Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Genç Bir Şaire Mektuplar
Genç Bir Şaire Mektuplar

Genç Bir Şaire Mektuplar

Rainer Maria Rilke

Rainer Maria Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar’ı, 1903-1908 yılları arasında Franz Xaver Kappus adlı genç bir subay adayına yazdığı on mektuptan oluşur. Rilke, modern…

Rainer Maria Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar’ı, 1903-1908 yılları arasında Franz Xaver Kappus adlı genç bir subay adayına yazdığı on mektuptan oluşur.

Rilke, modern edebiyatın en etkileyici poetik metinlerinden biri kabul edilen bu mektuplarda sanatı, yalnızlığı, aşkı ve yaratım sürecini derin bir sezgiyle yorumlar.

Mektuplar yalnızca sanata değil yaşamın anlamına, sabra ve insanın kendi iç sesiyle kurduğu ilişkiye dair zamansız bir rehber, kendi yolunu arayan herkese hitap eden bir bilgelik kitabıdır.

**

1. Mektup
Paris, 17 Şubat 1903

Muhterem beyefendi,

Mektubunuz elime ancak birkaç gün önce geçti. Büyük ve içten güveniniz için size teşekkür etmek isterim. Elimden daha fazlası gelmez. Şiirlerinizin niteliğiyle ilgili bir şey diyemem, çünkü herhangi bir eleştiride bulunmak gibi bir niyetim yok. Bir sanat eserine en az temas eden şey eleştirel sözlerdir: Daima az ya da çok yanlış anlamayla sonuçlanırlar. Her şey çoğunlukla inanmamız istendiği kadar elle tutulur, dile getirilir değildir, çoğu olay dile getirilemez, kelimelerin asla adımını atamadığı bir düzlemde gerçekleşirler, hepsinden daha dile getirilemez olansa sanat eserleridir, onlar bizim hayatlarımız geçip giderken varlığını sürdüren gizemli varlıklardır. Bunu peşinen söyledikten sonra izninizle tek bir şey diyebilirim: Şiirlerinizin kendine özgü bir üslubu yok, ancak kişisel bir şeyin sessiz ve gizli emareleri var. Bunu en açık şekilde son şiiriniz “Ruhum”da hissediyorum. Orada dile ve biçime gelmek isteyen özgün bir şey var. Güzel bir şiir olan “Leopardi’ye”de ise bu yücelik ve yalnızlıkla bir tür akrabalık bağının geliştiği söylenebilir. Yine de şiirler kendi başlarına bir şey ifade etmiyor, bağımsız değiller, son şiiriniz ve “Leopardi’ye” de öyle. Şiirlerinize eşlik eden nazik mektup, şiirlerinizi okurken hissettiğim ancak adını koyamadığım bazı eksiklikleri açıklamıyor değil. Şiirlerinizin iyi olup olmadığını soruyorsunuz. Bana soruyorsunuz bunu. Daha önce başkalarına da sormuşsunuz. Şiirlerinizi dergilere gönderiyorsunuz. Diğer şiirlerle karşılaştırıyor, bazı yayın kurulları, girişimlerinize olumsuz yanıt verdiğinde endişeleniyorsunuz. Şimdi (size tavsiye vermeme müsaade ettiğinize göre) sizden ricam bütün bunlardan vazgeçmeniz. Siz dışarıya bakıyorsunuz ve bilhassa yapmamanız gereken şey bu. Size hiç kimse tavsiye veremez, yardım edemez, hiç kimse. Tek bir yolu var. Kendi içinize dönün. Sizi yazmaya iten sebebin temeline inin, kökleri yüreğinizin en derinine kadar uzanıyor mu bir bakın, kendi kendinize şunu dürüstçe cevaplayın: Yazmaktan mahrum bırakılsaydınız ölür müydünüz? En önemlisi: Gecenin en sessiz saatinde kendinize şunu sorun: Yazmak zorunda mıyım? Derinlerde bir yanıt bulmak için kendi içinizi kazın. Şayet onaylayıcı bir yanıt gelirse, şayet bu ciddi soruya güçlü ve basit bir zorundayım ile karşılık verebilirseniz o zaman hayatınızı bu zorunluluğa göre inşa edin; hayatınız en önemsiz, en küçük ânına kadar bu dürtünün işareti ve şahidi olmalıdır. Sonra doğaya yaklaşın. Dünyadaki ilk insan sizmişsiniz gibi gördüklerinizi, yaşadıklarınızı, sevdiklerinizi ve kaybettiklerinizi anlatmaya çalışın. Aşk şiirleri yazmayın, fazlasıyla yaygın ve alışılmış biçimlerden şimdilik kaçının: En zoru bunlardır, çünkü geçmişte iyi hatta kimisi olağanüstü ürünlerin bolca verildiği bir türde özgün bir şey yaratmak büyük ve olgunlaşmış bir güç gerektirir. Bu yüzden genel temalardan uzak durup günlük yaşantınızın size sunduğu temalara yönelin, kendi üzüntülerinizi, dileklerinizi, aklınızdan gelip geçen düşünceleri ve herhangi bir güzelliğe olan inancınızı anlatın – bütün bunları içten, dingin, alçakgönüllü bir dürüstlükle anlatın, kendinizi ifade etmek için çevrenizdeki şeyleri, rüyalarınızdaki imgeleri ve hafızanızda yer etmiş nesneleri kullanın. Günlük yaşantınız gözünüze yoksul görünüyorsa onu değil kendinizi suçlayın, onun zenginliklerini gün yüzüne çıkaracak kadar şair olmadığınızı söyleyin kendinize, zira yaratıcı biri için yoksulluk diye bir şey olmadığı gibi yoksul ve önemsenmeye değmez bir yer de yoktur. Duvarları dünyanın seslerinin duyularınıza ulaşmasına engel olan bir hapishanede olsaydınız bile çocukluğunuz, bu olağanüstü, krallara layık zenginlik, bu anı hazinesi hâlâ sizde olmaz mıydı? Dikkatinizi oraya yöneltin. Bu uzak geçmişe batmış hisleri bulup ortaya çıkarmaya çalışın, kişiliğiniz sağlamlaşacak, yalnızlığınız genişleyerek loş bir meskene dönüşecek, başkalarının gürültüsü evinizin uzağından geçip gidecektir. Bu içe dönüşten, bu kendi dünyanıza dalıştan şiirler çıkmaya başladığında bunların iyi şiirler olup olmadığını birine sormak aklınıza gelmeyecek. Dergilerin çalışmalarınızla ilgilenmesi için herhangi bir çaba harcamayacaksınız: Çünkü onlarda kendi değerli ve doğal varlığınızı görecek, hayatınızın bir parçasını ve sesini bulacaksınız. Bir sanat eseri ancak zorunluluktan doğmuşsa iyidir. Niteliğini belirleyen de böyle bir kaynağı olup olmamasıdır: Başka bir şey değil. O yüzden muhterem beyefendi, size bundan başka verebileceğim bir tavsiye yok: Kendi içinize dönün, yaşam pınarınızın derinliklerine inin, yaratmak zorunda olup olmadığınızın cevabını bu kaynakta bulacaksınız. Duyduğunuzu yorumlamaya kalkışmadan, kulağa nasıl geliyorsa öyle kabul edin. Belki de sanatçı olmak için doğduğunuz çıkacaktır ortaya. O zaman kaderinizi kabullenin, ağırlığını ve büyüklüğünü de dışarıdan gelebilecek ödülü merak bile etmeden sırtlanın. Çünkü yaratıcı kişinin kendi başına bir dünya olması, her şeyi kendi içinde ve bağlantılı olduğu doğada bulması gerekir. Ama belki de kendi içinize ve yalnızlığınıza indikten sonra şair olmaktan vazgeçmeniz gerekecektir (dediğim gibi insanın yazmadan da yaşayabileceğini hissetmesi kalemi eline bile almaması için yeterlidir). Ancak öyle olsa bile sizden istediğim bu içe dönüş boşa gitmiş olmaz. Her halükârda hayatınız bundan sonra kendi yollarını bulacaktır, bu yolların güzel, verimli ve geniş olmasını ne kadar içtenlikle dilediğimi ifade etmem mümkün değil. Başka ne diyeyim bilmiyorum. Bana her şey hakkıyla vurgulanmış gibi geliyor, son olarak size gelişiminizi sakince ve ciddiyetle, gittiği yere kadar sürdürmenizi tavsiye ediyorum. Hiçbir şey gelişiminizi, dışarıya bakmanız ve belki de ancak en derindeki hislerinizin en dingin ânında yanıtlanabilecek sorulara dışarıdan yanıt beklemeniz kadar baltalayamaz. Mektubunuzda Sayın Profesör Horacek’in adıyla karşılaşmak benim için büyük bir sevinç oldu. Bu değerli bilgine büyük bir saygı ve yıllardır süren bir minnet besliyorum. Lütfen kendisine bu duygularımı iletin, beni hâlâ hatırlaması ne hatırşinaslık, kıymetini bileceğim. Bana dostça güvenerek gönderdiğiniz şiirleri size geri yolluyorum. Güveninizin büyüklüğü ve içtenliği için bir kez daha teşekkür ediyorum, bilgimin yettiği kadarıyla verdiğim dürüst cevapla bir yabancı olarak bu güvenin hak ettiğimden biraz daha fazlasına layık olmaya çalıştım.

Tüm bağlılığım ve ilgimle

Rainer Maria Rilke

 

2. Mektup

Viareggio, Pisa (İtalya), 5 Nisan 1903

Sevgili ve muhterem beyefendi, 24 Şubat tarihli mektubunuzu ancak bugün minnetle hatırladığım için beni bağışlayın, onca zamandır rahatsızdım, tam olarak hasta değilim ama grip benzeri bir halsizliğin eline düştüm, bende bir şey yapacak takat bırakmadı. Sonunda durumumda hiçbir değişiklik olmayınca bana daha önce de faydası dokunmuş olan bu Güney Denizi’ne geldim. Ama henüz iyileşmiş değilim, yazmakta zorlanıyorum, o yüzden bu birkaç satırlık mektubu daha uzun varsayın. Göndereceğiniz her mektubun beni daima mutlu edeceğini ve belki çoğu zaman eli boş döneceğiniz cevaplarıma karşı hoşgörülü olmanız gerektiğini elbette biliyorsunuzdur, çünkü işin aslı, bilhassa da en derin en önemli meselelerde tarif edilemeyecek derecede yalnızız, birinin birine tavsiye vermesi, hele de yardımcı olabilmesi için çok şeyin gerçekleşmesi, çok şeyin rast gelmesi gerekir, bir kez olsun işe yarayabilmesi için bile bir sürü uygun koşulun oluşması gerekir. Bugün size yalnızca iki şeyden söz etmek istiyorum: İroni: İroninin sizi ele geçirmesine izin vermeyin, bilhassa yaratıcı olmadığınız anlarda. Yaratıcı olduğunuz anlarda ise ironiyi hayatı kavramanın başka bir aracı olarak kullanmaya çalışın. Temiz kullanıldığında ironi de temizdir, ondan utanmak gerekmez fakat ironiyle fazla içli dışlı olup da bu samimiyetin daha da artacağından korkarsanız o zaman ironinin, karşısında küçük ve çaresiz kalacağı büyük ve ciddi meselelere yönelin. Her şeyin derinine inmeye çalışın, ironi o derinliklere asla ulaşamaz. Bu şekilde daha büyük meselelerin kıyısına geldiğinizde bir yandan da bu kavrayış biçiminin yaradılışınızdan kaynaklanan bir zorunluluk olup olmadığını gözden geçirin. Çünkü ciddi şeylerin etkisi altındayken ya (tesadüfi bir şeyse) sizden uzaklaşacak ya da (gerçekten içinizde varsa) güçlenip ciddi bir araç haline gelerek sanatınızı şekillendirirken kullanmanız gereken malzemelerin arasında yerini alacaktır. Bugün size bahsetmek istediğim ikinci şey de şu: Tüm kitaplarım arasında olmazsa olmaz dediğim sadece birkaç kitap var: Bunlardan ikisini nereye gidersem gideyim yanımdan eksik etmem. Burada da yanımdalar: Biri kutsal kitap, diğeri de Danimarkalı büyük şair Jens Peter Jacobsen’in kitapları. Jacobsen demişken onun eserlerini biliyor musunuz? Bir kısmı Reclam Yayınevi’nin Universal Bibliothek dizisinden gayet iyi bir çeviriyle yayımlandı, bunları kolayca edinebilirsiniz. J.P. Jacobsen’in Altı Öykü isimli kitabını ve Niels Lyhne isimli romanını alın ve okumaya ilk kitaptaki ilk öykü olan “Mogens”le başlayın. Yeni bir dünya serilecek önünüze, yeni bir dünyanın mutluluğu, zenginliği, akıl almaz büyüklüğü serilecek. Bir süre bu kitapların içinde yaşayın, onlardan öğrenmeye değer bulduğunuz her şeyi öğrenin ama her şeyden önce sevin onları. Bu sevginin karşılığını katbekat alacaksınız, hayatınız ne yönde ilerlerse ilerlesin, eminim ki bu sevgi deneyimlerinizin, hayal kırıklıklarınızın ve sevinçlerinizin tüm iplikleri arasında en önemlisi olarak varlığınızın dokusuna işleyecektir. Yaratıcılığın doğası, derinliği ve sonsuzluğuyla ilgili kimden bir şeyler öğrendiğimi söylemem gerekirse sadece iki isim verebilirim: O büyük mü büyük şair Jacobsen ve tüm sanatçılar arasında bir eşi daha bulunmayan heykeltıraş Auguste Rodin.

Gireceğiniz bütün yollarda başarılar!

Rainer Maria Rilke

 

3. Mektup

Viareggio, Pisa (İtalya), 23 Nisan 1903

Sevgili ve muhterem beyefendi, Paskalya mektubunuzla beni çok memnun ettiniz, çünkü sizden gelen birçok iyi haber barındırıyordu, Jacobsen’in büyük ve kıymetli sanatından bahsetme şekliniz de hayatınızı ve hayatınıza ilişkin pek çok soruyu bu bereketliliğe yönlendirmekle yanılmadığımı göstermiş oldu. Şimdi Niels Lyhne, bu harikalıklar ve derinlikler kitabı kendini size açacak, siz kitabı okudukça hayatın en hafif rayihasından en ağır meyvelerinin muhteşem tadına kadar her şeyi onda bulmuş gibi olacaksınız. Anlaşılmamış, kavranmamış, tecrübe edilmemiş ve hafızanın titreşen yankısında karşılığını bulmayacak hiçbir şey yok orada, yaşanan hiçbir şey önemsiz görülmemiş, en küçük olay bile kaderin işiymiş gibi geliştirilmiş, kaderin kendisi de her bir ipliğin, alabildiğine şefkatli bir el tarafından getirilip bir diğerinin yanına yerleştirildiği ve başka yüzlercesine tutunup taşındığı olağanüstü ve geniş bir ağ gibi dokunmuş. Bu kitabı ilk defa okumanın büyük mutluluğunu yaşayacak, sayısız şaşırtmacası sayesinde yeni bir rüya görmüş gibi olacaksınız. Ama size şu kadarını söyleyeyim, bu kitapları daha sonra da aynı hayretle okuyacaksınız, muhteşem güçlerinden hiçbir şey kaybetmeyecek, ilk okuyuşta okurun üzerine boca edilen masalsı niteliklerinden hiçbir şey yitirmeyecekler. Okudukça onlardan daha çok zevk alacak, daha minnettar kalacaksınız, bir şeyleri daha iyi, daha kolay göreceksiniz, hayata inancınız derinleşeceği gibi hayatta da daha mutlu, daha büyük biri olacaksınız. Daha sonra Marie Grubbe’nin1 kaderini ve özlemlerini anlatan o muhteşem kitabı, Jacobsen’in mektup, günlük ve fragmanlarını ve son olarak (çevirileri vasat olsa bile) sonsuz bir yankıda varlığını sürdüren şiirlerini de okumanız gerek. (Bu yüzden size tavsiyem, fırsatını bulduğunuzda Jacobsen’in bütün eserlerini barındıran şu güzel baskıyı mutlaka edinin. Leipzig’de Eugen Diederichs Yayınevi tarafından üç cilt halinde basılmış, çevirisi de iyi ve bildiğim kadarıyla her bir cildi sadece beş ya da altı mark.) “Burada Güller Olmalıydı” isimli öyküsüne (ki bu eserde benzersiz bir incelik ve biçim söz konusudur) önsöz yazan kişiyle ilgili olarak söylediklerinizde elbette tartışılmaz derecede haklısınız. Ancak hemen rica edeyim: Böyle estetik-eleştirel yazıları mümkün olduğunca az okuyun – bunlar ya partizan görüşlerdir ve cansız katılıkları içinde taşlaşıp anlamsızlaşmışlardır ya da ustalıklı söz oyunlarıdır ve bugün falanca görüşü, yarın tam zıddını savunurlar. Sanat eserleri sonsuz bir yalnızlık içindedir, onlara en az ulaşabilen şey ise eleştiridir. Yalnız sevgi kavrayabilir, tutabilir onları ve onlara karşı yalnızca sevgi adil olabilir. Bu türden bir tartışma, eleştiri veya önsöz söz konusu olduğunda daima kendinizden ve duygularınızdan yana çıkın, yanılıyor olsanız bile içsel yaşamınızın doğal gelişimi sizi zamanla ve yavaş yavaş farklı görüşlere yönlendirecektir. Bırakın yargılarınız kendi hallerinde ve sessizce gelişimlerine devam etsin, her ilerleme gibi bunun da içten gelmesi gerekir, herhangi bir şeyle zorlanmaya yahut hızlandırılmaya gelmez. Her şey önce içeride oluşur, sonra doğar. Her izlenimin ve her duygu tohumunun tamamen kendi içinde, karanlıkta, bilinçdışında, dile getirilemez ve insanın kendi aklıyla kavranamaz olanda gelişip nihai biçimini almasını ve yeni bir kavrayışın doğacağı ânı derin bir alçakgönüllülük ve sabırla beklemek: İşte sanatçı gibi yaşamak yalnız buna denir: Anlayışta olduğu kadar yaratımda da. Burada zamanı ölçmek diye bir şey yoktur, yıllar sayılmaz, on yıllar hiçbir şey ifade etmez, sanatçı olmak demek hesap yapmamak, saymamak demektir; özsuyunu sıkboğaz etmeyen bir ağaç gibi olgunlaşmak, ardından yazın gelmeyebileceği korkusu olmadan bahar fırtınalarında gönül rahatlığıyla dik durmak demektir. Yaz elbet gelecektir. Ancak sadece önlerinde sonsuzluk uzanıyormuş gibi kaygısız bir dinginlik ve ferahlık içinde olan sabırlılara gelir. Her gün öğrendiğim, minnetle karşıladığım acılarla öğrendiğim şey şu ki sabır her şeydir! Richard Dehmel1 : Dehmel’ın kitaplarıyla (yeri gelmişken söyleyeyim üstünkörü tanıdığım kendisiyle de) ilgili olarak hissim şöyle: Ne zaman güzel sayfalarından birine denk gelsem hep bir sonraki sayfanın her şeyi mahvedeceğinden, sevilesi bir şeyin yakışıksız bir şeye dönüşeceğinden korkuyorum. “Şehvetle yaşayıp şehvetle yazıyor,” diyerek Dehmel’ı gayet iyi tanımlamışsınız. Hakikaten sanatsal deneyim cinsel deneyime, onun acısına ve hazzına öyle inanılmaz derecede yakın ki aslında bu iki olgu, tek ve aynı özlem ve mutluluğun farklı biçimleri sadece. Eğer şehvet yerine cinsellik diyebilseydik, ama Kilise’nin yanılgılarıyla üzerine şüphe düşmemiş, geniş ve saf anlamıyla cinsellikten söz ediyorum, o zaman Dehmel’ın sanatı çok büyük ve son derece önemli olabilirdi. Onun şiirsel gücü ilkel bir dürtü kadar sağlam ve etkili, kendine özgü, aldırışsız bir ritmi var, dağlardan fışkırır gibi fışkırıyor içinden. Ancak görünen o ki bu güç her zaman candan ve yapmacıksız değil. (Kaldı ki bu, yaratıcı insanın en zor sınavlarından biridir: Eğer en iyi erdemlerinin tarafsızlığını ve el değmemişliğini kaybetmek istemiyorsa onların bilincinde olmaması, onlardan her zaman bihaber olması gerekir!) Ayrıca Dehmel’ın tabiatında gürüldeyen bu güç, iş cinselliğe geldiğinde gereksindiği kadar saf hiç kimseyi bulamaz. Tamamen olgunlaşmış, saf bir cinsel dünya yoktur burada, yeterince insani olmayan, yalnız erkeksi olan, şehvetten, esriklikten ve huzursuzluktan ibaret, eski önyargı ve kurumlanmalarla dolu bir dünya vardır, erkek aşkı bunlarla çarpıtmış, bunlarla doldurmuştur. İnsan olarak değil, yalnızca erkek olarak sevdiği için cinsel duygularının kısıtlayıcı, görünüşte vahşi, çirkin, geçici, fani bir yanı vardır, bu da sanatını küçültür, onu müphem ve şüpheli kılar. Kusursuz değildir, zamana ve tutkuya tabidir, çok azı sürecek ve kalıcı olacaktır. (Gerçi sanatın çoğu böyledir ya!) Yine de insan, içindeki yücelikten derin bir zevk alabilir, yalnız kendini ona kaptırmaması, bu Dehmel’cı dünyanın bir tutkunu haline gelmemesi gerekir, öyle bir dünyadır ki bu, bitmek bilmez korkularla, zinayla ve kargaşayla doludur ve geçici sıkıntılardan daha fazla acıya sebep olan ama bir yandan da yüceliğe ulaşmak için daha fazla fırsat sunup ebediyete erişmek için daha fazla cesaret veren gerçek yazgılardan uzaktır.

….

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Anı - Anlatı Mektup
  • Kitap AdıGenç Bir Şaire Mektuplar
  • Sayfa Sayısı56
  • YazarRainer Maria Rilke
  • ISBN9789750766640
  • Boyutlar, Kapak12,5x19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2026

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Malte Laurids Brigge’nin Notları ~ Rainer Maria RilkeMalte Laurids Brigge’nin Notları

    Malte Laurids Brigge’nin Notları

    Rainer Maria Rilke

    Malte Laurids Brigge’nin Notları hem büyük bir şairin iç dünyasına yolculuk, hem derinlikli edebiyat. Malte Laurids Brigge’nin Notları, her ne kadar kendisi “düzyazı” demeyi...

Aynı Kategoriden

  1. Arasokakların Tarihi; Hatıralar ve Hatıratlar ~ Dücane CündioğluArasokakların Tarihi; Hatıralar ve Hatıratlar

    Arasokakların Tarihi; Hatıralar ve Hatıratlar

    Dücane Cündioğlu

    Gençler hatırat yazmazlar, yazamazlar; zira gençlerin hatırlayabilecekleri ve/veya yazabilecekleri miktarda bir mazileri yoktur. Hatırat yazmak, evvelen yaşlıların işidir; yani yazmak istediklerinde işe yarayabilecek hatıralara...

  2. Suçlu Doğmak ~ Trevor NoahSuçlu Doğmak

    Suçlu Doğmak

    Trevor Noah

    Thurber Amerikan Mizah Ödülü NAACP Image Ödülü Trevor Noah’nın apartheid Güney Afrika’sından dünyaca ünlü komedyenliğe uzanan sıradışı yolculuğu, ülkede başlı başına suç sayılan bir...

  3. 80 Yaş, Zor Zamanlar Günlükleri ~ Oya Baydar80 Yaş, Zor Zamanlar Günlükleri

    80 Yaş, Zor Zamanlar Günlükleri

    Oya Baydar

    İnsan 80 yaşına varıp da yaşayacak az zamanı kaldığında bir ömrün bütün çabalarının, umutlarının, acılarının, sevinçlerinin sıfırlanmasını kabullenemiyor. Yaşamımın anlamı neydi sorusuna, hiçbir anlamı...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    …
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur