statüsü nedeniyle reddedilen 38 yaşındaki Baron Geert von Innstetten’le evlendirilir. Başarılı bir erkekle yapılacak mantıklı bir evliliğin mutlu olmaya yeteceğini düşünen gözüpek ve tez canlı Effi, zamanla yanıldığını fark edecek ve geleneklere sıkı sıkıya bağlı bir toplumda bu yanılgının bedeli ağır olacaktır.

Thomas Mann’ın, kitaplığında sadece altı roman bırakacak olsa içlerinde muhakkak yer alacağını söylediği, aynı zamanda Buddenbrooklar’ı yazmasına ilham veren Effi Briest, 19. yüzyıl Alman edebiyatının en önemli isimlerinden Theodor Fontane’nin başyapıtı. Sıklıkla Madam Bovary ve Anna Karenina’yla kıyaslanan eser, bir eş ve anne olarak görevleri ile kalbinin istekleri arasında kalan genç bir kadının insancıl ve gerçekçi bir portresi.

Birinci Bölüm

Güneşin parlak ışıkları Hohen-Cremmen’de, Elektör Georg Wilhelm zamanından beri von Briest ailesinin oturduğu konağın önünde öğle sessizliği içindeki köy yo- luna vuruyor, parkın ve bahçenin olduğu taraftaysa dik açıyla eklenmiş bir yan binanın geniş gölgesi önce beyaz- yeşil karolarla döşenmiş bir yola, sonra da bu yolu aşarak ortasında bir güneş saati, kenarında kanaçiçeği ve ışkınla- rın olduğu yuvarlak tarha düşüyordu. Onlarca adım ileri- de, yönü ve konumu bakımından yan binaya tam denk biçimde, bir kilise avlusunun ufak yapraklı sarmaşıkla ta- mamen kaplı, sadece bir yerinde küçük, beyaz boyalı bir demir kapıyla bölünen duvarı vardı ve arkasında Hohen- Cremmen evinin, tepesindeki rüzgâr horozunun altın kaplaması kısa bir zaman önce yenilendiği için pırıl pırıl ışıldayan, kayrak taşı kaplı kulesi yükseliyordu. Ön bina, yan kanat ve kilise avlusunun duvarı beraberce, ortasında küçük bir süs bahçesinin olduğu bir nal şekli meydana getiriyor, bunun açık tarafında iskelesi ve bağlanmış kayı- ğı olan bir gölet, göletin yanı başında, tahtası iki ucuna bağlı ikişer urgana asılı bir salıncak görülüyordu – salın- cağın merteğini taşıyan direkleri artık biraz eğrilmişti.

Göletle yuvarlak tarhın arasında, salıncağı yarı yarıya ör- ter biçimde, yaşlı, heybetli birkaç çınar bulunuyordu.

Konağın cephesi de –burada aloe saksıları ve birkaç bahçe sandalyesinin bulunduğu bir yükselti vardı– bu- lutlu havada hoş ve insanı oyalayacak cinsten her çeşit fırsat sunan bir yerdi; fakat güneşin kavurduğu günlerde –özellikle evin hanımıyla kızı– muhakkak bahçe tarafını tercih ederlerdi, nitekim bugün de ikisi gene karo döşeli yoldaki koyu gölgede oturuyordu, arkalarında etrafları yaban asmasıyla sarılı, açık birkaç pencere, yanlarında bahçeden yan kanadın yüksek zemin katına çıkan dört basamaklı küçük bir taş merdiven vardı. İkisi de, anne de kız da, gayretle çalışıyordu: Tek tek karelerden meydana gelen bir sunak örtüsü yapılacaktı; büyük, yuvarlak bir masaya sayısız yün iplik ve ipek çile karmakarışık seril- mişti, aralarında, daha öğle yemeğinden kalma birkaç tat- lı tabağı ve kocaman, güzel bektaşiüzümleriyle dolu bir majolika çanağı. Hanımların elindeki yün iğnesi çabuk çabuk, yolunu şaşırmadan işliyordu, ama anne gözünü işinden ayırmazken kızı, adı Effi’ydi, zaman zaman iğ- neyi bırakıyor, yerinden kalkıyor, çeşit çeşit eğilmelerle, uzanmalarla bütün bir tedavi ve oda jimnastiği kursunun programını ortaya koyuyordu. Kızın özellikle azıcık ko- mikleştirdiği bu alıştırmalara büyük bir sevgiyle kendini verdiği görülüyordu, sonra ayakta durup kollarını yavaş yavaş kaldırarak avuçlarını başının üzerinde birleştirdi- ğinde annesi de önündeki elişinden başını kaldırıp bakı- yordu, ama hep sadece şöyle bir, kaçamak, çünkü kendi çocuğunu ne kadar tatlı bulduğunu göstermek istemi- yordu, oysa annelik gururunun verdiği bu duyguya ka- pılmakta tamamen haklıydı. Effi mavi-beyaz çizgili, kıs- men iş önlüğüne benzeyen bir keten entari giymiş, belini br onz rengi deri bir kemerle iyice sıkmıştı, boynu açıktı, omzuyla ensesine de geniş bir bahriyeli yakası dökülü- yordu. Her ne yaparsa yapsın, hallerinde taşkınlıkla za- rafet birleşiyor, gülen kahverengi gözleriyse tabii bir akıllılık ile bol yaşama sevincini ve yüreğinin iyiliğini açığa vuruyordu. Effi’ye “Küçük” diyorlardı, ki buna kat- lanmasının tek sebebi, güzel, zayıf annenin kendisinden yarım karış daha uzun boylu olmasıydı.

Effi demin gene yerinden kalkmış, bir sola bir sağa doğru dönerek jimnastik hareketlerini yapıyordu ki işin- den başını kaldırıp bakan anne seslendi: “Effi, sen aslında artistik binici olsan iyi olurmuş. Hep trapezde, hep hava- ların kızı. İçinden öyle bir şeyler geçtiğine inanacağım nerdeyse.” “Belki mama . Ama eğer öyleyse bu kimin kabahati? Kimden geçmiş ki bana? Olsa olsa senden. Yoksa papa ’ dan mı dersin? Bak, sen de gülmeden edemedin. Ama öyleyse, niçin bana bu pardösüyü giydiriyorsun, bu oğlan önlüğünü? Zaman zaman düşünüyorum da, kısa elbise giymenin zamanı geldi gene. Hele onları bir giyeyim, o zaman gene hanım hanımcık diz de kırarım, Rat henow’ lar gelince Albay Goetze’nin kucağına da otururum hop hop diye ata biner gibi. Neden olmasın ki zaten? Dörtte üç amca, sadece dörtte bir salon erkeği çapkın. Kabahat sende. Niye benim resmî kıyafetim yok? Niye beni ha- nım gibi giydirmiyorsun?”

“İstiyor musun ki?” Effi’nin, “Hayır,” demesiyle an- nesine koşup onu şiddetle kucaklaması, öpmesi bir oldu. “Dur, yavaş Effi, o kadar coşma. Seni böyle görünce hep huzursuz oluyorum…” Ve anne ciddi ciddi, endişele- rinden, korkularından bahse devam edecekti. Ama pek olmadı, çünkü tam o anda üç kız çocuk kilise avlusunun duvarındaki küçük demir kapıdan bahçeye girip çakıl döşeli bir yoldan güneş saatinin olduğu yuvarlak tarha doğru yürümeye başladı. Üçü de şemsiyeleriyle Effi’ye bir selam gönderdi, sonra elini öpmek için Frau von Briest’e yöneldiler. Kadın kızlara hemen birkaç soru sordu, ardından bir yarım saat kadar kendilerine, hiç de- ğilse Effi’ye arkadaşlık etmeye çağırdı, “Benim zaten daha işim var, gençler de en çok baş başa olmayı sever. Haydi, hoşça kalın.” Bunu derken yan kanattan bahçeye açılan merdivenden çıkıp ayrıldı.

Şimdi gençler gerçekten yalnızdı.

Kızlardan ikisi –küçük, tombul hanımcıklar, kıvırcık kızıl saçlarıyla yüzlerinin çilleri ve keyifleri fevkalade bir uyum içinde– Hansa, İskandinavya ve Fritz Reuter âşığı olan, kilise korosu yöneticisi Jahnke’nin kızlarıydı ve bu baba, hem Mecklenburg’dan hemşerisi hem de en sevdi- ği edebiyatçı olan bir adamın eserindeki Mining ve Lining’i örnek alarak, kendi ikizlerine Bertha ve Hertha adlarını vermişti. Üçüncü genç hanım, Hulda Nieme – yer’di, Rahip Niemeyer’in tek çocuğu, öbür ikisinden da- ha hanım hanımcık, ama buna karşılık can sıkıcı ve burnu havada, lenfatik bir sarışındı, biraz öne çıkık ve bön bön bakan gözleri gene de devamlı bir şey arıyor gibiydi, öyle ki Husar Birliği’nden Klitzing vaktiyle şöy- le demişti: “Görünüşüne bakılırsa sanki her an Cebrail’i bekliyor gibi değil mi?” Effi biraz fazla eleştirel biri olan Klitzing’in fazlasıyla haklı olduğunu düşünmüş, ama gene de üç kız arkadaş arasında fark gözetmekten kaçın- mıştı. Şu an için buna hiç mi hiç niyetli değildi, kollarını masaya dayayarak dedi ki: “Şu elişi de ne can sıkıcı. Tanrı’ya şükür, siz geldiniz.”

“Ama anneni kaçırdık,” dedi Hulda. “Yok canım. Size dedim ya, o zaten gidecekti; misa- fir bekliyor da, genç kızlık günlerinden eski bir arkadaş, adamı size sonra anlatmam lazım, erkek kahramanlı, ka- dın kahramanlı bir aşk hikâyesi, sonunda da dünyadan el çekme var. Gözleriniz dört açılır, şaşarsınız. Ayrıca ben annemin eski erkek arkadaşını daha önce Schwantikow’da görmüştüm, orada kaymakam, sırım gibi ve gayet mas- külen biri.”

“Mühim olan da bu,” dedi Hertha. “Elbet, mühim olan bu, ‘kadınlar feminen, erkekler maskülen’ – babamın en sevdiği cümlelerden biri, bildi- ğiniz gibi. Haydi, şimdi bana yardım edin de önce şu masayı bir toplayayım, yoksa gene bir sürü laf işitirim.”

Hemen çileler sepete kondu, ardından üçü de gene yerlerine oturunca Hulda dedi ki: “Ee, haydi bakalım Effi, dünyadan el çektiren o aşk hikâyesinin zamanı geldi artık. Yoksa yeteri kadar kötü değil mi?”

“Dünyadan el çektiren bir hikâye asla kötü olamaz. Ama Hertha şu bektaşiüzümlerinden almadan önce baş- layamam – gözünü ayırmıyor ki hiç. Sen istediğin kadar al, sonra tekrar toplayıveririz, ama kabuklarını öteye atma, iyisi mi, şu gazete ilavesinin üstüne koy, sonra torba edip hepsini birden atarız. Annem kabuklar öyle ortalığa dağı- lınca kızıyor, hep diyor ki, insan basıp kayarmış, bacağını kırarmış.”

“İnanmam,” dedi Hertha, bir yandan yemişlere giri- şirken.

Effi onayladı: “Ben de. Düşünsenize bir, ben her gün en az iki-üç defa düşüyorum, şimdiye kadar da bir tara- fım kırılmadı. Bacak doğru dürüst bacaksa o kadar kolay kırılmaz, benimki kırılmaz, seninki de kırılmaz Hertha. Sen ne dersin Hulda?”

“İnsan kaderi kışkırtmamalı. Kibrin hemen arkasın- dan düşüş gelir.”

“Hep mürebbiye, n’olacak; daha doğuştan ihtiyar bakirenin tekisin sen.”

“Ama gene de evleneceğimi ümit ediyorum. Belki senden bile önce.”

“Öyle olsun. Sanır

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Edebiyat Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıEffi Briest
  • Sayfa Sayısı360
  • YazarTheodor Fontane
  • ÇevirmenTevfik Turan
  • ISBN9789750765421
  • Boyutlar, Kapak12,5x19,5 cm, Karton
  • YayıneviCan Yayınları / 2026

Yazarın Diğer Kitapları

Aynı Kategoriden

  1. Ağustosta Görüşürüz ~ Gabriel Garcia MarquezAğustosta Görüşürüz

    Ağustosta Görüşürüz

    Gabriel Garcia Marquez

    Lagünün durgun mavi sularının yanında tek başına oturan Ana Magdalena Bach, otelin barındaki adamları seyrediyor. Yirmi yedi yıldır mutlu bir evliliği var, kocası ve...

  2. Gölgeler Ormanı ~ Pik-Shuen FungGölgeler Ormanı

    Gölgeler Ormanı

    Pik-Shuen Fung

    Ailenizde kimse duygulardan bahsetmiyorsa siz nasıl yas tutacaksınız? Ruhlar Ormanı’nın isimsiz ana karakteri, babasının ölümünün ardından kafasında bu soruyu döndürüp durur. 1997 yılında Hong...

  3. En Tatlı Meyveler ~ Monique TruongEn Tatlı Meyveler

    En Tatlı Meyveler

    Monique Truong

    Monique Truong, gerçek ve hayal gücünü yenilikçi bir anlatım tarzıyla muhteşem biçimde harmanlayarak, hayatına girmiş kadınların gözünden ünlü yazar Lafcadio Hearn’ün yaşamını ve aşklarını...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    …
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur