Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Aşk ve Çocuk
Aşk ve Çocuk

Aşk ve Çocuk

Maeve Binchy, Zeynep Seymen

Tüm dünyada milyonlarca okurun gözdesi Maeve Binchy’den taptaze bir roman… “Maeve Binchy’nin en iyi romanlarından biri. Birbirinden farklı bir grup insanı ahenkle ele alıyor;…

Tüm dünyada milyonlarca okurun gözdesi Maeve Binchy’den taptaze bir roman…

“Maeve Binchy’nin en iyi romanlarından biri. Birbirinden farklı bir grup insanı ahenkle ele alıyor; İrlanda’daki yaşama özgü olaylar dizisi inandırıcı; romanın sonu da çok tatlı. İnsan, Frankie karakterini Binchy’nin bundan sonraki romanlarında da görmek istiyor.”

Susan Rogers, Newark Star-Ledger

“Maeve Binchy hayranları ayakkabılarını bir tarafa fırlatacak, kendilerine güzel bir çay demleyecek ve koltukta kıvrılıp Binchy’nin sıcak dünyasına bir kez daha adım atacaklar.”

Melinda Bargreen, The Seattle Times

“Bir Maeve Binchy romanı okumak eski bir dostla sıcacık bir buluşmaya benzer. Binchy’nin klasik tarzıyla, küçük bir Dublin mahallesinde yaşayan; aile, inanç ve topluluk bağlarıyla birleşen renkli ve eksantrik karakterler birbirlerinin yaşamına girip çıkıyorlar. Okurların bir kutu mendili hazır bulundurmaları gerekecek…”

Margaret Flanagan, Booklist

***

Birinci bölüm

Katie Finglas, kuaför salonunda yorucu bir günün sonuna yaklaşıyordu. Çıkabilecek bütün aksilikler çıkmıştı. Alerjisi olduğunu baştan söylemeyen bir kadının boyadan yüzü gözü şişmişti. Kızının düğünü için saçını yaptıran bir diğeri, müthiş öfkelenmiş ve maskaraya döndüğünü söylemişti. Saçına kumral röfleler attırmak isteyen bir adam, işin ortasında fiyatı öğrenince sinirden felç geçirecek gibi olmuştu. Katie’nin kocası Garry, masum bir hareketle, ellerini altmış yaşında bir müşterinin omuzlarına koyunca, kadın onu cinsel taciz ve saldırı suçundan mahkemeye vereceğini söylemişti.

Katie karşısında duran, saman sarısı saçları kırlaşmış, iri yapılı rahibe baktı.

“Adınız Katie FingLas ve bildiğim kadarıyla burayı siz işletiyorsunuz” dedi rahip, masum bir kuaför salonunda değil de lüks bir genelevdeymiş gibi, gergin gergin etrafına bakınarak.

“Evet, doğru, Peder” dedi Katie iç geçirerek. Yine neler oluyordu?

“Burada çalışan kızlardan bazılarıyla, aşağıda rıhtımda konuşuyordum da, bana anlattıkları…”

Katie kendini çok yorgun hissetti. Yanında, okulu bırakmış birkaç kız çalıştırıyordu: Ücretlerini düzenli ödüyor, onlara işi öğretiyordu. Bir rahibe neden yakınmış olabilirlerdi ki?

“Evet, Peder, sorıın nedir tam olarak?” diye sordu.

“Aslında, sorun sayılmaz pek. Doğrudan size gelmem gerektiğini düşündüm.” Peder biraz sıkıntılı görünüyordu.

“Doğru yapmışsınız, Peder” dedi Katie. “Nedir, anlatın bana.”

“Şu kadın, Stella Dixon. Hastanede işte…”

“Hastanede mi?” Katie’nin kafası karışmıştı. Bununla ne ilgisi olabilirdi? Peroksit zehirlemesi falan mı olmuştu?

“Buna üzüldüm” dedi sesinin titrememesi için çaba harcayarak.

“Evet, ama saçını yaptırmak istiyor.”

“Bize hâlâ güvendiğini mi söylemek istiyorsunuz?” Hayat bazen sürprizlerle dolu olabiliyordu.

“Hayır, daha önce buraya geldiğini sanmam…” Peder şaşkın görünüyordu.

“Peki, sizin bu konuyla ilginiz. Peder?”

“Adım Brian Flynn ve şu anda St. Brigid Hastanesi’nde papaz olarak görev yapıyorum. Asıl papaz hac ziyareti için Roma’da. Hastalara dışarıdan sigara ve içki getirmek dışında, şu ana kadar benden istenen tek ciddi şey bu oldu.”

“Benden hastaneye gidip birinin saçını yapmamı mı istiyorsunuz?”

“Kadın ağır hasta. Ölmek üzere. Konuşabileceği bir büyüğe ihtiyacı olduğunu düşündüm. Yok, siz çok büyük göründüğünüzden değil, tabii. Neticede, genç bir kızsınız sadece” dedi rahip.

“Eh, rahip olmakla İrlanda’daki kadınlar için acı bir kayıp olmamışsınız” dedi Katie. “Bana kat ve oda numarasını verin; sihirli kutumla gider, onu görürüm.”

“Çok teşekkür ederim, Bayan Finglas. Her şey burada yazılı.” Peder Flynn, ona bir not kâğıdı uzattı.

Orta yaşlı bir kadın kasaya yaklaştı. Gözlükleri burnunun uçundaydı ve kaygılı bir ifadesi vardı.

“Gençlere kuaförlük mesleğini öğrettiğinizi duydum” dedi.

“Evet, daha doğrusu kuaförlük sanatını, biz işimize böyle demeyi seviyoruz” diye düzeltti Katie.

“Birkaç haftalığına Amerika’dan memlekete gelecek bir yeğenim var. Bana Amerika’da, acemilerin üzerinizde pratik yapmasına izin verirseniz, saçınızı neredeyse bedavaya yaptırabileceğiniz yerler olduğundan bahsetti.”

“Bizim de salı günleri bir acemi kuaförler gecemiz oluyor; müşteriler kendi havlularını getiriyorlar, biz de saçlarını yapıyoruz. Karşılığında, genellikle bir hayır kurumuna 5 avro bağış yapıyorlar.”

“Bugün salı!” diye bağırdı kadın heyecanla.

“Aynen öyle” dedi Katie dişlerini gıcırdatarak.

“O halde, ben de kayıt yaptırabilir miyim? Adım Josie Lynch.”

“Harika, Bayan Lynch, saat yediden sonra görüşmek üzere” dedi Katie, kadının ismini not alarak. O anda papazla göz göze geldi. Adamın bakışlarında anlayış ve sempati vardı.

İnsanın kendi kuaför salonunu işletmesi dünyanın en rahat ve en şahane işi değildi.

Josie ve Charles Lynch, otuz iki yıl önce evlendiklerinden beri St. Jarlath’s Crescent 23 numarada yaşıyorlardı. Semtte pek çok değişime tanık olmuşlardı. Köşedeki dükkân, bir markete dönüşmüştü; çarşaflarını ütületip katlattıkları eski çamaşırhane, artık, insanların karışık çamaşırlarını büyük çantalar içinde bırakıp yıkanıp ütülenmiş olarak geri alabildikleri bir Laundomat’tı. Semtte artık, dört doktorun çalıştığı doğru dürüst bir sağlık ocağı vardı; bir zamanlar orada sadece, semtteki herkesi dünyaya getiren ve bu dünyadan gittiklerini gören yaşlı Doktor Gillespie çalışırdı.

Ekonomik büyümenin doruk yıllarında, St. Jarlath’s Cres- centTtaki evler şaşırtıcı paralara el değiştirmişti. Kent merkezine yakın, bahçeli küçük evlere büyük talep vardı. Artık böyle bir şey söz konusu değildi tabii -ekonomik kriz büyük bir eşitleyici olmuştu- ama semt, onyıllar öncesinden çok daha önemli bir yer olmaya devam ediyordu.

Her şey bir yana, Molly ve Paddy Carroll’ın doktor olan -gerçek bir uzman doktor!- oğulları Declan’a bakmak yeterliydi. Ya da Muttie ve Lizzie Scarlet’ın kızları Cathy’ye. Cathy, en büyük toplantılar için kiralanan bir catering şirketini yönetiyordu.

Ama pek çok şey de kötüye gitmişti. Artık cemaat ruhu diye bir şey yoktu. Corpus Christi Yortusu’nda, tören alayları, otuz-kırk yıl önce olduğu gibi Crescent’ta aşağı yukarı geçit yürüyüşü yapmıyordu. Josie ve Charles Lynch, akşamları diz çöküp Rosary duasını okurken, kendilerini dünyada ve pek tabii ki St. Jarlath’s Crescent’ta yapayalnız hissediyorlardı.

Onlar için değişen bir şey yoktu.

Evlendiklerinde, birlikte dua eden bir ailenin birliğinin bozulmadığı düsturuna dayalı bir hayat planlamışlardı. Sekiz ya da dokuz çocukları olacağını varsaymışlardı, zira Tanrı bu dünyaya asla, doyuramayacağı bir boğaz getirmezdi. Ama öyle olmamıştı. Noel’in doğumundan sonra, Josie’ye artık başka çocuğu olamayacağı söylenmişti. Bunu kabul etmek zordu. İkisi de kalabalık ailelerden geliyorlardı; kız ve erkek kardeşleri de çok çocuklu aileler kurmuşlardı. Ama belki de böylesi hayırlı olmuştu.

Hep Noel’in rahip olmasını istemişlerdi. Oğullarına din eğitimi vermek için gerekli parayı daha o doğmadan biriktirmeye başlamışlardı. Bisküvi fabrikasında çalışan Josie’nin maaşından bir kenara para ayırıyorlardı. Postanedeki tasarruf hesaplarına her hafta bir miktar daha ekleniyordu ve Charles cuma günleri, kapı görevlisi olarak çalıştığı otelden zarfını aldığında, bunun da bir kısmı postanedeki hesaba yatırılıyordu. Zamanı geldiğinde, Noel rahip olmak için en iyi eğitimi alacaktı.

Bu nedenle, Josie ve Charles, sessiz sakin bir çocuk olan oğullarının dini yaşama en ufak bir ilgisinin olmadığını öğrendiklerinde, büyük bir şaşkınlığa ve hayal kırıklığına uğradılar. Rahipler çocuğun bu yönde hiçbir ilgi ve yetenek sergilemediğini söylediler. On dört yaşındaki Noel’e, bu bir seçenek olarak sunulduğunda, hayatta yapacağı en son iş buymuş gibi konuşmuştu.

Bu konuda gerçekten çok kararlıydı.

Ne var ki, ne yapmak isteyeceği konusunda o kadar kararlı değildi. Bir ofis işletmek isteyebileceğini söylemek dışında, bu konuda kararsızdı. Bir ofiste çalışmayı değil, ama orayı işletmeyi isteyebilirdi. Kariyer danışma departmanının onu yönlendirmeye çalıştığı, ofis yönetimi, muhasebe ya da başka herhangi bir alanda okumaya hiç ilgi göstermedi. Sanattan hoşlandığını söyledi, ama resim yapmayı istemiyordu. Zorlanırsa, resimlere bakmaktan ve üzerlerine düşünmekten hoşlandığını söylüyordu. Çizimi iyiydi; üzerinde hep bir defter ile kurşunkalem bulunduruyordu ve onu sık sık bir köşede kıvrılmış, bir insan yüzü ya da hayvan resmi çizerken buluyorlardı. Bu, kuşkusuz, önünde bir kariyer yolu açacak değildi, ama zaten Noel de öyle olmasını hiçbir zaman beklememişti. Ödevlerini mutfak masasında, arada iç geçirerek ve nadiren heyecanla veya tutkuyla yapıyordu. Josie ve Charles, veli toplantılarında bu konuyu kurcalamışlardı. Okulda onu gayretlendiren veya heyecanlandıran herhangi bir şey var mıydı? Hiçbir şey yok muydu?

Öğretmenler ne yapacaklarını bilemez durumdaydılar. Erkek öğrenciler çoğunlukla on dört-on beş yaşlarında anlaşılmaz oluyor, ama genellikle, sonunda bir şey yapmaya karar veriyorlardı. Ya da sık sık, hiçbir şey yapmamaya karar veriyorlardı. Noel Lynch’in son zamanlarda, her zamankinden daha da sessizleştiğini ve içine kapandığını söylüyorlardı.

Josie ve Charles meraklanmışlardı: Bu doğru olabilir miydi?

Noel, kuşkusuz sessizdi ve evi birbirini yumruklayan gençlerle doldurmuyor olması onlar için büyük nimetti. Ama bunun, oğullarının ruhani hayatının parçası olduğunu, rahiplik günlerine bir hazırlık oluşturduğunu düşünmüşlerdi. Şimdi, durumun kesinlikle böyle olmadığı anlaşılmıştı.

Josie, Noel’in belki de, sadece rahiplerinki gibi bir dini yaşama itiraz ettiğini söyledi. Belki de, farklı bir yönelimi vardı ve Cizvit ya da misyoner olmayı istiyordu.

Göründüğü kadarıyla, öyle de değildi.

Ve on beş yaşına geldiğinde, gerçekten de Rosary duasına katılmak istemediğini söyledi; sürekli tekrarlanan anlamsız dualardan ibaret bir ayindi bu. İnsanlara iyilik etmeye, şanssız insanların daha iyi bir hayat yaşamalarını sağlamak için çalışmaya bir itirazı yoktu, ama hiçbir Tanrı bu on beş dakikalık fısır fısırı istemiş olamazdı.

On altı yaşına geldiğinde, Noel’in artık pazar ayinine gitmediğini fark ettiler. Köşedeki kilisede sabah ayininde olması gereken saatte, kanalın oralarda görülmüştü. Onlara, artık öğreneceği yeni bir şey kalmadığı için, okula devam etmesinin de anlamı olmadığını söyledi. Hall’s ofis elemanları arıyordu, onu rutin ofis işleri konusunda yetiştirirlerdi. Aylak aylak dolaşacağına hemen çalışmaya da gidebilirdi.

Okulundaki rahipler ve öğretmenler, bir çocuğun okula gidip de hiçbir vasıf edinmeden yarıda bıraktığını görmenin, her zaman çok yazık olduğunu söylediler, ama yine de omuz silkerek, çocukta herhangi bir şeye ilgi uyandırmaya çalışmanın çok zor olduğunu belirttiler. Noel, oturup okulun kapanmasını bekliyor gibiydi. Okulu hemen bırakması daha iyi bile olabilirdi. Büyük yapı gereçleri firması Hall’s’a alırlar ve her hafta bir ücret verirlerse, ondan sonra neye ilgisi olduğunu daha rahat görebilirlerdi.

Josie ve Charles üzüntüyle, yıllardır postanede büyümekte olan birikimlerini düşündüler. Hiçbir zaman Noel Lynch’in muhterem bir peder olması için harcanamayacak olan o parayı… İyi kalpli bir peder, bunu belki de bir tatilde, kendileri için harcamalarının daha iyi olacağını belirtti, ama bu fikir Charles ve Josie’yi şoke etti. O para Tanrı yolunda harcanmak için biriktirilmişti; Tanrı yolunda harcanacaktı.

Noel, Hall’s’ta işe başladı. İş arkadaşlarıyla tanıştı, ama büyük bir heyecan duymadan. Onlarla, Rahip Okulu’ndaki sınıf arkadaşlarıyla olduğundan daha yakın dost ve arkadaş olmayacaktı. Devamlı yalnız olmayı istemiyordu, ama bu, çoğu zaman daha kolaydı.

Yıllar geçtikçe Noel, yemekleri onlarla birlikte yemeyeceği konusunda annesiyle anlaştı. Öğlen yemeğini gün ortasında yiyecek ve akşam için kendisine atıştıracak bir şeyler hazırlayacaktı. Bu şekilde, Rosary’den, dindar komşularla sosyalleşmekten ve Lynch’lerin evinde yemek saatlerinin doğal sohbet konusu olan, gününü nasıl geçirdiğiyle ilgili ahret sorgularından kurtuldu.

Eve gitgide daha geç dönmeye başladı. Eve dönerken de, hem rahat hem de pek bilinmeyen, hangardan bozma büyük bir mekân olan, Casey’nin pub’ına takılmayı âdet edindi. Burası, herkesin birbirinin adını bildiği, samimi bir yerdi.

Mekânın sahibinin kaba saba oğlu, “Bunu üzerine devireceğim, Noel” derdi. Hiçbir şey söylemeyen ama her şeyi gören ihtiyar Casey, temiz bir bezle bira bardaklarını parlatırken gözlüklerinin üzerinden bakardı.

“Akşam oldu, Noel” derdi, delikanlının yaptığı işi onaylamamanın verdiği rahatsızlık duygusunu, mekânın sahibi olmanın verdiği kibarlıkla birleştirmeyi başararak. Her şey bir yana, Noel’in babası tanıdığı biriydi. Sanki pub’ın, bir büyük biranın -ya da gece ilerledikçe birkaç büyük biranın- parasını almasından hoşnuttu, ama aynı zamanda, Noel’in kazandığı parayı daha akıllıca harcamaması onu düş kırıklığına uğratıyor gibiydi. Yine de Noel burayı seviyordu. Uçuk fiyatları olan popüler bir pub değildi. Kıkırdayıp duran ve adamın içmesine engel olan kızlarla dolu değildi. İnsanlar onu orada kendi haline bırakıyordu.
Bu çok önemliydi.

Noel eve vardığında, annesinde bir değişiklik olduğunu fark etti. Ama nedenini anlayamadı. Üzerinde, özel günlerde giydiği kırmızı triko elbisesi vardı. Çalıştığı bisküvi fabrikasında, iyi elbiselerinin eskimesine engel olduğu için harika olduğunu söylediği bir üniforma giyiliyordu. Annesi makyaj da yapmamıştı, o halde değişikliğin nedeni bu da olamazdı.

Sonunda, olayın saçından kaynaklandığını fark etti. Annesi bir güzellik salonuna gitmişti.

“Demek saçını yaptırdın, anne!” dedi.

Josie Lynch keyifle saçlarını sıvazladı. “Güzel olmuş, değil mi?” Düzenli olarak kuaför salonlanna giden biri gibi konuşuyordu.

“Çok güzel, anne” dedi Noel.

“Kahve istersen, çaydanlığın altını yakayım” dedi annesi.

“Yok, böyle gayet iyi.” Oradan kaçıp odasına kapanmak için sabırsızlanıyordu. Sonra, ertesi gün Amerika’dan kuzini Emily’nin geleceğini hatırladı. Annesi onun gelişi için hazırlanıyor olmalıydı. Anlaşıldığı kadarıyla, bu Emily birkaç hafta yanlarında kalacaktı. Kaç hafta kalacağı henüz kesinleşmemişti…

Noel, bu ziyaret işine fazla karışmamış, sadece babasının odayı boyamasına yardımcı olmak ve duvarlarına karo döşeyip yeni bir duş taktıkları alt kattaki tuvaleti boşaltıp temizlemek gibi, yapması gereken işleri yapmıştı. Emily hakkında fazla bir şey bilmiyordu; yaşlı biriydi, belki de ellilerindeydi, babasının ağabeyi Martinin tek çocuğuydu. Resim öğretmeniydi, ama işi beklenmedik bir anda sona ermişti ve biriktirdiği parayla dünya gezisine çıkacaktı. Geziye, babasının yıllar önce, şansını Amerika’da denemek için ayrıldığı Dublin’den başlayacaktı.

Charles’ın anlattığına göre, Amerika’da şans ağabeyinin yüzüne pek gülmemişti. Ailenin büyük oğlu, en iyi müşterisinin kendisi olduğu bir barda çalışmıştı. Aileyle ilişkisini tamamen koparmıştı. Bir tek Emily’den Noel kartları gelmiş, önce babasının, sonra annesinin ölümünü de onlara o haber vermişti. Epeyce iş bitirici birine benziyordu; Dublin’e geldiğinde ailenin masraflarına katkıda bulunmak istediğini, New York’taki küçük dairesini kiraya verdiğinden, bunun gayet adil olacağını söylemişti. Duyarlı birine benzemesi, kalabalık etmeyeceğine ve eğlence istemeyeceğine söz vermiş olması da Josie ve Charles’ın içini rahatlatmıştı. Kendisini meşgul edecek bir sürü şey bulacağını söylemişti.

Noel içini çekti.

Annesi ve babası, bu sıradan olayı gene büyük bir dram haline getireceklerdi. Kadın, Hall’s’ta onu bekleyen parlak gelecek, annesinin bisküvi fabrikasındaki işi ve babasının çok büyük bir oteldeki kapı görevlisi olarak oynadığı rolle ilgili ne varsa dinlemeden, kapıdan içeri giremeyecekti. Ona, İrlanda’daki ahlaki yozlaşma, pazar ayinlerine katılımın ne kadar azaldığı ve aşırı içki tüketiminden hastanelerin acil servislerinin dolup taştığı anlatılacaktı. Emily, Rosary duasına katılmaya da davet edilecekti.

Noel’in annesi, yeni boyanan odaya bir Kutsal Yürek ya da Ezeli Kurtarıcımız Meryem resmi asıp asmama konusuna şimdiden epey bir zaman harcamıştı. Noel, o gelene kadar beklemelerini önererek, bu nahoş konunun daha fazla tartışılmasını engellemeyi başarmıştı.

“Bir okulda resim öğretmenliği yapmış, anne. Kendi resimlerini getiriyor olabilir” demiş; annesi de, şaşırtıcı bir biçimde, onunla anında mutabık kalmıştı.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıAşk ve Çocuk
  • Sayfa Sayısı436
  • YazarMaeve Binchy
  • ÇevirmenZeynep Seymen
  • ISBN6050905236
  • Boyutlar, Kapak13,6x21, Karton Kapak
  • YayıneviDoğan Kitap / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Bir Dilek Tut Benim İçin ~ Maeve BinchyBir Dilek Tut Benim İçin

    Bir Dilek Tut Benim İçin

    Maeve Binchy

    Maeve Binchy’ nin Doğan Kitaptan çıkan 10.kitabı. Dünyada ve Türkiye’ de en çok satan yazarımız hakkında başka ne söylenebilir ki … Ölüm nedenini soruşturan...

  2. Aşıklar Korusu ~ Maeve BinchyAşıklar Korusu

    Aşıklar Korusu

    Maeve Binchy

    ‘Açgözlülük, ihanet ruhsal sorunlar, yalnızlığın verdiği keyif, modern iş kadının stresi… Yalın dokunaklı bir anlatım… Maeve Bınchy hep bir numara.” Publishers Weekly 1. bölüm...

  3. Ruh ve Yürek ~ Maeve BinchyRuh ve Yürek

    Ruh ve Yürek

    Maeve Binchy

    Doktor Clara Casey için bundan daha kötü bir zamanlama olamazdı. Kocasından ayrıldığı sırada ve iki kızının sorunlarıyla boğuşurken aldığı iş teklifi, tüm özel sorunlarını...

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Hayal Avcısı ~ Laura KinsaleHayal Avcısı

    Hayal Avcısı

    Laura Kinsale

    Çölün, savaşın, kilometrelerin ve hatta ölümün bile engel olamadığı bir aşk… Korkusuz tavırları ve inatçı yalnızlığıyla Lord Winter, kalbindeki tutkuları iyi gizleyen bir gezgindir....

  2. Baumgartner ~ Paul AusterBaumgartner

    Baumgartner

    Paul Auster

    Neden bazı anıları hatırlar, bazılarını unuturuz? Baumgartner, sevgili eşi Anna’nın ölümü sonrasında büyük üzüntü yaşayan yetmiş bir yaşındaki felsefe profesörü Baumgartner’ın emekliliğe ve dünyadan...

  3. Notre Dame’ın Kamburu ~ Victor HugoNotre Dame’ın Kamburu

    Notre Dame’ın Kamburu

    Victor Hugo

    1852’de Louis Bonaparte’ın imparatorluğunu ilan ettiği hükümet darbesine karşı çıktığı için sürgün edildi. Cezası 1859’da sona erdi, fakat imparatorluk yıkılana kadar gönüllü olarak sürgünde...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur