Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

atesli-bilet-olivia-cunning-ephesus-yayinlariSırlarla dolu bir geçmişi olan bir bas gitarist, Jace Seymour. Geçmişinin esiri olmuş yaralı bir müzisyen. Acılarını bastırabilmek için fiziksel acıya muhtaç bir erkek. Ve yeni edindiği sahibesi Aggie’nin, bir yandan bedenine acı verirken, diğer yandan kalbindeki yaraları saracağından habersiz. Merhamet için ayaklarına kapanan köleleri dışında erkeklerle işi olmayan Aggie, melek yüzlü Jace’in asil başkaldırısı ve yataktaki beklenmedik baskınlığı karşısında kalbini genç adama kaptırmanın eşiğinde.

Günahkârlar grubundaki yeri sarsılmaya başlayan Jace ise, yaraların en iyi sevgiyle sarılacağını öğrenmek üzere. Bizler müzik dünyası ve tur otobüslerinin en bilinmeyen, en derin kuyularına dalarken, Olivia Cunning de insan doğasını bambaşka bir pencereden beğenilerimize sunuyor.

“Şehvetli çocuklar, sert müzik ve ateşli sevişmeler… Daha iyisi olabilir miydi?”

-Fresh Fiction-

***

Bölüm 1

Aggie, ilk defa tanıştığı bir erkeği, derhal iki listeden birine ata­yabiliyordu.

Liste A: Zamanıma Değmeye» Erkekler

Liste B: Becermekten Hoşlanacağım Erkekler

Liste A, bu gece kulübünde, yani Cennet Bulundu’da çalış­tığı saat başı gittikçe uzuyordu. Bir erkeğin en son ne zaman Liste B’de bulunduğunu hatırlayamıyordu bile.

Bu durum, onu gördüğünde neden kalın kırbacını yere dü­şürdüğünü açıklıyordu.

Artık o her kimse. Potansiyel Bay Liste B, sanki mekâna sahipmişçesine, uzun adımlarla ona doğru yürüdü. Şu bas­makalıp kötü çocuk görünüşüne sahipti; deriler, dövmeler ve muazzam bir ‘her an dövüşmeye hazırım’ ifadesi. Ancak bu gö­rünüş, Aggie’nin hayatında gördüğü en tatlı yüzle çelişiyordu. Aggie’nin sahnesine en yakın masalardan birine oturdu, sırtını koltuğuna dayadı ve sanki uzun bir müddet orada kalmayı planlıyormuş gibi, ayak bileğini bacağına dayamak suretiyle, bacak bacak üzerine attı.

İlginç. Ve tamamıyla düzülesi.

Melek Yüz, içkisini yudumlarken başını kaldırarak, koyu renk gözlerinde tuhaf, meydan okuyan bir parıltıyla Aggie’ye baktı. Adamdaki bir şeyler, Aggie’nin birdenbire edepsiz dü­şüncelere kapılmasına neden olmuştu. Ancak, onun o sıkı be­denine acı verme fikri, aklına gelen düşüncelerin yalnızca yan­sını kapsıyordu. Ah, adam gözlere şenlikti, buna şüphe yoktu, fakat asıl cazibesi bu değildi. Asıl garip olan, Aggie’nin onu diğer gece kulübü müşterilerinden ayıran şeyin ne olduğunu bilmiyor oluşuydu. Belki de, yalnızca onu dâhil edeceği yeni bir listeye ihtiyacı vardı.

Geçici Liste C: Anında Etiket Yapıştıramadığım Erkekler. Bu Üs­tenin kendisini çabucak Liste A’ya devredeceğinden hiç şüp­hesi yoktu. Hiçbir koşulda, bir müşteriyi potansiyel Liste B olarak değerlendirmezdi. Müşterinin ne kadar çekici olduğu önemli değildi.

Aggie, sahneye düşürdüğü kalın kırbacını geri aldı (Ah, ne utanç verici) ve Seksi’nin yanağının yanında şaklattı. Adam kaç­madı. Bedeni gerildi, fakat bu korkudan değildi. Aggie, adamın verdiği hafif soluktan ve kirpiklerinin çırpınmasından, gözdağının onu tahrik ettiğini anlayabiliyordu.

Çoğu erkek, Aggie’nin rutinini gölgelerin arasından izler ve onun işkencesine katlanabileceğim düşünürdü. Sert erkek olduklarını göstermeye çalışarak, kendilerini eğlendirmek için. Cennet Bulundu’da deriler içindeki dominatriksi seçerlerdi fa­kat çoğu, kalın kırbacın çarpma mesafesinden uzakta otururdu. Aggie’nin, kulüpteki birisine gerçekten vuracağı yoktu elbette. Eğer bir adam, sırf Y kromozomuyla doğduğu için cezalandı­rılmak isterse, fazladan para ödemesi gerekirdi.

Aggie kolunu geriye kıvırdı ve kırbacını bir kez daha, yeni gelenin yanağına doğru savurdu. Deri parçası, adamın tenine santimetreler kala şakladı. Adam bu sefer de kıpırdamayınca Aggie, iyiden iyiye tatmin oldu. Yüce Tanrım, bu adamı çöz­mek eğlenceli olacaktı. Zindanı gerçek bir meydan okumaya tanıklık etmeyeli o kadar çok zaman olmuştu ki!

Aggie dans ederek yaklaşırken adam, doğrudan onun göz­lerinin içine bakıyordu. Oldukça genç görünüyordu; belki yir­milerinin ortasındaydı; fakat yaşının çok ötesinde, olgun bakan gözleri vardı. Aggie adamın, hayatı boyunca birçok trajedi gör­düğüne kalıbım basardı. Rahatlamak için Aggie’yi arayanların çoğu aynı durumdaydı.

Genç adam bir parmağını kıvırarak onu yakınına çağırdı. Ag­gie şaşırarak ona tek kaşım kaldırdı ve Eli’a, sahnenin yakınında duran fedaiye bir bakış attı. Kulüpte ek işinden bahsetmemesi gerekiyordu. Her ne kadar iş arkadaşları onun hakkında endişelense de, Aggie’nin dominatriks rutini bir şovdan ibaretti. Daha sonra, müşterilerle daha samimi bir iletişim kurmak için yere indiğinde, potansiyel kölelere kartını verirdi fakat henüz sahnesi sona ermemişti. Dansına odaklanması gerekiyordu. Şu anda sert görünüşlü, aşın tatlı birini kaltağı yapmakla ilgili ha­yaller kurmamalıydı.

Aggie bacağını gümüş direğe doladı ve direğin çevresinde döndü. Uzun, siyah saçları uçuyordu. Durduğunda adamın kol­tuğunun boş olduğunu gördü ve birden adamın, ayaklarının dibinde dikilmekte olduğunu fark etti. Arka cebinden bir bank­not çıkardı ve iki parmağının arasında tutarak Aggie’ye doğru uzattı. Merhaba, yüzlük. Marna’nm yeni bir çift bota ihtiyacı var.

Boştaki eliyle direğe tutundu ve müşteriye doğru eğile­rek, dolgun göğüslerinin üst kısmını adamın gözlerinin önüne serdi. Adamın bakışları çıplak tenine doğru kaydı ve dilini üst dudağında gezdirdi. Genellikle Aggie’ye göre bütün erkekler, göze en az bir diğeri kadar bayağı görünürdü, fakat bu sefer kendini adamın ağır siyah botlarından, diken diken platin sa­rısı saçlarına kadar her bir santimini incelemekten alamamıştı. Koyu renk gözlerini. Koyu renk kaşlarını. Koyu renk kirli sa­kalını. Tişörtünün boğaz kısmından kendini gösteren dövme­sini. Sağ bileğini, çivili bir deri bant süslüyordu. Adam sert ve dayanıklı görünüyordu, ama aynı zamanda sakarin kadar da tatlıydı. Melek kısmı ağır basan bir Cehennem meleği. Kirli sa­kalının, o inkâr edilemeyecek kadar tatlı suratını gizleme teşeb­büsünün bir sonucu olup olmadığını merak etti.

Adam, banknotu Aggie’nin göğüslerinin arasından geçire­rek siyah, deri büstiyerinin korsesine doğru kaydırdı. Adamın parmak uçlan Aggie’nin tenine değerken, göğüs uçlan sert­leşti. Bu, Aggie için tamamen alışılmadık bir tepkiydi. Müşteri­ler ona dokunduklarında genellikle biraz ödü kopardı. Ama bu seferki, tüm sistemlerini harekete geçirmişti. Flaş ışıklar, adamın kulağındaki küçük, gümüş halkaya çarptı. Aggie onun kulağını dişlemeyi arzulayarak, bunun yerine dilini kemirdi. Kulaklara karşı bir zaafı vardı.

İm, yanlış cevap Aggie. Müşterilerle aksiyon yaşamak hiç de yerinde bir davranış değildi.

Adam, “Özel danslar yapıyor musun?” diye sordu. Çiko­lata kahvesi gözleri onunkilere kilitlendi. Sesi, Aggie’nin bek­lediğinden daha derindi ve o kadar alçaktı ki, eğer yakınına eğilmemiş olsaydı Aggie, kulüpteki müziğin arasından onun sesini ayırt edemezdi.

“Kucak dansını mı kast ediyorsun?”

“Eğer yaptığın şey oysa. Ne kadar?”

“Elli papel.”

Ona bir yüzlük daha uzattı. Adam kumarhanede güzel bir gün geçirmiş olmalıydı. Zengin görünmüyordu. Basit, beyaz bir tişört, yıpranmış siyah deri ceket ve çamaşırındaki devasa çıkıntıyı saran rahat bir kot pantolon giymişti. Vay, merhaba koca adam. Bir sonraki dansının yatay mambo* olması gerektiğini düşünen tek kişi olmadığına memnundu.

Aggie, kendini topla, kızım. O bir müşteri. Yapacak bir şey yok. Ah, ama çok istiyordu. Onu. Yapmayı.

Adam bakışlarını yere doğru eğdi ve kızardı. “Başka servis­ler de sunuyor musun?”

Vay canına, dostum. Fren yap. “Ben bir fahişe değilim. Eğer sorduğun buysa.”

Adam kafasını iki yana salladı. “Demek istediğim o değil. Beni incitmeni istiyorum.” Genişleyen göğsüne derin, titrek bir nefes çekti. “Sertçe.”

Ah evet. Bu mümkün, seni şeker şey.

Aggie omzunun Üzerinden, diğer işini yaparken dikizlenmediğinden emin olmak için fedaiye bir kez daha baktı. Eli ın dikkati, beyaz tüyler ve ipek bir eşarpla uzaktaki sahnede dans eden. Cennet Butundu’nun en yeni dansçısı, Feather takma adlı Jessica’nın üzerindeydi. Jessica, erkekleri adeta hipnotize edi­yordu. Ancak olağanüstü bir bedeni olmasına ve onu nasıl kul­lanacağını bilmesine rağmen, basitçe söylemek gerekirse, bir eg­zotik dansçı olmak için doğru zihniyete sahip değildi. Feather’ın sahnesini çevreleyen, gözleri yuvalarından fırlamış ve fermu­arları aşın şişmiş salyalı adamlardan hiçbiri, Aggie’nin fikrini desteklemezdi. Onların tek gördüğü şey, Feather’ın güzel dış paketiydi; içindeki ağır yaralı kalbi değil. Fakat Aggie bunu görmüştü. Jessica’yla tanıştığı anda farkına varmış ve bu işi al­ması için ona yardım etmişti. Zavallı kuzu. Aklı o kadar karı­şık ve keşmekeş içindeydi ki.

Aggie dikkatini ayaklarının dibindeki adama çevirdi. Erkek­lere karşı aynı sempatiyi besleyemiyordu. “Belli bir ücret kar­şılığında seni memnun ederim,” dedi Aggie, “ama seks yok.”

“Sekse ihtiyacım yok.”

Aggie başını salladı. Adam bu işlerde yeni değildi. Bu da, adamı alışılmış kurbanlarından çok daha eğlenceli kılıyordu. Zindanını ziyaret eden birkaç düzenli müşterisi vardı, fakat çoğu Vegas’ı ziyaret edip bir geceliğine içlerindeki karanlık ta­rafı keşfetmek isteyen adamlardı. Çoğunu bir daha hiç görmü­yordu, ama Aggie’ye göre hava hoştu. Çoğu dominatriks düzenli müşterileri tercih ederdi, fakat Aggie çabucak para kazanmayı ve itaatkârlarından birisinde gelişmesi muhtemel olan bağım­lılıktan sakınmayı tercih ediyordu.

Şu anda Aggie’nin ilgisinin merkezi olan bedendeki her bir çizgi gergindi. Adam başını kaldırıp ona baktığında, bakışın­daki derin duygusal acı Aggie’nin kalbini titretti. Evet, sarışın, sen tam da ihtiyaç duyduğum şeysin, “Senin üzerinde çalışabili­rim melek, ama burada olmaz. Daha sonra sana kartımı vere­ceğim, böylece beni arayabilirsin. Eğer şanslıysan, sana zinda­nımı gösteririm.”

Adam heyecan içinde soluğunu bırakırken titredi.

Belki de onu sahne arkasına almalı ve ona, sunacağı şey­den biraz tattırmalıydı. Acısından doğan gerginliğiyle, her an patlamaya hazır görünüyordu. Aggie’nin ona vereceği bir ra­hatlamaya ihtiyacı vardı. Ve Aggie’nin de onu botlarına doğru sürünürken görmeye ihtiyaa vardı, böylece onu, zamanına değ­meyen bir mahlûk gibi kovabilirdi. Liste A’daki erkeklere re kadar çabuk katılırsa, o kadar iyiydi.

Aggie onunla konuştuğu sırada, sahnede dizlerinin üzerine çökmüş bir halde dans etmeye devam ediyordu. “Buna ne za­man ihtiyacın var?”

“Ne kadar çabuk olursa.”

“Sanırım birkaç gün sonra bir boşluğum var.”

“Bu gece. Param var. Ücretini söyle.”

Ücretini söyle? Kesinlikle Aggie’nin dilinden konuşuyordu fakat onu bekletmek işin yansını halledecekti. Kan kırmızısı rengindeki sivri tırnaklarını genç adamın boynunun kenarında gezdirerek, ardında hafif çizikler bıraktı. “Takvimimi kontrol edeceğim ve seni sıkıştırıp sıkıştıramayacağımı göreceğim. Belki yarın. Veya ertesi gün.”

Aggie, onun etinde daha fazla iz bırakmaya ve adamın acıyla çığlık attığını duymaya can alıyordu. Onun Aggie’ye he­diye edebileceği esas ödül buydu: Aggie’den merhamet dilen­mesi ve ona durması için yalvarması. Adam, o tatlı anda bü­tün gücünü kendisine teslim ettiğinde Aggie, ona sahip olacaktı. İstediği şey buydu, ihtiyacı olan şey ise, kendini bir zamanlar ikamet ettiği derin, karanlık çukurdan uzakta tutmaktı. Ancak henüz karşısındaki yakışıklının keyfini çıkarmak için etkendi. Eğer onu birkaç gün bekletirse, adam daha fazla tatmin olurdu. Beklentinin bedenine ve düşüncelerine yerleşmesine izin ver­meliydi, ta ki Aggie’nin söz verdiği leziz ıstıraptan başka bir şey düşünemeyene kadar.

Mekârun diğer yanındaki kargaşa Aggie’nin dikkatini çekti. Eli, Aggie’nin fedaisi, Feather’ın sahnesine doğru koştu. îri yarı, yakışıklı müşterilerden birisi Jessica’yı kollarına hapsetmişti.

Genç kızın kolları çaresizce sıkıştırılarak deri bir ceketle sarıl­mıştı. Birkaç fedai onu serbest bırakmaya çalışıyordu. Birkaçıysa adama eşlik eden uzun, ince bir adamı kulübün dışına çıkarı­yorlardı. Üçüncü bir adam Jessica’yı esir alan adamın yanında durmuş, utançla kafasını iki yana sallıyordu. Müşterilerin üçü de aynı görünüşe sahipti. Sanki bir rock grubu üyesi falanlarmış gibi. Aslında aklına gelmişken, sahnesinin ucundaki tatlı adamda da aynı görünüş vardı. Birbirleriyle uyumlu bir çete. Aggie aşağıya baktığında, “potansiyel iyi zaman”ının yok ol­duğunu fark etti.

“Orospu çocukları!” Aggie’nin sarışın meleği, arkası dö­nük fedailerden birinin üzerine fırlamadan önce, böyle bağırdı.

Jace, fedailerden birinin. Günahkârların davulcusu Eric’i çı­kışa doğru sürüklediğini gördüğünde, hiç düşünmeden harekete geçti. Siyah saçlı, güzel dominatriksle ilgili her şey ve kadının onun bedenine yapabileceği ihtişamlı şeyler akimdan uçup gitti.

Jace kulüpte hızla koştu, bir sandalyenin üzerinden atladı ve fedainin sırtına çıktı. Onu alaşağı edebilecek kadar iri olma­dığını biliyordu, fakat iyi dövüşürdü. Eğer koşullar biraz daha farklı olsaydı. Günahkârlar gibi bir rock grubunda bas gitarist olmak yerine profesyonel bir boksör olabilirdi.

Ara sıra yapılan kavgalan kafasına takmazdı; dövüşmeyi ve bir adamı tek yumrukta yere indirmeyi bilirdi; fakat Jace, Brian’ın bekârlığa veda partisinde niçin bir grup fedaiyle dö­vüştüklerini bile bilmiyordu. Kutlama yapmaları gerekiyordu, bir boklar karıştırmaları değil. Eric’in sekiz fedaiyi, adamların hareket eden her şeye vurmalarına sebep olacak kadar sinirlen­dirmesinin iyi bir nedeni olsa çok iyi olurdu. Kavga, kulübün dışındaki kaldırıma doğru taşarken iyiden iyiye kızıştı. Jace du­rumu değerlendirmek üzere bir anlığına duraklamadan önce, birkaç tane adamı tek yumrukta yere serdi.

Uzun ve ince yapılı Eric oldukça iyi bir dövüş sergiliyordu, fakat dörde bir azınlıktaydı.

Çevresi tamamen sarılmış olan Eric, birdenbire gökyüzünü işaret etti. “Bakın, Uçan Elvis’ler!”

Dört fedai, tıpkı doluya tutulmuş hindiler gibi, gözlerini karanlık göğe diktiler. Eric adamların dikkatini gökyüzüne çekmeyi başardığında, kas çemberinden çıkmaya çalışarak, karşısındaki fedainin beline bir darbe indirdi. Ancak fedailer gökyüzünde kendilerini eğlendirecek paraşütlü rock yıldızları olmadığını anladıklarında, hep birlikte peş peşe Eric’i yumruk­lamaya başladılar.

Jace, adamların sayısındaki bu eşitsizliği gidermeye karar verdi. îki aparkat ve birkaç düzine sol dirsek darbesinin ardın­dan iki fedai daha kaldırıma uzandı: birisi baygındı, diğeriyse ayağa kalkmaya yelteniyor fakat dengesini kazanmaya çalışır­ken tekrar yere düşüyordu.

Eric gözüne akan kanı sildi. Şaşkın bakışları kendi ayakla­rından Jace’in ayaklarına kadar uzanan insan enkazında gezini­yordu. “İsa aşkına, küçük adam, tek kişilik bir yıkım ekibisin.”

Eric’in iltifatından dolayı dikkati dağılan Jace, çenesine bek­lenmedik bir yumruk yedi. Aa, yüzünün yan tarafından yuka- nya doğru yayıldı. Kulakları çınlıyordu. Görüşü bulanıklaştı. Acıyı kafaya takmazdı fakat duyularının sarsılması onu denge­siz bıraktı. Rakibinin çenesinin altına, onu bayıltacak kadar sert bir yumruk atmaya yeltendi, ancak henüz odaklanamadan, çe­nesine bir darbe daha aldı.

Jace zorlukla soluyarak döndü ve herifin tekinin, Günahkârlar’ın ritim gitaristi Trey’in kafasının arkasına, alüminyumdan yapıl­mış bir beysbol sopasıyla vurduğunu gördü. Trey, kavga çık­tığı sırada kulüpte bite değildi. Niçin o hedef alınmıştı ki? Fe­dai, “Siktiğimin nonoşu,” diye homurdandı.

Trey anında bilincini kaybederek kaldırıma düştü. Eric beys­bol sopasını kullanan sik kafalının peşinden gitti, sopayı elle­rinden çekip aldı ve kaldırımın ötesindeki yola fırlattı.

“Hiç kimse.” Eric adamın suratına yumruğu patlattı. “Ona.” Tekrar vurdu. “Nonoş diyemez.” Ve tekrar. “Asla.” Eric, he­rif ayağa kalkmayı kesene kadar yumruklamaya devam etti.

Solo gitaristleri Brian, (hangi lanet olası anda kavgaya ka­tılmıştı?) ayakta dikilen son fedaiyle bire bir dövüşüyordu. Bir­birlerine darbeler İndirerek, kaldırımda bir ileri, bir geri gidi­yorlardı. Brian burnuna sıkı bir yumruk aldı ve bu darbe onu, karşısındaki adamı birkaç hızlı ve sert yumrukla yere indire­cek kadar öfkelendirdi.

Jace derin bir nefes aldı. Bittiğine memnundu. Belki şimdi viskisini bitirebilir ve mavi-alevler-kadar-seksi dominatriksten bir randevu alabilirdi. Günahkârlar’ın vokalisti Sed, hızla ku­lüpten çıktı. Görünüşe göre, sahneden çekip aldığı striptizci­den sıkılmış ve kavgaya karışmak istemişti. Biraz daha erken gelmiş olsaydı, işlerine yarayabilirdi. Sed devasaydı. Eğer cen­netten gelen sesiyle ödüllendirilmeseydi, sağlam bir fedai olabilecek kadar iyi bir vücutçuydu. Sed vuracak birisini arayarak çevresine bakındı fakat bütün fedailer çoktan yere serilmişti.

Ne yazık ki, Trey de öyle.

Sed kaldırımı iki uzun adımda geçti ve Trey’in üzerine eğildi. Sed onu iki omzundan tutarak kaldırdı ve nazikçe sarsb. Bilinç­siz olan Trey’in kafası gevşekçe sallanıyordu. “Trey? Trey! Trey gözlerini aç.” Sed, Eric’e bir bakış attı. “Ona ne oldu böyle?”

“Şu gerzek, kafasının arkasına beysbol sopasıyla vurdu.” Gerzek dediği adam kaldırımın ortasında inliyordu. Eric heri­fin suratını perişan etmişti.

“Neler söylüyorsun?” Sed, Trey”i kaldırıma doğru alçalttı ve dizlerinin üzerine çökerek başını Trey’in göğsüne dayadı. “Kalbi hâlâ atıyor. Nefes alıyor.”

“Şey, herhalde yani. Öldüğünü düşünmedin, değil mi? Ka­naması bile yok.”

Brian onlara katılmak için kaldırıma geri çıkarken sende­ledi, Sağ elinin eklemlerine masaj yaparken koyu renk kaşları…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıAteşli Bilet
  • Sayfa Sayısı400
  • YazarOlivia Cunning
  • ÇevirmenTuba Özkat
  • ISBN9786055358525
  • Boyutlar, Kapak13 x 21 cm , Karton Kapak
  • YayıneviEphesus Yayınları / 2014-01

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur