Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Sabır Taşı
Sabır Taşı

Sabır Taşı

Atiq Rahimi

Afganistan’da bir evde, basit bir döşek… Döşeğin üzerinde, gözleri açık ama bilinçsiz yatan bir erkek… Erkeğin başucunda, dua ederek onunla ilgilenen karısı… Dışarıda, sürüp…

Afganistan’da bir evde, basit bir döşek… Döşeğin üzerinde, gözleri açık ama bilinçsiz yatan bir erkek…

Erkeğin başucunda, dua ederek onunla ilgilenen karısı… Dışarıda, sürüp giden savaş…

Kocasının tepkisizliğini fırsat bilen kadının, o güne kadar hep bastırmak zorunda kaldığı kadınlık duygularını, üzüntüsünü, kaygısını, öfkesini ilk kez dışa vuruşu…

Kocasını, sonunda çatlamasını beklediği sabır taşına dönüştürmesi…

Atiq Rahimi’nin bu sarsıcı eseri, şiirselliği ve temposuyla daha ilk satırlardan itibaren okuru içine alıyor.

Kadınların insan yerine konmadığı, şiddetin sıradan bir olay gibi yaşandığı, savaşın artık kanıksandığı bir ülkeden yükselen isyan çığlığı.

Atiq Rahimi 2008’de Goncourt Ödülü’nün sahibi oldu.

Kocası tarafından vahşice öldürülen
Afgan kadın şair N.A.’nın anısına kaleme
alınan bu hikâye M.D.’ye ithaf edilmiştir.

Bedenden beden aracılığıyla bedenle
bedenden başlayarak ve bedene kadar.
Antonin Artaud

Afganistan’da ya da başka bir yerlerde

Oda küçük. Dikdörtgen. Camgöbeği rengindeki ferah duvarlarına, sarı ve mavi gökyüzünde kanat çırparken donup kalmış göçmen kuş desenli iki perdesine rağmen iç karartıcı. Yer yer delinmiş perdeler, kilimin solmuş çizgileri üzerinde son bulan güneş ışınlarının içeri girmesine izin veriyor. Odanın gerisinde başka bir perde daha var. Yeşil. Üzerinde hiç desen yok. Kullanılmayan bir kapıyı gizliyor. Ya da bir sandık odasını.

Oda boş. Süs eşyası namına hiçbir şey yok. Yalnızca iki pencereyi ayıran duvara küçük bir hançer, hançerin üzerine de bıyıklı bir adamın fotoğrafı asılmış. Adam yaklaşık otuz yaşlarında gösteriyor. Saçları lüle lüle. Özenle şekil verilmiş iki favorinin çevrelediği köşeli bir yüzü var. Siyah gözleri parıldıyor. Bu küçük gözler kartal gagası gibi bir burunla ayrılmış. Adam gülmüyor, gülümsemesini bastırmaya çalışan birinin havasını taşıyor yine de. Bu ona garip bir ifade kazandırıyor, kendisine bakan kişiyle içten içe alay eden bir adamın ifadesini. Siyah beyaz resim, sanatkârane bir tarzda soluk tonlarla renklendirilmiş.

Bu fotoğrafın karşısındaki duvarın dibinde, şimdi daha yaşlanmış olan aynı adam, yere serilmiş bir döşe­ğin üzerinde yatıyor. Sakalı var. Kırlaşmış bir sakal. Adam zayıflamış. Fazlaca. Bir deri bir kemik kalmış. Teni solmuş. Kırış kırış. Burnu şimdi kartal gagasını daha fazla andırıyor. Hâlâ gülmüyor. Ama o garip alaycı ifadesini muhafaza ediyor. Ağzı yarı açık. Daha da küçülmüş gözleri çukurlarına kaçmış. Bakışları tavana, kararmış ve çürümeye yüz tutmuş, açıktaki kirişlere takılıp kalmış. Hareketsiz kolları iki yanına uzanmış. Yarısaydam derisinin altında, can çekişen solucanlara benzeyen damarları, bedenindeki çıkıntılı kemiklerle iç içe geçmiş. Sol bileğinde otomatik bir saat, yüzükparmağında altın bir alyans var. Sağ dirseğinin çukuruna yerleştirilmiş bir kateter, tam başının üzerinde duvara asılmış plastik bir serum torbasından damla damla renksiz bir sıvı akıtmakta. Gövdesinin belden yukarısını, yakası ve kolları nakışlı, uzun, mavi bir gömlek örtüyor. İki kazığı andıran kaskatı bacakları beyaz, kirli bir çarşafın altına gömülmüş.

Adamın nefes alıp verişiyle uyumlu bir şekilde inip kalkan bir kadın eli, onun göğsünün, kalbinin üzerinde duruyor. Kadın oturmuş vaziyette. Bacaklarını kıvırıp göğsüne çekmiş. Başı dizlerinin arasına gömülü. Siyah, simsiyah ve uzun saçları kolunun düzenli hareketleriyle salınan omuzlarını örtüyor. Öteki elinde, yani sol elinde ise siyah bir tespih tutuyor. Tespihi çekiyor. Sessizce. Yavaşça. Omuzlarının iniş kalkışıyla uyum içinde. Ya da adamın nefes alıp verişiyle uyum içinde. Bedenini uzun bir elbise sarmalıyor. Lal renginde. Elbisenin kolları, tıpkı etekleri gibi, zarif birkaç başak ve buğday çiçeği deseniyle bezenmiş. Elinin hemen yakınında ilk sayfaları açık halde, kadife bir yastığın üzerine konmuş bir kitap, Kuran duruyor.

Küçük bir kız ağlıyor. Bu odada değil. Yandaki odada olabilir. Ya da koridorda. Kadın başını kımıldatıyor. Bezgince. Başını dizlerinin arasından çıkarıyor. Kadın güzel. Tam sol gözünün köşesindeki küçük bir yara izi gözkapağını hafifçe büzerken bakışlarına garip bir endişe katıyor. Etli, kuru ve solgun dudaklarının arasından yavaşça aynı dua sözcüğünü mırıldanıyor. İkinci bir küçük kız ağlıyor. Diğerinden daha yakında gibi, hiç kuşkusuz kapının hemen arkasında. Kadın elini adamın göğsünden çekiyor. Ayağa kalkıp odadan çıkıyor. Yokluğu hiçbir şeyi değiştirmiyor. Adam hâlâ kımıldamıyor. Sessizce nefes alıp vermeye devam ediyor, yavaşça. Kadının ayak sesleri iki çocuğu susturuyor. Kadın çocukların yanında uzun bir süre, ev ve dünya uykularında gölgeye dönüşünceye kadar kalıyor; sonra geri dönüyor. Bir elinde küçük, beyaz cam bir şişe, diğerinde siyah tespih var. Adamın yanına oturup şişenin kapağını açıyor, ona doğru eğilerek sağ ve sol gözüne ikişer damla göz damlası damlatıyor. Elinden bırakmadığı tespihi çekmeye devam ediyor bir yandan da. Perdenin sarı ve mavi göğünün deliklerinden sızan güneş ışınları kadının sırtını okşarken, omuzları hâlâ düzenli bir biçimde, parmaklarının arasından geçen tespih tanelerinin ritmiyle salınıyor.

Uzakta, kentin bir yerinde bir bomba patlıyor. Şiddetli patlama belki birkaç evi, birkaç düşü yerle bir ediyor. Karşılık veriliyor. Öğlenin ağır sessizliğini yaran çatışma sesleri camları titretse de, çocukları uyandırmıyor. Sesler bir an için, tam iki tespih tanesi çekme süresi kadar, kadının omuzlarını hareketsiz kılıyor. Kadın damla şişesini cebine koyuyor. “El-Kahhar,” diye mırıldanıyor. “El-Kahhar,” diye tekrarlıyor. Adamın her nefes alıp verişinde tekrarlamaya devam ediyor. Her sözcükte, parmaklarının arasından bir tespih tanesini kaydırıyor. Bir tespih çekimi tamamlanıyor. Doksan dokuz tespih tanesi. Doksan dokuz kere El-Kahhar.

Döşekte, adamın başucundaki yerini almak üzere doğruluyor ve sağ elini yeniden adamın göğsünün üzerine koyuyor. Yeniden tespih çekmeye başlıyor. Bir kez daha doksan dokuzuncu El-Kahhar’ı tamamladığında, elini adamın göğsünden çekip boynuna götürüyor. Parmakları önce gür sakalın içinde kayboluyor ve bir iki nefeslik süre boyunca orada kalıyor. Ardından tekrar görünür olup dudaklara uzanıyor; burnu, gözleri, alnı okşadıktan sonra kirli, gür saçlarının derinliğinde yeniden gözden kayboluyor. “Elimi hissediyor musun?” Yıkılmış bir halde, üzerine doğru eğildiği adama dikiyor gözlerini. Hiçbir belirti yok. Kulağını adamın dudaklarına yaklaştırıyor. Hiç ses yok. Hâlâ o afallamış ifadesi duruyor adamın yüzünde: yarı açık ağız, tavanın kararmış kirişlerinde kaybolup giden bakışlar. Kadın fısıldamak için biraz daha eğiliyor. “Allah aşkına, elimi hissettiğini, yaşadığını, bana, bize geri döndüğünü belirtecek bir işaret yap! Bana güç, iman kazandıracak bir işaret, küçük bir işaret.” Dudakları titriyor. “Yalnızca bir sözcük” diye yalvaran bu dudaklar kayarak adamın kulağına hafifçe değiyor. “En azından beni duyduğunu umuyorum.” Başını yastığın üzerine koyuyor kadın.

“İki hafta içinde hareket etmeye, işaretler vermeye başlayacağını söylemişlerdi… Ama bak üçüncü hafta bitiyor… yani neredeyse. Hâlâ hiçbir değişiklik yok!” Sırtüstü uzanmak için yan dönüyor. Bakışları, adamın bakışlarının kaybolup gittiği kararmış, çürümeye yüz tutmuş kirişlerin arasında bir yerlere dalıp gidiyor. “El-Kahhar, El-Kahhar, El-Kahhar…” Kadın yavaşça doğruluyor. Gözlerini umutsuzca adama dikiyor. Elini yeniden adamın göğsünün üzerine koyuyor. “Nefes alabiliyorsan, nefesini tutabilirsin de, öyle değil mi? Nefesini tutsana!” Saçlarını ensesine doğru atıp, ısrar ediyor: “Yalnızca tek bir kez nefesini tut!” Ve kulağını yeniden adamın ağzına doğru uzatıyor. Kulak kesiliyor. Onu duyuyor. Adam nefes alıp veriyor. Yıkılmış bir halde homurdanıyor: “Artık dayanamıyorum.”

Öfkeli bir iç çekişin ardından, birden ayağa kalkıyor ve sesini yükselterek tekrarlıyor: “Artık dayanamıyorum…” Yıkılmış durumda. “Sabahtan akşama kadar Allah’ın adlarını tekrarlamaya artık dayanamıyorum!” Fotoğrafa doğru birkaç adım atsa da ona bakmıyor, “on altı gün oluyor…” tereddüt ediyor, “hayır…” ve kararsız parmaklarıyla saymaya koyuluyor. Kafası karışmış bir halde, dönüyor, Kuran’ın açık duran sayfasına bir göz atmak için tekrar eski yerini alıyor. Sayıyor. “On altı gün… bugün Allah’ın on altıncı adını zikretmem gerekiyor. El-Kahhar, Düşmanlarını Kahrederek Zelil ve Perişan Hale Getiren. İşte, tamam, on altıncı ad…” Düşüncelere dalıyor. “On altı gün!” Geri çekiliyor. “On altı gündür nefesinin ritmine göre yaşıyorum.” Saldırganlaşıyor. “On altı gündür seninle nefes alıp veriyorum.” Gözlerini adama dikiyor. “Bak, tıpkı senin gibi nefes alıp veriyorum!” Derin derin aldığı nefesi ke­derle geri salıyor. Adamın ritmine uygun olarak. “Elim göğsünün üzerinde olmasa da, artık senin gibi nefes alıp verebilirim.” Adama doğru eğiliyor. “Yanında olmasam da, seninle aynı ritimde nefes alıp veriyorum.” Uzaklaşıyor. “Beni duyuyor musun?” Çığlıklar atıyor: “El-Kahhar!” Ve yeniden tespihini çekmeye başlıyor. Hep aynı tempoyla. Odadan çıkıyor. Koridorda ve evin diğer bölümlerinde, “El-Kahhar, El-Kahhar…” dediği duyuluyor…

“El-Kahhar…” uzaklaşıyor.
“El-Kahhar…” zayıflıyor.
“El…” duyulmaz hale geliyor.
Yitip gidiyor.

Sessizlik içinde birkaç saniye akıp geçiyor. Ardından, El-Kahhar pencerede, koridorda, kapının arkasında yeniden yankılanmaya başlıyor. Kadın odaya geri dönüyor ve adamın yanında duruyor. Ayakta. Sol eliyle hâlâ siyah tespihi çekiyor. “Ben yokken otuz üç kere nefes alıp verdiğini bile söyleyebilirim.” Çömeliyor. “Hatta şu an seninle konuşurken bile nefesini sayabilirim.” Tespihi, adamın belirsiz görüş alanına sokmak için havaya kaldırıyor. “İşte, ben yanına geldiğimden beri yedi kere nefes alıp verdin.” Kilimin üzerine oturup devam ediyor: “Günlerimi saatlere bölmüyorum artık, ne saatleri dakikalara, ne de dakikaları saniyelere… bir gün benim için doksan dokuz kere tespih çekmeye eşit!” Bakışları, adamın bilek kemiklerini çevreleyen yıpranmış kol saatinde donup kalıyor. “Hatta sana, mollanın öğle ezanını okuyup vaaz vereceği zamana kadar beş kere daha tespih çekmem gerektiğini söyleyebilirim.” Bir an durup hesap yapıyor. “Yirminci tespih çekiminde, sucu komşunun kapısını çalacak. Boğuk boğuk öksüren yaşlı komşu kadın her zamanki gibi kapıyı açacak. Otuzuncuda, bisikletli bir çocuk, komşumuzun kızı için ‘Leyli, leyli, leyli can, can, can, yüreğimi dağladın…’ havasını ıslıkla çalarak sokaktan geçecek…” Gülüyor. Hüzünlü bir gülüş. “Ve yetmiş ikinciye geldiğimde, o ahmak molla seni ziyarete gelecek ve her zaman olduğu gibi sana iyi bakmadığım, tavsiyelerini dinlemediğim, duaları ihmal ettiğim için beni paylayacak… Yoksa iyileşirmişsin!” Elini adamın kolunun üzerinde gezdiriyor. “Ama sen de şahitsin. Senin yanında, senin nefesinle, yalnızca senin için yaşadığımı biliyorsun!” Sessizce homurdanıyor: “Her gün Allah’ın doksan dokuz adından birini doksan dokuz kere zikretmek ve bunu doksan dokuz gün boyunca yapmak gerektiğini söylemek öyle kolay ki! Ama o ahmak molla, bir adamla, ki o adam…” gerekli sözcüğü bulamıyor ya da söylemeye cesaret edemiyor, “yalnız başına kalmanın, iki küçük kızla bir başına kalmanın ne demek olduğunu bilmiyor!”

Uzun bir sessizlik. Neredeyse beş tespih çekimi. Kadının gözleri kapalı, duvara yaslanmış bir halde durarak çektiği beş kere doksan dokuz. Onun uyuşukluğundan sıyrılmasını sağlayan, öğle ezanı oluyor. Seccadeyi alıp açıyor ve yere seriyor. Namaza duruyor.

Namazdan sonra, haftanın o günüyle ilgili vaaz veren mollayı dinlemek üzere seccadenin üzerinde oturmayı sürdürüyor, “… ve bugün kanın döküldüğü bir gündür, çünkü Havva ilk kez bir salı günü çürümüş kanını kaybetmeye başladı; Âdem’in oğullarından biri kardeşini bir salı günü öldürdü; Gregorios, Zekeriya ve Yahya, huzur içinde yatsınlar, yine bir salı günü öldürüldüler, firavunun büyücüleri, Asiye binti Müzahim, firavunun karısı ve İsrailoğulları’nın düvesi de öyle…”

Yavaşça etrafına bakıyor. Odaya. Kocasına. Boşluktaki bu bedene. Bu boş bedene….

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıSabır Taşı
  • Sayfa Sayısı104
  • YazarAtiq Rahimi
  • ISBN9789750758997
  • Boyutlar, Kapak12,5x19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2023

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Kahrolsun Dostoyevski ~ Atiq RahimiKahrolsun Dostoyevski

    Kahrolsun Dostoyevski

    Atiq Rahimi

    Kahrolsun Dostoyevski, daha önce Sabır Taşı kitabıyla büyük ilgi gören Rahimi’nin, ölümün kol gezdiği vatanı Afganistan’ı, suçu, vicdanı azabını ve cezayı sorgulandığı bir tür...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Pollyanna (Ünlü Çocuk Romanları – 5) ~ Eleanor Hodgman PorterPollyanna (Ünlü Çocuk Romanları – 5)

    Pollyanna (Ünlü Çocuk Romanları – 5)

    Eleanor Hodgman Porter

    Ünlü Çocuk Romanları Bu seri dünya klasiği kitaplardan oluşmaktadır. Bu serinin ilk beş kitaplarında; mecara, kahramanlık, sevgi, dayanışma gibi insan onuruna yakışan olaylar dizgesini...

  2. Değersiz Bir Hayat ~ Hanya YanagiharaDeğersiz Bir Hayat

    Değersiz Bir Hayat

    Hanya Yanagihara

    Üniversiteden tanışan dört erkek arkadaş: Nazik, yakışıklı ve oyunculukta kariyer yapmak isteyen Willem. Sanat dünyasına hızlı bir giriş yapmak isteyen, zeki ama bazen kalpsiz...

  3. Anne Kalbi ~ Lisa ScottolineAnne Kalbi

    Anne Kalbi

    Lisa Scottoline

    BAZI ÇOCUKLAR ANNELERİNİN KARNINDA BÜYÜR BAZILARI YÜREĞİNDE… Öğreneceğiniz gerçekler hayatınızı altüst edecek olsa da onları ortaya çıkartmaya çabalar mıydınız? Philadelphia’daki cinayet oranlarındaki büyük artışa...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur