Bir gün inkâr ettiğin şeyin kucağına düşeceğini, kökenlerinin senin kaderine dönüşeceğini hayal bile edemezdin. Sürgün biraz da böyle bir şey işte.
11 Mart 2001. Taliban, Bamyan’daki iki Buda heykelini havaya uçurur. Aynı gün, iki farklı şehirde iki Afgan erkeğin hayatı dönüşü olmayan biçimde değişecektir.
Paris’te Tom, karısını ve kızını geride bırakıp Amsterdam’a doğru yola çıkar. Hafızasında bir bozukluk, dilinde yabancılık, ruhunda parçalanmışlık taşır. Geçmişini gömmüş, adını bile değiştirmiştir: Tamim artık yoktur. Yusuf, kardeşinin kayboluşuyla dul kalan yengesi Şirin’e karşı içinde filizlenen arzuya direnmeye çalışır. Her sabah, Taliban korkusuyla sokaklarda su taşırken hem bedenini hem inancını sorgular.
Sakalar, bir günde geçen ama yüzyıllara yayılan bir roman. Atiq Rahimi, aşkı, ihaneti, sürgünü, belleği ve inancı eksiltisiz bir ritimle, Doğu masallarıyla Batı romanının sınırında anlatıyor. Kelimeler çağrışımlarla kurulur, karakterler geçmişlerinden kaçar, ama su gibi özlerine döner.
“Bu roman, sürgünün şiirsel anatomisi. Her cümle bir damla su gibi, titizlikle yazılmış.”
Mohammed Aïssaoui, Le Figaro Littéraire
“Bir gün. İki şehir. İki adam. Ve tek bir kırılma ânı: Bamyan’daki Budaların yok edilişi.”
Christine Ferniot, Télérama
**
“Doğudan batıya iki bin li’den, kuzeyden güneyeyse üç yüz li’den geniş bir alana yayılan Fan Yang (Bamyan) Krallığı, karlı dağların arasında yer alır. Krallığın başkentinin kuzeydoğusundaki dağın eteğinde Buda’yı ayakta gösteren taş bir heykel bulunur; heykel yüz kırk, yüz elli ayak yüksekliğindedir, altından sureti parlak ve değerli süslemeleri göz alıcıdır. [Bu heykelin] doğusunda, ülkenin eski bir hükümdarının inşa ettiği bir k’ie-lan (sanghârâma, yani tapınak) yer alır. K’ie-lan’ın doğusunda Buda’yı ayakta gösteren, teou-shih’den (sert pirinç) yapılma, yüz ayak yüksekliğinde bir Sa-skya (Sakyamuni) Buda heykeli bulunur. Parçaları ayrı ayrı tasarlanıp üretilmiş ve daha sonra [heykelin] gövdesinde birleştirilerek ayağa dikilmiştir. Kente iki-üç li mesafedeki bir k’ie-lan’ın içinde uzanmış vaziyette Nirvana’ya erişen bir budanın bin ayaktan daha uzun bir heykeli daha bulunur. Kralın vimukti (Mokşa) törenlerini düzenlediği ilahî meclis işte bu sanghârâma’da kurulur. Kral, karısından ve çocuklarından başlayıp kraliyet mücevherlerine [hepsini bağışlar] varana dek her şeyini dağıtır ve hazinesi tamtakır olduğunda da ortaya kendisini sunar; bu durumda kralın adamları dindar insanlara yanaşarak onları bu zenginliğe [kraliyet ailesi ve kraliyet hazinelerine] sahip olmaya teşvik eder.”
Xuan Zang, Budist keşiş (MS 602-664)
Tarihin bir hezimeti
11 Mart 2001: Afganistan’ın Bamyan vilayetindeki iki Buda heykeli, Taliban tarafından yerle bir edildi.
1
O, Rina, uyuyor; sense Tom, düşüncelere dalmışsın. Yataktan kalkmak lazım. Ve çıkıp gitmek. Dışarıda yağmur yağıyor, pencereye çarpan sağanak yağmurun gürültüsüyle birlikte yataktan kalkıp gitme isteğin de azalıyor. Üşümüşsün, güneş ısıtmıyor. Güneş de senin gibi kararsız, odayı büsbütün karanlıkta bırakarak zar zor ağarıyor. İyice açtığın gözlerinle gördüğünden kuşkulanıyorsun. Gözünü kapatsan da açsan da bir şey değişmiyor. Biri koridordaki gece lambasını söndürmüş olmalı. Rina mı? O olmadığı muhakkak, yoksa bunu fark ederdin. Her akşam olduğu gibi uyurgezer kızınız Lola’ya göz kulak olmak adına odanın kapısını yarı açık bırakmıştınız, Rina beraber yattığınız yataktan hiç çıkmadı ve sen de bütün gece gözünü bile kırpmadın. Bu kör karanlık endişe verici. Her türlü dayanak noktasını silip süpürüyor, koridorda yolunu bulmak için seni yalnızca hafızana güvenmek zorunda bırakıyor. Dahası buz kesip, yatağa yapışmış olan bedenin, koridora çıkmak için gerekli güçten seni mahrum bırakıyor. Kendi kuşkularının gölgesinde kaybolmuş ruhunsa uykuyla uyanıklık arasında salınıyor. Dolayısıyla rüyada mısın yoksa düşüncelere mi daldın artık bunu bilmiyorsun. Büyükbaban bu halini görse, seni Afganlara özgü şiirselliğiyle bir gözü etrafı kolaçan etmek için açık, diğeri uyumak için kapalı; bir kanadı gökyüzüne, diğeri yeryüzüne çevrili, yuvasının tünediği ağacın tek kalın dalının üzerine pençelerini geçirip başka yerleri düşleyen şu meşhur gece kuşuna benzetebilirdi. Sana göre bu tüm insanlığın durumu. Oysa büyükbaban için bu daha ziyade mistik bir durum, dünyevi düşlerimizle gökyüzünü seyre dalma arasındaki çatışmanın meleklere özgü bir görünümü… Bu kuş yuvasından çıkıp nereye uçmuştur? Hangi efsanede? Hangi kitapta? Kimse bilmez bunun cevabını. Büyükbaban bir kitaptan bahsederdi, Peştuca edebiyatının bütün kayıp eserlerinden derlenen bir kitaptan… Rina kımıldıyor, yatağın kıyısına çekiliyor. Büyükbabanla kıkırdaşmanızı duymuşçasına yüzünü sana doğru dönüyor. Odanın karanlığını gölgede bırakan uzun, siyah saçları örtünün dışına taşan kolunu yalayıp geçiyor; böylece seni kendisine çekerken, büyükbabanın yalnızca niktâriki, yani “ilahî karanlık” zamanlarında peygamberlerin akıl sır erdirebildiği, düşler ülkesinde yitip giden şu gece kuşunun hikâyesi gibi meseller anlatırken sürekli atıfta bulunduğu Peştuca yazılmış şu kitabın adını aklının ucundan alıp götürüyor. Bu ne uyanıkken görülen bir hayal ne de düşte varılan bir fikir, bu bir Rûyâ, yani ilahî ilhamın ve gönül gözüyle görmenin kaynağı olan tefekkür. Peki kitabın adı? Cevabı aramaktan vazgeç, yoksa düşüncelerinin ipini de elinden kaçıracaksın. Daha fenası, sonunda hangi dilde düşüncelere daldığını bile hatırlamayacaksın. Farsça mı, Fransızca mı? Hangisi? Ve bu çatlak aklından geçirdiğin her şeyi yutacak. Dili unutarak düşüncelerini de unutacaksın. Şu ilahî karanlıktaki gece kuşuna geri dön. Pekâlâ, sen ne bir peygambersin ne de şu efsanevi kuş, yalnızca yatağından çıkmana mâni olan sönmüş gece lambasının gizemini kafasından çıkaramayan birisin. Normalde her uyandığında, lambanın solgun ışığı daha gözünü açar açmaz seni Rina’nın hemen odanızın kapısının önüne, koridora astığı René Magritte’in La Reproduction Interdite1 tablosunun tıpkıbasımı üzerinde göz gezdirmeye davet ederdi. Böylesi gizemli bir tablo için ne tuhaf bir yer seçimi! Yani, buna neden şaşırıyorsun ki? Tablonun yerleşiminin tuhaflığını ilk fark edişin değil bu. Tablo bir süredir orada, hemen görüş açında. Rina kuşkusuz onu bir zafer nişanesi gibi gururla asmıştı oraya. Nihayetinde senin Anagramme firmasında işe başladıktan sonra ipek tuvale reprodüksiyonunu yaptığın ilk tabloydu bu, dahası ona verdiğin son hediyeydi. Tabloyu seyre dalman aklından bin bir şeyin geçmesine engel olmuyor. Bu her sabah böyle. Bununla birlikte, bu tablo kafada canlandırması kolay bir sahneyi temsil ediyor: Sırttan görülen bir adam aynada kendini seyrediyor ancak tek gördüğü kendi sırtı, görülen imgenin tekrarı. Basit ama gizemli. Ayrıca melankolik. Seni çileden çıkarıyor. Acaba Rina onu buraya, sen her sabah bu tablodaki karakterde çelişkilerinin uçurumuna düşen ve kendine sırtını dönen kendi suretini göresin diye mi astı, bunu düşünüp duruyorsun işte. Ne var ki bu senin vesvesen, sana bu minvalde tek laf etmedi. Sen de bunu hiçbir zaman sormadın ona. Bu tablonun yarattığı etki sana, karının niyetlerine ve senin iç sıkıntılarına baskın çıkıyor. Bir grafik sanatlar atölyesinde bakışının bu eserle ilk kez karşılaştığında deneyimlediğin, benzer bir deneyimi yaşamadan tarifi imkânsız olan, seni ne düşsel ne de mistik bir boyuta taşıyan tuhaf bir duygu bu. Uzun zaman önce, çok uzun zaman önce. O zamanlar genç bir Afgan mülteciydin daha. İki yıllık Fransızca eğitiminin ardından, Ulusal İş Bulma Kurumu seni Paris’in banliyölerinden birindeki bu gözden ırak, küçük atölyeye yollamıştı. Oysa sen bir güzel sanatlar akademisinde okumanın hayalini kuruyordun. Ancak bunun için gerekli sanatsal birikimden yoksun olduğundan, yaratıcı değil de teknik olan bu eğitimle yetinmek zorunda kalmıştın. Atölye dışarıdan loş görünüyordu ama korkunç neon ışıklarıyla içerisi abartılı bir şekilde aydınlatılmıştı. Bu sütbeyaz ışığın altında, kendini tablonun önünde ya da aynada kendi sırtını seyre dalan, sırttan görünen bu siluetin arkasında bulmuştun. Bu eserin halihazırda uzun zamandır sanat tarihinin klişelerinden biri haline geldiğini bilmeden, “Ne özgünlük ama!” diye düşünmüştün. Bunun ne önemi vardı ki? Sen bu tabloyu daha yeni keşfetmiştin. Bu tablo senin için özgün, daha önce görülmedik bir şeydi. Ancak onunla ilk karşılaşmanda rahatsız edici bir aşinalık hissiyle kıvranmıştın. Bu tabloyu daha önce görüp görmediğini sorguluyordun. Aynı beyazımtırak aydınlatmanın altında, aynı bu şekilde. Nerede? Ne zaman? Bunu söyleyemezdin. Şimdi olduğu gibi. Meçhul bir geçmişte. Ulaşılmaz bir zamanda. Hareketlerini tekrarladığını hissediyordun, en ufak bir değişiklik olmadan aynı ruh halini, aynı duyguları sanki hayatının başka bir noktasında görüp yaşamışsın da şimdi yeniden yaşıyormuşsun gibi hissediyordun. Bir kopyaymışçasına. Peşinen ayrıntılarını bile ortaya koyabileceğin bir durumun aslına uygun bir kopyası. Hepsini tanıyordun. Her jest, edilen yahut duyulan her söz en ufak detaylarıyla hafızanda yeniden canlanıyordu. Gizemli bir edayla gün yüzüne çıkıyorlardı, şaşırtıcı bir şekilde ansızın, bir yıldırım çarpmışçasına. Sanki bu ânı hatırladığın bir geçmişin hatırasındaydın – bu atölyede, bu eserin önünde şaşkınlığa uğramıştın. Ne hafızanda ne de zamanda yerini bilemediğin bir geçmişti bu. Mekânı belirlemek imkânsız; zaman belirsizdi. Bir varmış bir yokmuşun uzay-zamanıydı bu. Eğer gerçekten durum buysa, atölyede (yeniden) görmeden evvel bu tabloyu neden hatırlamıyordun peki? Bu hatıra nerede saklanmıştı? Esrar perdesini aralamak imkânsız. Sana ne olduğunu anlama çabasıyla, bütün günü sersemlemiş bir halde bu tablonun önünde geçiriyordun. Bir bellek sorunu mu? Ruhundaki bir çatlak mı? Hinduların inandığı gibi bir reenkarnasyon mu? Sonunda içinde yaşadığın dünyayı bir ayna gibi yansıtan başka paralel bir dünyanın varlığına inanmaya başladın. Daha sonra insanlar burada önemsiz bir izlenim, zihin ile algı arasındaki bir zaman farkıyla oluşmuş bir yanılsama vs. anlamına gelen ve adına dejavu denen bir olgunun söz konusu olduğuna senin boşu boşuna ikna etmeye çalıştılar. Özünde bu bir tür paramneziydi, yani önsezilerimizle belirli bir sahneyi aslında daha önce yaşamış olduğumuzu düşündüğümüz tuhaf bir hal. O zamanlar bunu anlamazdın. Yalnızca Fransızcadaki ağdalı sözcükler hakkında hiçbir şey bilmediğin için değil, bu daha önce ne yaşadığın ne de hakkında konuşulduğunu duyduğun bir olgu olduğu için. Dahası, senin anadilinde buna eşdeğer bir kelime yoktu. Bu herkesin başına gelir, artık bunu biliyorsun. Ancak bu his ne kadar kısa sürerse sürsün, bazılarında öyle-
….
Bu kitabı en uygun fiyata Amazon'dan satın alın
Diğerlerini GösterBurada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.
- Kategori(ler) Çağdaş Dünya Edebiyatı Roman (Yabancı)
- Kitap AdıSakalar
- Sayfa Sayısı216
- YazarAtiq Rahimi
- ISBN9789750766862
- Boyutlar, Kapak13,5x19,5 cm, Karton Kapak
- YayıneviCan Yayınları / 2026
Yazarın Diğer Kitapları
Aynı Kategoriden
- Deniz Katedrali ~ Ildefonso Falcones

Deniz Katedrali
Ildefonso Falcones
14. yüzyıl İspanyasında feodal beyinden kaçan bir serf. Kıtlık, veba ve yasak bir aşk… Şehrin büyük bir özveriyle inşaatında çalıştığı Deniz Katedrali’nin gölgesinde, özgürlüğünü...
- Mavi Tüy – Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri ~ Richard Bach

Mavi Tüy – Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri
Richard Bach
İşte sana yeryüzündeki görevinin tamamlanıp tamamlanmadığını anlaman için bir test: Eğer yaşıyorsan, tamamlanmamış demektir. *** Jonathan Seagutt (Martı) yayımlandıktan sonra bana çok sorulan sorulardan biri...
- Kiraz Çiçekleri ~ Yasunari Kawabata

Kiraz Çiçekleri
Yasunari Kawabata
Japonya’nın geleneklerine bağlı eski başkenti Kyoto’da değişim rüzgârları esmektedir. Mevsim değişir, kiraz çiçekleri açarken şehir başka bir renge ve kimliğe bürünür. Bir kimono ustasının...

