Vadideki Zambak

Mart 11, 2013 BORDO SİYAH, Dünya Klasikleri, Roman (Yabancı), Roman(çeviri)

Bu kitabı en uygun fiyata satın alın »

Balzac, Vadideki Zambak romanını 1835 yılında, 36 yaşındayken, ölümünden on beş yıl önce kaleme almıştır. Ölümünden bir yıl önce eşi Hanska’ya yazdığı bir mektupta, Balzac “annesinin canavarlığından” söz eder. Ailesinin ona çizdiği eğitim yolunu izlemek istemeyen, yazar olma ve para kazanma mücadelesini özgürleşme mücadelesiyle özdeşleştiren, ömür boyu iflaslarla, borçlarla uğraşan Balzac, bir yandan da hayatının kadınını yılmadan arayıp durmuştur. Vadideki Zambak’ın baş kişisi ve anlatıcısı Félix de Vandenesse, Balzac’la örtüştüğü ölçüde, bize, Balzac’ın, küçük bir çocukken pansiyonlarda başlayan hayat mücadelesini, arayışlarını, çalkantılarını, düş kırıklıklarını, “ölü yıllarını”, “uzun acılarını” anlatan bir tür özyaşamöyküsü sunmaktadır.

Vadideki Zambak: Sonsuz arayış.

***

ÖNSÖZ

Vadideki Zambak’ın Fransızca baskısının önsözünde, “Balzac hakkında elde edilen bilgiler birbirleriyle çelişkilidir. Kimi zaman onu kısa boylu, gürbüz, şişman, saçları yağlı, dişleri sararmış, sade beyaz elbiseli bir insan olarak görürüz, kimi zaman da herkesin rağbet ettiği salonların müdavimi, düzinelerce ceketi olan ve yeri geldiğinde topuzcuğu değerli taşlarla süslü bir baston taşıyan züppenin biri olarak. Birincisi, kabuğuna çekilmiş, koyu kahve içerek ve ancak rafadan yumurta yiyerek, gece gündüz dur durak bilmeden çalışır, yazılar yazar; ötekisinin çenesi düşüktür, devamlı bencil tavırları, sert eleştirileri ve kollarını sağa sola oynatıp durmasıyla insanları sinirlendirir. Napoléone’un kılıcıyla başladığı işi kalemi ile tamamlama amacı güden bu adam kimdir? Belki de kendisi hayatının baharında, portresini Vadideki Zambak’ta bulduğumuz, İtiraflar’daki Jean-Jacques Rousseau’nun edebiyat alanındaki ikizi, çekingen ve aşka susamış delikanlıdan başkası değildi,” deniyor.

Balzac, gene bu önsözden öğrendiğimize göre, romanın anlatıcısı Félix de Vandenesse gibi, annesi tarafından dışlanmıştır ve çocukluğunu çeşitli pansiyonlarda sürgüngibi, ailesinden haber alamadan, bir işaret bekleyerek geçirmiştir. 1799’da doğan Honoré de Balzac geçmişi karanlık, zamanla varlıklı ve saygı duyulan bir burjuva olmuş bir babanın ve ondan yirmi yaş daha genç, sevgi konusunda olduğu gibi para konusunda da cimri, hayatını yakınmakla geçiren bir annenin ilk oğludur.

Hayatının son yılında eşi Madam Hanska’ya yazdığı bir mektupta Balzac, kendisini dünyaya getiren insanı şöyle tarif eder:

“Bir canavar, başlı başına bir canavarlık timsali. Benden nefret etmek için bin bir sebep buluyor. Daha ben doğmadan benden nefret ediyordu. Onunla bütün ilişkimi kesme noktasına geldim, buna adeta zorunluydum. Ama acı çekmeyi tercih ettim. İçimdeki hiç iyileşmeyecek bir yaradır bu. Onun deli olduğunu düşündük ve otuz üç yıldır arkadaşı olan bir doktora bu konuda danıştık. O da bize şunu dedi: ‘Hayır, o deli değil. Sadece kötü kalpli.’”

Sınıf arkadaşlarının “tombul yanaklı, kırmızı yüzlü şişman bir çocuk” olarak tarif ettiği bu çocuk, çeşitli pansiyonlarda yalnızlığı ve dışlanmışlık hissini tanıdıktan sonra, zayıf, sinirli, iç sıkıntısını yansıtan kocaman gözlü bir delikanlıya dönüşür. Ailesinin Paris’e yerleşmek için Tours’u terk ettiği dönemde, Balzac, ailesine kavuşmave annesinin kalbini fethetmezamanının geldiğini düşünür. Ne var ki eğitimini tamamlaması için Lepitre pansiyonuna gönderilir. Vadideki Zambak’ın ilk sayfalarında karşımıza çıkan pansiyon burasıdır.

İki yıllık bir cehennem azabından sonra, Balzac, 1816 Kasım’ında hukuk öğrencisi olarak üniversiteye kaydolur. İki yıl sonra diplomasını alır ve aile dostu bir noterin yanına verilir. Honoré ya yargıç ya da devlet memuru olacaktır, annesi bunu ummaktadır. Ne var ki, genç adam kendisine dayatılan bu hayat yoluna isyan eder ve 1819 ilkbaharının bir sabahı, yazar ve mümkünse ileride bu yolla zengin ve ünlü olmak istediğini söyleyerek okulu bırakır. Madam Balzac’ın ilk kez bu kararın ardından saçlarının kırlaştığı söylenir.

Oğlunun kararlı direnişi karşısında anne ve baba Balzac, ona iki yıllık bir süre vermekten başka çıkar yol bulamazlar. 1819’dan 1821’e kadar Balzac, ailesinden sadece yemek yemesine yetecek miktarda para alarak Lesdiguieres sokağında bir odada hayatını sürdürmeye başlar. Ailesine verdiği söze bakılacak olursa, yirmi dört ayda ünlü bir yazar olacaktır. Madam Balzac, oğlunun ismini daha şimdiden Comedie-Française’in afişlerinde görür gibidir, kendisi böyle düşler kurarken Honoré çalışmaya koyulur. Daha o sıralarda Balzac’ın korkunç enerjisi ve büyük gözlem yeteneği kendini belli etmeye başlar.

Ne var ki, ustalarına ayak uydurabilmesi için daha kırk fırın ekmek yemesi gerekmektedir. Henüz ne yazacağını bile bilememektedir; felsefe kitabı mı, roman mı, yoksa oyun mu? Araştırmalar yapmakta, dokümanlar toplamakta ve sık sık ümitsizliğe düşmektedir. Sonunda oyun yazmaya karar verir, Cromwell’i yazar. Mayıs 1820’de yoğun ve yorucu çalışmalardan sonra oyun tamamlanır. Ailesi oyun hakkında dostlarıda olan bir yazarın fikrini sorar, çünkü kendileri bu konuda fikir yürütecek bilgi birikiminden yoksundurlar. Cromwell’e gelen eleştiriler olumsuzdur. Balzac’ın kendini kanıtlaması için önünde ancak birkaç aylık bir süre kalmıştır. Bunun üzerine romanlar yazarak geçirdiği o uzun dönem başlar.

Balzac, farklı isimler altında çeşitli eserler yazar. 1820 ile 1830 yılları arasında yazarın tek amacı, annesinin pençelerinden kurtulmak ve ekonomik bağımsızlığına kavuşmaktır. Ama yazarlığı öğrenme dönemi diyebileceğimiz bu dönemde istediğine ulaşamaz. Ne zaman eline para geçse onu har vurup harman savurur, Kral Midas’ın tam tersi gibidir. Para birçok eserinde önemli bir yer tutar, onun için para hayatının lanetidir. Bütün hayatını kadınların peşinden olduğu kadar, paranın peşinden de koşmakla geçirecektir.

Para konusunda sıkıntıya düşmesi, gerektiği kadar çalışmamasının değil, asıl matbaacılık, dökümhanecilik gibi giriştiği birçok işte başarısız olmasının ve borç batağına sürüklenmesinin sonucudur. Nitekim yoğun çalışma temposu hemen göze çarpar; sabahlarını, mektupları okuyarak ve yazarak, alacaklılar ve tüccarlarla görüşerek geçirir. Öğleden sonra, yazılarını düzeltir, bu saat altıya kadar sürer, altı ile sekiz arası yemek yer, çok nadir olarak dışarı çıkar, dolaşır. Sekizden gece yarısına kadar uyur, gece yarısından sabah sekize kadar yazı yazar. Sağlığı bozuluncaya kadar durup dinlenmeden devamlı kahve içerek böylece hayatını sürdürür.

Yazar, kendisine kalan o çok az zamanı, başarısız girişimlerde bulunarak ve hayatının kadınını arayarak geçirir. Bu kadın, hem zengin (borçlarını ödeyebilmesi için) hem soylu (toplumda daha saygın bir yer edinebilmesi için) hem de olgun olmalıdır. Vadideki Zambak’ta yazdığı gibi, “elli yaşındaki kadın sizin için her şeyi yapar, yirmi yaşındaki kadın ise hiçbir şey yapmaz.” Balzac, aradığı kadını bulmak için, kız kardeşi Madam de Surville’den ve dostu Zulma Carraud’dan yardım ister, bunun yanısıra bayan hayranlarından gelen mektuplardan ayıklamalar yaparak ‘o kadını’ bulmaya çalışır.

Bununla birlikte hayatında, eserlerine önemli katkısı olacak üç kadının varlığından söz edebiliriz.

Birincisi, La Dilecta, Honoré’nin ebeveynlerinin dostudur, 23 yaşındaki genç yazarla tanıştığında 45 yaşındadır. Laure de Berny âşığı için her şeyini feda eder: kocasını, çocuklarını ve servetini. Ölümüne kadar yazarın hem annesi, hem dostu, hem kızkardeşi, hem de sevgilisidir. Vadideki Zambak’ta Madam de Mortsauf karakterini yaratırken yazarın model aldığı kişi odur. Balzac, Vadideki Zambak’ı, bu kadının yavaş yavaş ölüme yaklaştığı bir dönemde, 1835’te yazar.

İkincisi, bir mektupla tanıdığı ve yüzünü görmeden âşık olduğu, Castries düşesi olduğunu söyleyen bir kadındır. Balzac, kibirli ve başından geçen bir aşk ilişkisinde hayal kırıklığına uğramış bu kadın için büyük paralar harcar, kıyafetler alır, peşinden seyahatlere çıkar, işini ihmal eder. Ne var ki, kadın ona hiç yüz vermez ve yazar beş ay boşu boşuna onun peşinden koştuğuyla kalır.

Sonunda hayatına Madam Hanska girer. İlk mektubunu yazara 1832 yılının Şubat ayında göndermiştir. Otuz yaşındaki bu kadın, Ukrayna’da hiç sevmediği kocası ile masalsı bir şatoda yaşamaktadır. Sonunda kocası ölür. Ama Madam Hanska, Balzac ile yakınlaşmak için bekleyecektir, onun için, bu yaştan sonra artık önemli olan Avrupa çapında ünlenmiş bu yazarın aşkını, elmas bir taç gibi gururla başında taşımaktır. Onunla evlenmeyi ancak 1850 yılında kabul eder. Onunla evlendiğinde yazar, belki ellinci kez iflas etmiş, ruhsal ve fiziksel açıdan çökmüş, gözleri neredeyse kör olmuş hasta bir insandır.

Bu üç kadın, Balzac’ın eserlerindeki kadın tiplemelerinin en önemli üçünü temsil etmektedir. Bu kadınların başlıca ortak özellikleri soylu olmaları, evlilik hayatından şikâyetçi olmaları ve kimsenin kendilerini anlamadığını düşünmeleridir.

Eserleri yazarın bütün hayatıdır, romanları hayatının nasıl olduğunu ve mümkün olsaydı nasıl olabileceğini gösterir. Vadideki Zambak, yazarın acı dolu çocukluğundan ve Madam de Berny ile aşkından izler taşır. Gene de bunun otobiyografik (özyaşamöyküsü sayılabilecek) bir eser olduğunu söyleyemeyiz. Balzac, kendi özel duygularını okura açıklamaya aslında kesinlikle yanaşmayan bir insandır.

Vadideki Zambak’ta Félix de Vandenesse soyludur, Balzac ise ömrü boyunca soylu olmamaktan dolayı üzüntü duyacaktır. Félix servet sahibidir, kralın himayesi altındadır ve parlak bir siyasi kariyeri vardır. Madam de Mortsauf, gerçek hayattaki Madam de Berny’nin aksine, aşkı için hiçbir fedakârlıkta bulunmaz, özellikle erdemini korumaya özen gösterir. Bir azize gibi, yüce bir insan olarak ölür, Félix’ten kendisini bir aile dostu gibi sevmesini isteyerek genç adamın aşkını reddeder.

Merkezi Olmayan Hayaller
Orhan Koçak, Roman Kuramı’na* yazdığı önsözde, “Roman Biçiminin Bir Tipolojisine Doğru” başlığı altındaki bölümü incelerken, Balzac’ın dünyasına Lukács’ın açtığı “pencereden” bakmamızı sağlıyor. Gerçi Lukács, Roman Kuramı’ndan (1920) tam 15 yıl sonra kaleme aldığı “Sönmüş Hayaller” yazısında dünya görüşünü (en azından kendince) radikal bir biçimde değiştirmiş olduğundan, Balzac’ın toplumsal varlığını öne çıkartıp eski değerlendirmesini, hunharca bir sermaye birikimi sürecine sahne olan Fransa’nın burjuva-kapitalist gelişmesinin ördüğü çelişkiler dokusu içine yerleştirecektir; ama bir roman tipolojisi kurma girişiminde “soyut idealizmin romancıları” arasında gördüğü Balzac için söyledikleri (Lukács’ın iddiasının aksine**) eskimeyi hiç de hak edecek yaklaşımlar değildir.
Koçak, özetle, Lukács’ın, ampirik (roman) incelemelerinden tüme vararak bir sınıflandırma yapmak yerine, insan ile dünya (içsellik ile serüven) arasındaki a priori ilişkiyi bir kategori olarak alıp bir sınıflandırma yaptığını belirtiyor. Bu tipolojide iki roman düzlemi çıkıyor karşımıza: “Soyut idealizmin romanı” ve “Düş kırıklığı romantizmi”nin romanı. Balzac bu birinci başlığın altına giriyor. Nedir “soyut idealizmin romanı”nın karakteristik özelliği?

Bir yanılsama üzerine kurulmuş olmasıdır. Bu roman tipinin ilk örneği Don Kişot, özne ile dış, ben ile dünya arasındaki ilişkide, dünyanın başlı başına anlamlı olduğuna ve insan ile, özne ile dış (gerçeklik) arasındaki uyumu “şimdi burada” kurabileceğine inanmıştır. Dünyaya aslında sahip olmadığı bir anlamı yakıştırma paronayasıdır bu. Kahraman (paronayak deli) bu dünyada hedefine ulaşmasını önleyen güçlerin, öyle aşkın, fizikötesi bir yerden değil de, tesadüflerden, hesaplanamaz aksaklıklardan kaynaklandığına inanır (Don Kişot).

Bu nedenle de “soyut idealizmin kahramanı” hiçbir zaman dünya ile, dış, nesnel gerçeklik ile değil de, onun yerine koyduğu kafasındaki (hayali) gerçeklik ile karşıkarşıya (ya da iç içedir). Şöyle de denebilir: O dışı ne kadar kurabiliyorsa ve nasıl kurabiliyorsa, dış odur ya da zaten “öznel işleyişlere indirgenemeyecek” yanları ile hiçbir zaman yüzleşemez o dışın. Orhan Koçak’ın dikkati çektiği gibi, Lukács’a göre roman ancak “görünüşte” bir nesnel olaylar dizisi gibi şekillenir… ama aslında bir delilik, yanılsamadır bu nesnellik. Olayların dizisel karakteri, öznenin dışı hemen hep içten kalkarak kurmasının kaçınılmaz bir sonucudur; olaylar kendi nesnel varlıklarına karşılık gelen dış bir merkeze göre düzenlenemeyeceği için de, olayları seçen, ayıklayan bir tartı yoktur artık. Diyelim ki roman, dizi dizi olayla dolup taşar. Koçak, bu türün tipik temsilcisi olarak Lukács’ın Balzac’ı ör­nek verdiğini hatırlatıyor. “Balzac’ın taşradan Paris’e gelmiş kahramanları da tutkulu, saplantılı kişilerdir; arzu nesnelerine Paris salonlarında ulaşabileceklerine inanmışlardır (dışı içten kurmak); uzaktan ışıklarını gördükleri salonlarda birtakım dolaplar dönüyordur ve onlar bu ‘desiselerin’ [tırnak alıntıda var] üstesinden geleceklerdir. Balzac, bireyin kendi imkânlarıyla hâkim olamayacağı bir nesnel dünyanın, aslında yabancılaşmış bir öznellikten, yabancılaşmış tutkulardan oluştuğunu göstermekte Cervantes’ten (Don Kişot) bile daha ileriye gider. Ama o da bir Dante projesine ulaşma çabasında hüsrana uğrar. (Örneğin) İnsanlık Komedyası, bir dizi romana, novella’ya ve kısa öyküye bölünmüştür ve romanın bütünü (merkezi) bunların hiçbirinde yer almıyordur… Sönmüş Hayaller’de bile. Kurulamayan, çünkü olmayan bir bütünün parçalarıdır hepsi de.” Koçak, Lukács’ın “düş kırıklığı romantizmi” adını verdiği tipolojiye değinirken de, bu ikinci tip romanın en kusursuz örneği olan Flaubert’in Duygusal Eğitimi’nin Balzac’ın bıraktığı yerden başladığını söyler. Bu tip anlatıda, artık her türlü dış (anlamlılık) içtedir, ruhtadır. Balzac kendi kahramanlarının arzularına, onlardan çok daha büyük bir iştahla katılır; onlara açtığı kanatlara önce o sarılır; Flaubert ise mesafelidir, kahramanlarının “dış dünyaya ilişkin bazı hayalleri olsa da… bunların karşılanamayacağına dair ‘marazi’ bir seziş de bu hayallerin içinde baştan beri bir tür alt akıntı gibi sürüp gidiyordur.”

Lukács bu metinden 15 yıl sonra, Sönmüş Hayalleri değerlendirirken, İllusigus roman dediği düş kırıklığı roman tipine değinir ve yanıltıcı, sahte, yanlış hayaller tanımının yanına “ama zorunlu olarak doğmuş olan” açıklamasını ekler. Kapitalist hayatın kaba gücüne çarpıp paramparça olmuş insanların yanılsamalarıdır bunlar artık. “Soyut idealizmin” somut bağlamlılığı gibi bir şey vardır demek ki karşımızda. “Balzac, Fransa’nın burjuva yolundaki gelişmesinin devasa döneminin sonunun aynı zamanda Fransız kapitalizminin büyük hamlesinin başlangıcı olduğunu görür,” der (Edebiyat Sosyolojisi, Georg Lukács, Luchterhand, 3. basım, 1968).

Bu açıklama girişimlerinin elbette ne Balzac’ın edebiyat mirasını bütünüyle değerlendirmeye yeteceği ne de doğrudan okumaların yerini alacağı düşünülmüyor. Gene de, Batı’nın klasik birikimine hem coğrafi hem de tarihsel bir uzaklıktan bakan bir kültürel coğrafyada, adı üzerinde “klasiğin” bir evrensel genel geçerlilik iddiasına ne kadar sığınabileceğini tekrar tekrar düşünmemiz gerekiyor. Bu anlamda yukarıdaki açıklamanın son bölümü büyük bir işlevsellik taşıyor olmalı: Aynı düşünür, bir klasik yazarı, kendi dünya görüşünün evrimine göre, farklı düzlemlerde okuyabiliyor. Kuşku yok ki başka edebiyat tarihçileri ve eleştirmenler de, Balzac’a başka giriş kapıları aralamaktadırlar. Psikanalizleştirici yaklaşımdan, girişte yaptığımız gibi, özyaşamsal olgulara kadar, bu metinleri yorumlamanın çıkış noktasına alabileceğimiz dayanaklar var.

Gene de her okurun, her düz okumada bile romanda (romanlarda) kendince bir şey bulabileceğini biliyoruz; hatta bu “bulmalar” çoğu zaman yazarın amaç ve niyetlerini aşmakla kalmıyor, her türlü bilimsel yorum ve değerlendirmeyi de tamamlayabiliyor. Öyle de olsa, yukarıdaki kısa giriş denemesi, son tahlilde “okumanın bir uğraş, hem de ciddi bir uğraş” olduğunu göstermek bakımından işlevsel. Çünkü okuma öznellikten çıkıp ortak kategori ve yöntemler üzerinden gerçekleşebildiği ölçüde üretken, doğurucu olabiliyor. Ancak o zaman, örneğin bir okur, bu romanı ya da onun başka bir romanını kapadığında, arzularının, arayışlarının, soylulaşma hayallerinin şiddetiyle savrulan bir burjuva insanının, içine düşecek bir girdap bile bulamadığını anlıyor; çünkü girdap da bir merkezdir.

Veysel Atayman
Temmuz 2004, İstanbul

VADİDEKİ ZAMBAK

MANERVILLE KONTESİ BAYAN NATALIE’YE

İsteğine boyun eğiyorum. Kendisini, onun bizi sevdiğinden daha çok sevdiğimiz kadının üstünlüğü, bize sağduyu kurallarını hiçbir zaman unutturmamasıdır. Kaşlarınızın çatıldığını görmeyelim, en ufak bir “olmaz” cevabı karşısında üzülen o dudaklarınızdan küskün ifadeyi silmek için mucizeler yaratıp mesafeleri aşar, kanımızı verir, geleceğimizi feda ederiz.

Bugün, geçmişimi öğrenmek istiyorsun: İşte geçmişim. Sadece şunu iyi bil ki Natalie, bu isteğini yerine getirirken hiçbir zaman yanına yaklaşmadığım, dokunmaya çekindiğim şeyleri ayaklar altına almak zorunda kaldım.

Peki ama, beni kimi zaman en mutlu anımda yakalayıveren o uzun hayallerden kuşkulanmak niye? Bir konu üzerindeki suskunluğumdan dolayı senin pek sevimli, ancak sevilen bir kadına özgü pek sevimli öfken niye? Kişiliğimdeki zıtlıkların nedenlerini sormadan oyunu oynayamaz mıydın? Yüreğinde birtakım sırlar mı var ki, kendilerini gizlemek için, benim sırlarıma ihtiyaç duyuyorlar? Neyse, en sonunda iyi bir tahmin yaptın Natalie; onun için, herşeyi öğrenirsen belki de daha iyi olur.

Evet, hayatım bir hayaletin egemenliği altında, öyle bir hayalet ki en ufak kışkırtıcı bir söz üzerine ortaya çıkıveriyor, çoğu zaman da kendiliğinden tepemde dolaşıp duruyor. Tıpkı sakin havalarda görünür hale gelen, fırtınada dalgaların parça parça kumsala attıkları deniz ürünleri gibi, benim ruhumun derinliklerinde de böyle önemli anılar gizli.

Her ne kadar düşüncelerimi ifade edebilmem için harcadığım çaba sayesinde, ansızın uyandıklarında beni acıya boğan o eski heyecanlarımı bastırabilsem de, eğer bu itiraflarımda seni incitecek bölümlere rastlarsan istediğini yapmam için beni zorlamış olduğunu hatırla, isteğini yerine getirdiğim için beni cezalandırma. İsterim ki sana sırlarımı açıp içimi dökmem bana karşı sevgini daha da güçlendirsin.

Akşama görüşürüz.

Félix

.

Kökleri aile toprağında, ancak sert çakıl taşlarıyla karşılaşan; ilk yaprakları hınçlı ellerde paramparça olan; çiçekleri açar açmaz dona uğrayan ruhların çektiği acıları, şu en duygulu ağıdı gözyaşlarıyla beslenmiş hangi yetenekli yazara borçlu olacağız? Hangi şair anlatacak bize, dudakları acı bir memeyi emen, gülücükleri sert bir bakışın kavurucu ateşiyle sönüveren çocuğun acılarını?

Duyarlılıklarının gelişmesi için çevrelerine dizilmiş olan insanların baskısıyla ezilmiş bu zavallı kalplerin öyküsü, gençliğimin gerçek öyküsü olacaktır. Yeni doğmuş bir çocuk olarak ben, kimin gururunu incitebilirdim ki? Ruhsal ya da bedensel ne gibi bir çirkinliğim vardı ki, annem bana karşı soğuk davranıyordu? Zorla katlandıkları, istenmeden dünyaya gelmiş, yaşamı bir utanç sayılan bir çocuk muydum ben?

Doğduğumda beni köyde bir sütnineye vermişler; ailem beni, adeta unutmuş, üç yıl arayıp sormamış. Baba evine döndüğümde öyle az yer kaplayan, öyle değersiz biriydim ki, insanlar halime acıyorlardı. Kendimi bu ilk düşüşten hangi duygunun, hangi mutlu rastlantının yardımıyla kurtardım, bilmiyorum: Bizde çocuğun hiçbir şeyden haberi yoktur, insan hiçbir şey bilmez.

Ağabeyimle iki ablam, dertlerimi hafifletmek şöyle dursun, bana acı çektirmekten zevk alırlardı. Çocukların arasında bazı ufak tefek yaramazlıklarısaklamak için yapılmış gizli bir anlaşma vardır, bu da onlara daha o günden onurun ne demek olduğunu öğretir. Benim için geçersizdi bu anlaşma; kaldı ki sık sık ağabeyimin işlediği suçlardan ötürü cezalandırıldığımda olurdu, bu haksızlığa karşı sesimi de çıkaramazdım. Dalkavukluk çocuklarda herhalde daha o zamandan yeşermeye başlıyor ki ağabeyimle ablalarım, kendilerinin de korktukları bir annenin gönlünü kazanmak için, beni üzen işkencelere katkıda bulunuyorlardı. Böyle davranmalarının sebebi, büyüklerin davranışlarını taklit etme eğilimleri miydi? Güçlerini sınamak istediklerinden mi ileri geliyordu bu, yoksa gerçekten acımasız olmalarından mı? Belki de beni kardeşliğin hazlarından yoksun bırakan, bütün bu nedenlerin bir araya gelmesiydi.

Daha o yaşta beni sevgiden yoksun bıraktıkları için, ben de hiçbir şeyi sevemiyordum. Oysa yaradılış itibarıyla sevgi dolu biriydim ben. Sürekli geri çevrilen bu duyguların iç çekişlerine kulak veren bir melek mi var acaba?

Karşılık görmeyen duygular kimi ruhta hınca dönüşürse de benim ruhumda yoğunlaştılar, kendilerine derin bir yatak oydular, daha sonrada oradan yayılıp tüm hayatıma egemen oldular.

İnsanın karakterine göre, sürekli kaygı duymak sinirleri gevşetir, korkuyu yaratır, korku da insana boyun eğdirir. İnsanı yozlaştıran, ona bilmem nasıl bir kölelik aşılayan zayıflık işte buradan gelir. Ne var ki bu bitmek bilmeyen acılar beni güçlü görünmeye alıştırdı, bu güç de kullanıldıkça büyüdü, ruhumu manevi dirençlere hazırladı.

Çilekeşlerin yeni bir darbe beklemeleri gibi sürekli yeni bir acı bekleye bekleye, bütün benliğimle, çocukluğa özgü güzellikleri, canlılığı yok olmuş, bir kedere ve kadere boyun eğmiş biri ifadesi takınmaya mecbur kaldım; bu durumu da ahmaklık belirtisi saydılar, annemin hakkımdaki uğursuz tahminlerine hak verdiler.

Bu kadar açık haksızlıklara uğramış olmam, ruhumda gururu akranlarımdan çok önce kışkırttı. Aklın bu meyvesi de besbelli, böyle bir eğitimin yol açacağı kötü eğilimleri önlemiştir.

Annem beni yüzüstü bırakmıştı ama gene de bazen benim için kaygılandığı olurdu; kimi zaman eğitimimden söz açar, bununla uğraşmaya istekli görünürdü. Bu nedenle, onunla her gün karşı karşıya gelmenin beni ne kadar hırpalayacağını düşündükçe bütün bedenimi korkunç ürpertiler kaplardı.

Yüzüstü bırakılmış olmaktan hoşnuttum adeta, bahçede çakıl taşlarıyla oynadıkça, böcekleri seyrettikçe, gökyüzünün maviliklerine baktıkça kendimi mutlu hissediyordum.

Yalnızlık beni hayallere sürüklediyse de benim bu hayallere dalmaktan zevk alışım bir serüvenden kaynaklandı. Bu serüven size çocukluğumda neler çekmiş olduğum hakkında bir fikir verecektir.

Beni o kadar önemsiz görürlerdi ki, dadım sık sık beni yatırmayı unuturdu. Bir akşam, uslu uslu, bir incir ağacının dibine büzülmüş, çocukların kapıldığı o tuhaf tutkuyla bir yıldıza bakıyordum. Bende zamanından önce başlayan melankoli de bu tutkuya bir çeşit duygusal zekâ katıyordu. Ablalarım gülüşüp bağırışıyorlardı; onların uzaktan uzağa duyduğum gürültülerini düşüncelerime eşlik eden sesler gibi işitiyordum.

Gürültü kesildi, karanlık çöktü. Rastlantı bu ya, annem bir de bakmış ki ben yokum. Bunun üzerine, dadımız –Matmazel Caroline adında korkunç cadaloz bir kız– azarlanmamak için, annemin yersiz kaygılarını haklı çıkaracak sözler söylemiş: Evden tiksiniyormuşum, kendisi beni gözaltında tutmasaymış çoktan evden kaçarmışım, ahmak değilmişim ama sinsiymişim, şimdiye kadar baktığı bütün çocuklar arasında benim gibi kötü karakterlisine hiç rastlamamış.

Beni arıyormuş gibi yaptı, seslendi, karşılık verdim. İncir ağacının yanına geldi, benim orada olduğumu biliyordu çünkü.

“Ne yapıyorsun burada bakalım?” dedi.

“Bir yıldıza bakıyordum.”

Annem de bizi balkondan dinliyormuş.

“Bir yıldıza bakmıyordun,” dedi. “İnsan senin yaşında gökbilimden ne anlar ki!”

Caroline, “Ah, Madam!” diye haykırdı. “Sarnıcın musluğunu açık bırakmış, bütün bahçeyi su basmış!”

Bir uğultu koptu, aslında gerçek şuydu: Ablalarım, suyun nasıl aktığını görelim diye, musluğu açmış, su fışkırıp da baştan başa ıslanınca şaşırmış, musluğu kapamadan kaçışmışlar. Bu yaramazlığı benim yaptığıma inandılar. “Ben yapmadım,” deyince de yalancılıkla suçladılar ve bana oldukça ağır bir ceza verdiler. Korkunç bir ceza! Yıldızlara karşı sevgimden dolayı benimle alay ettiler, annem de akşamları bahçeye çıkmamı yasakladı.

Zorbaca yasaklar çocuklarda bir tutkuyu büyüklerinkinden daha kolay şiddetlendirir. Çocukların bu konuda büyüklerden üstünlüğü şudur: Yasak olandan başka bir şey düşünmez olurlar, böylece o şey onlar için dayanılmaz bir çekicilik kazanır. Bu nedenle, ben de yıldızım uğruna hayli kırbaç yedim.

İçimi kimseye açamadığım için, dertlerimi hep o yıldıza anlatırdım. Bir çocuğun ilk sözcüklerini kekeleyerek söylerken olduğu gibi ilk düşüncelerini kekeleyerek dile getirirken de içinde hissettiği o tadına doyulmaz iç cıvıltılarıyla yapardım bunu. On iki yaşında, ortaokuldayken bile, o yıldızı yine anlatılamaz zevkler duyarak izlerdim. Yaşamın baharında edinilen izlenimler yürekte böylesine derin izler bırakıyor.

Charles, benden beş yaş büyüktü, bugün nasıl yakışıklı bir adamsa o zaman da güzel bir çocuktu. Babamın gözdesi, annemin bir tanesi, ailenin umudu, bundan dolayı da evin hükümdarıydı. İri yapılı, gürbüz bir çocuktu, evde özel öğretmeni vardı.

Ben sıska, cılız bir çocuktum. Beş yaşındayken şehirdeki yatılı bir okula gündüzlü olarak gönde

————

*     Roman Kuramı, György Lukács, Türkçesi Cem Soydemir, Metis Eleştiri: 4, 1. Basım, Mart 2003.
**     Lukács, 1962’de Roman Kuramı’na yazdığı önsözde, kitabı kendisine yol göstermesi umuduyla eline alanın yolunun daha fazla karışmasından başka bir sonuç elde edemeyeceğini söylüyor.

Satın Alabilirsiniz

Bu kitabı en uygun fiyata satın alın »

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

www.ucuzkitapal.com | YGS Kitapları