İnanın ya da inanmayın insana kader dedirten bazı anlar vardır, bilirsiniz.
Babasını yıllar önce, trajik bir kaza sonucu kaybeden İneko’da nadir rastlanan bir rahatsızlık peyda olur, öyle ki bu rahatsızlık onun insanların bedenlerini algılamasını engeller. İneko’nun orta yaşlı dul annesi, kızının özel bir bakıma ihtiyacı olduğuna karar verir. Nişanlısı Kuno’ysa buna karşı çıkar. Tüm bu tartışmaların arasında, İneko kendini karahindibalarla dolu bir tepenin üzerinde yer alan, eski bir Budist tapınağının bahçesindeki psikiyatri kliniğinde bulur.
İnsanlar arasındaki mesafeyi, kelimelere başvurmadan söylediklerimizi sorgulayan Karahindibalar, Japon edebiyatının ustası Kawabata’nın 1972’de tamamlanmamış halde bıraktığı son sözü.
“Kawabata’nın büyüleyici ve tuhaf romanı Karahindibalar aşk, kayıp ve delilikle dolu bir hikâyeyi yalın ve etkileyici bir üslupla anlatıyor.”
The Paris Review
1968 NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ
Japonca aslından çeviren
Derya Akkuş Sakaue
***
İkuta Nehri kıyıları etek etek karahindibalarla kaplı. Bu kadar çok karahindiba olması şehrin karakterini yansıtıyor. İkuta, karahindibaların çiçek açtığı bahar mevsimi gibi bir şehir. Yaklaşık otuz beş bin kişilik nüfusun üç yüz doksan dördünü, seksen yaş ve üzeri yaşlılar oluşturuyor.
Bu şehre uygun olmayan bir şey var. O da bir akıl hastanesi. Ama bu uyumsuzluk akıl hastanesi açısından belki de iyi bir şeydir. Bu sessiz, sakin, zamana yenik düşmüş şehri, akıl hastanesi yapmak için seçen kişi bilge biri olabilir. Ama zihin huzursuzluğu denen şey, mutlaka sessiz ve sakin bir çevrede bulmaz şifasını. Aklını yitirmiş insanlar gerçek dünyadan olduğu gibi, birbirlerinden de farklı dünyalarda yaşarlar ve bunu değiştirmek için bulundukları yeri değiştirmek yeterli gelmez. Bu İkuta Hastanesi için de geçerli. Böyle bir yerde kalırsa düzelir diyerek hastasını getirenlerin umut ettiği kadar hasta üzerinde tesiri var mıdır, tartışılır. Sağlıklı insanlara kıyasla delilerin bireysel farklılıkları daha belirgindir; dolayısıyla tedavileri de tek tip değildir.
Buna karşın delilerin ailesi ve deli yakınlarının akıl hastanelerinde sıkça yaşadığı karanlık ve acılarla dolu bir yere kapatmış ya da terk etmiş olma duygusunu hafifleten şey, İkuta’nın iç açıcı manzarası ve karahindiba çiçeklerini andıran sıcaklığıydı. Hastayı tepedeki hastaneye yatırdıktan sonra İkuta Nehri’nin hemen yanındaki yoldan şehre doğru inerken tepeden bir çan sesi duyulur. Hastaneye bıraktıkları hastanın uğurlamasıdır sanki bu ses. Veda çanıdır adeta. Şehri aşıp denize ulaştığında yalnız olsa da huzursuz değildir. Bir deli değildir sanki çalan.
İneko Kizaki’nin annesi ve sevgilisi Kuno, İneko’yu hastaneye bırakmış, ayrılmak üzerelerdi.
“Dönüş yolunda bir çan sesi duyarsanız bilin ki kızınız çalıyor,” dedi doktor.
“Anlamadım?” İneko’nun annesi idrak edememişti.
“Bugün üçteki çanı kızınızın çalmasını isteyeceğim.”
“Hı?”
“Hastalarımıza çan çaldırarak bir deneme yapmıştık, bir de baktık ki hepsi çok mutlu. Her gün birbirleriyle yarışıyorlar, öyle ki başa çıkmakta zorlanıyoruz. İyileşen hastalarımız arasında ayrılmadan önce son bir kez çalmak istediğini söyleyenler bile oluyor. Yeni hastalarımızaysa, hastaneye geldikleri ilk gün durumları elveriyorsa çaldırıyoruz. Elbette hastanemizin hemşireleri eşliğinde ama zaten durumu, çanı çalamayacak kadar ağır hastamız pek yok. Kızınızın durumu da ağır değil.”
“Evet.”
“Çan çalmanın terapötik bir etkisi olabileceği kanısındayız biz. Ne de olsa buradaki hastalarımız dahiliye ya da hariciyedeki gibi değiller, iyileştiklerini düşündüğünüz anda bir bakıyorsunuz aniden tekrar kötüleşiyorlar, üstelik çoğu zaman nedenini bulamıyoruz. Çanın ne kadar etkili olduğunu bilmiyoruz ama genç doktorlarımızdan bazıları çan sesinden hastanın durumunu anladığını söylüyor.”
“Demek öyle.”
“Şundan eminiz, hastalarımızın çaldığı çan sesi onların yerine bize bir şeyler anlatıyor, belki de kalplerinin derinlerine ses oluyor.”
“Hıı?” Kuno başıyla onaylarken yarı kuşkulu gözlerle doktorun yüzüne baktı.
“Gördüğünüz üzere burada hastalarımız dış dünyadan izole yaşıyor. Ama çaldıkları çanın sesi hastanenin dışına, İkuta’ya ulaşıyor. Farkında olsunlar ya da olmasınlar, çan sesiyle dış dünyaya sesleniyorlar ya da abartılı bir deyişle hâlâ hayattayız diyorlar.”
“Ah! Ne hazin,” dedi İneko’nun annesi.
“Hazin mi dediniz? Pek öyle değil aslında,” diye karşılık verdi doktor. “İkuta’lıların, az önceki çanı, bir hastanın çaldığını bilmedikleri gibi, buna bir an bile kafa yorduklarını da sanmıyorum. Vakti öğrenmek için kulak veriyorlar sadece. Gündelik yaşamlarının bir parçası olduğu için akli dengesini yitirmiş kişilerin çaldığını hatırlamıyorlardır bile. Dolayısıyla hastaların çan sesine yansıyan ruh hallerine varana kadar dinlediklerini sanmıyorum. Onlar için vakti haber veren bir çan, o kadar. Ama tabii İkuta Hastanesi’nde çalan bir çan.”
“…”
“Daha önce sabah altıda ve akşam altıda çalınıyordu. Hastalarımız çan çalmayı çok sevince biz de İkuta’lılardan günde beş kez çalmak için izin alıp sabah saat altıda ve onda, öğleden sonra üçte ve altıda, bir de akşam dokuzda olmak üzere günde beş kez çalınmasına karar verdik. Bir şehirde çanın günde beş kez çalması çok sık rastlanır bir durum olmasa gerek. Akşamın dokuzunda bile çalınacak olmasına şehirde karşı çıkanlar oldu, olmadı değil ama bu ses hastalarımıza hem uykuyu hatırlatıyor hem de muhtemelen sakinlik, dinginlik veriyor o yüzden anlayış göstermelerini istedik.
İneko’nun annesi ve sevgilisi hastanenin girişinde, aşağıda uzanan İkuta’ya doğru baktı.
“Gerçekten de çok sakin ve güzel bir yer. İnsanın böyle bir yerde beden algısı bozukluğu1 gibi tuhaf bir hastalığa yakalanması mümkün olmasa gerek,” dedi anne.
“Haklısınız, kızınızın durumu pek sık karşılaştığımız bir durum değil,” dedi doktor. “Beden algısı bozukluğu yaşayan bir hasta hastanemize daha önce hiç başvurmadı, kızınız bir ilk.”
İkuta Hastanesi, Jôkôji Tapınağı’nın içindeydi. Sınırları içine akıl hastanesi yapılmasına müsaade etmesinden de anlaşılacağı üzere harap halde fakir bir tapınaktı ve şimdi artık sanki o hastanenin bir parçası olmuştu. Hastalar tapınağın çanını çalmakla kalmıyordu, akli dengesini tamamen yitirmemiş ya da kaçma olasılığı bulunmayan hastalar, bahçesinde özgürce dolaşabiliyor, ana binaya girerek canlarının istediği gibi elişi ve benzeri şeylerle uğraşabiliyordu. Örneğin, sahibi sanılacak kadar uzun süredir hastanede olan yaşlı Nishiyama, sık sık tapınağın ana binası içindeki tatami2 üstüne gazete serip büyük karakterlerle kaligrafi çalışırdı. Bu yaşlı deli kolayca beyaz Japon kâğıdı ya da Çin kâğıdı bulamadığı için çoğunlukla eski gazetelere yazardı. Genelde şu sekiz karakteri yazıp dururdu. Bukkai i’nyu, makai nanyuu. 3 Nishiyama’nın kendisi bu cümleyi “Bukkai hairiyasuku, makai hairigatashi,” “Haklısınız, kızınızın durumu pek sık karşılaştığımız bir durum değil,” dedi doktor. “Beden algısı bozukluğu yaşayan bir hasta hastanemize daha önce hiç başvurmadı, kızınız bir ilk.” İkuta Hastanesi, Jôkôji Tapınağı’nın içindeydi. Sınırları içine akıl hastanesi yapılmasına müsaade etmesinden de anlaşılacağı üzere harap halde fakir bir tapınaktı ve şimdi artık sanki o hastanenin bir parçası olmuştu. Hastalar tapınağın çanını çalmakla kalmıyordu, akli dengesini tamamen yitirmemiş ya da kaçma olasılığı bulunmayan hastalar, bahçesinde özgürce dolaşabiliyor, ana binaya girerek canlarının istediği gibi elişi ve benzeri şeylerle uğraşabiliyordu.
Örneğin, sahibi sanılacak kadar uzun süredir hastanede olan yaşlı Nishiyama, sık sık tapınağın ana binası içindeki tatami2 üstüne gazete serip büyük karakterlerle kaligrafi çalışırdı. Bu yaşlı deli kolayca beyaz Japon kâğıdı ya da Çin kâğıdı bulamadığı için çoğunlukla eski gazetelere yazardı. Genelde şu sekiz karakteri yazıp dururdu.
Bukkai i’nyu, makai nanyuu. 3 Nishiyama’nın kendisi bu cümleyi “Bukkai hairiyasuku, makai hairigatashi,”
şeklinde okuyordu. Katarakt nedeniyle gözlerine inen perdeye rağmen yazdığı karakterler oldukça keskin ve güçlüydü. Sıradan değildi, gösterişli değildi. Ama delice olabilirdi. Kargacık burgacık değildi, bir akıl hastasının yazısına pek benzememekle birlikte dikkatli bakınca derinden bir delilik ya da şeytanlık seziliyordu. Belki de yaşlı Nishiyama, hayatının bir döneminde şeytanlar âlemine girmek istemiş ama giremediği için çektiği acı, yaşlandıktan sonra elyazısına yansımıştı. Yaşlı Nishiyama için, “şeytanlar âlemi” nasıl bir şeydi bilinmez –önemi de yok– ama hayatının bir döneminde o dünyaya girmek için duyduğu arzu, aklını yitirmesine neden olacak kadar büyük bir ıstırap olmalıydı. Yaşlı Nishiyama, akıl hastanesinin şeytani bir âlem falan olduğunu düşünmüyordu elbette. Şeytanlar âlemine girmeyi başaramayanların sığındığı bir sığınak ya da istirahat yeri olduğunu da düşünmüyor olmalıydı.
Şimdiki Nishiyama, hastanenin en sakin hastalarından biriydi. Dişleri dökülmüştü, takma diş kullanmıyordu. Yanakları çökmüş, sadece kafasının arkasında bir tutam dağınık beyaz saçı kalmıştı. Dış görünüşüne bakıldığında şeytansı herhangi bir dünyaya girebilecek bir güce sahipmiş gibi görünmediği için hâlâ şeytani izler taşıyan tek şeyin elyazısı olduğu söylenebilirdi. Yaşlı adam, yazı yazarken zaman zaman epilepsiye benzer nöbetler geçirirdi ama yaşlılara uygun herhangi bir bakımevinde kalsaydı da problem oluşturacak ölçüde değildi. Her gün en büyük eğlencesi, radyodaki akşam yedi haberlerinden önceki hava durumunu dinlemekti.
“Bu gece ve yarın denizlerimizde hafif rüzgâr ve dalga bekleniyor. Sis dolayısıyla görüş mesafesinde düşüşler öngörülüyor,” gibi hava durumuna dair şeylerin onun için hiçbir önemi yoktu. O, hava durumunu sunan genç kadının sesini seviyordu sadece. Genç kadının sesinde tam ayarında bir yumuşaklık vardı ve son derece nazikti. Akıl hastanesinin dışından, sevimli, genç bir kadın kendisiyle konuşuyormuş gibi geliyordu ona. Sevgi dolu bir sesi vardı. Yaşlı adamı rahatlatıyor, teselli ediyordu. Büyüleyici gençlik yıllarının aksisedasıydı. Genç kadının ne adını biliyordu ne de yakından görmüştü, büyük ihtimalle kendisi öldükten sonra da bu güzel ses tonuyla hava durumunu sunmaya devam edecekti ama enkaza dönmüş kendisine her gün sevgi dolu bir sesle tek seslenen kişinin bu genç kadın olduğunu düşünüyordu Yaşlı Nishiyama. Deliler de ondan çekiniyor gibiydi, onunla konuşan hasta çok azdı. İneko Kizaki’nin sesi çok güzeldi, eğer ona yakınlık gösterirse bu onu mutlu edebilirdi. Ama tuhaf bir şey de olabilirdi. Beden algısı bozukluğu olan İneko, Yaşlı Nishiyama’nın bedenini hiç görmeyebilir, sadece fırçasının hareket ettiğini, “Buda âlemine girmek kolaydır, şeytanlar âlemine girmek zordur,” yazdığını görebilirdi. Olmayacak bir şey değildi.
Yaşlı Nishiyama, İneko’nun kendisini görmemesine rağmen sadece fırçasını ve yazdıklarını görebildiğini öğrenirse nihayet şeytanlar âlemine girebildiğini düşünüp sevinçten havalara uçabilirdi. Hayır…Yaşlı Nishiyama’nın düşüncesindeki “şeytanlar âlemi” o kadar hafife alınacak bir yer olmayabilirdi. Bununla birlikte ruhen güçten düştüğü için onun düşüncesindeki “şeytanlar âlemi” de gücünü yitirmiş olabilirdi. Genç bir kadın olan İneko sayesinde kolayca şeytanlar âlemine girebilirdi. Hatta kim bilir orası belki artık insanın girmek için çabalamaktan aklını yitireceği bir yer değildi. Jôkôji Tapınağı İkuta’nın kuzeyindeki bir tepede yer alıyordu. Küçük bir tepeydi ama İkuta Nehri o tepeden aşağıya akıyordu. Zaten çok büyük bir nehir değildi. Denize karıştığı kısım yürüyerek geçilebilirdi, suyu kavalkemiğinin hemen hemen yarısına ya geliyor ya gelmiyordu. Genişliğiyse on adım kadar olmalıydı. Kenarın….
Bu kitabı en uygun fiyata Amazon'dan satın alın
Diğerlerini GösterBurada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.
- Kategori(ler) Japon Edebiyatı Roman (Yabancı)
- Kitap AdıKarahindibalar
- Sayfa Sayısı152
- YazarYasunari Kawabata
- ISBN9789750766541
- Boyutlar, Kapak12,5x19,5 cm, Karton kapak
- YayıneviCan Yayınları / 2026
Yazarın Diğer Kitapları
Aynı Kategoriden
- Seçilmiş Kişi ~ Carol Lynch Williams

Seçilmiş Kişi
Carol Lynch Williams
On üç yaşındaki kız, altmış yaşındaki öz amcasıyla yedinci karısı olarak evlendirilmek isteniyor. Çünkü Peygamber Childs onu seçti. On üç yaşındaki Kyra, izole bir...
- Şeytan Yemini ~ Jean Christophe Grange

Şeytan Yemini
Jean Christophe Grange
Birbirinin benzeri cinayetler işlenmektedir. Bu cinayetlerin ortak noktaları, katillerinin öldükten sonra hayata döndürülmüş ve uzun süre komada kalmış insanlar olmasıdır. Öldürülen kişiler de, onların...
- Bir Çift Yürek ~ Marlo Morgan

Bir Çift Yürek
Marlo Morgan
Bir Çift Yürek, Amerikalı bir kadının Avustralya’da yaşadığı ruhsal yolculuğun öyküsüdür. Göçebe kültürden Aborijinler eşliğinde, kabilenin kendilerini adlandırdıkları şekliyle, “Gerçek İnsanlarla” birlikte dört ay...


