Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Atocha’dan Ayrılış
Atocha’dan Ayrılış

Atocha’dan Ayrılış

Ben Lerner

Amerikalı genç şair Adam Gordon, İspanya İç Savaşı üzerine çalışmak için bir “şiir bursu”yla Madrid’e gelmiştir. Ancak Adam buradaki zamanının büyük bölümünü aylaklık etmekle…

Amerikalı genç şair Adam Gordon, İspanya İç Savaşı üzerine çalışmak için bir “şiir bursu”yla Madrid’e gelmiştir. Ancak Adam buradaki zamanının büyük bölümünü aylaklık etmekle ve sahte biri olduğu şeklindeki endişesini kimisi yaratıcı kimisi alışıldık çeşitli yollara başvurarak bastırmakla geçirir.

Sahtelikle sahicilik arasındaki sınırın bulanıklaştığı teknoloji ve medikasyon çağında şiir ve sanatın bir geçerliliği, hatta imkânı kalmış mıdır? Her şey kendi üstüne dönen dil oyunlarından ibaret görünürken hakiki bir deneyime ulaşmak hâlâ mümkün müdür? Atocha’dan Ayrılış’ın kafası karışık kahramanı bu tür sorularla boğuşur ve iki kadın arasında savrulurken her şeyi değiştiren bir olay yaşanacak, Adam Avrupa’da bir Amerikalı olarak kendini Tarih’le yüz yüze bulacaktır.

Atocha’dan Ayrılış günümüzün en önemli yazarlarından Ben Lerner’ın ilk romanı.

“Atocha’dan Ayrılış hafiflik ve ağırlığın büyüleyici bir karışımına sahip. (…) Lerner, geleneksel romanların çoğunun hantal olay örgüleri, sahneleri ve ‘çatışma’ları yüzünden ıskaladığı bir şeyi kayıt altına almayı amaçlıyor: Düşüncenin sürüklenişi; hayatın dramdan yoksun tarafının anlamsızca geçip gidişi…”
James Wood, The New Yorker

“Baştan sona büyüleyici. Lerner’ın kendinden nefret eden, yalancı, aşırı ilaca maruz kalmış, hem zeki hem budala kahramanı unutulmaz bir karakter ve sesinde kendine özgü bir komedi var.”
Paul Auster

***

1

Araştırmamın ilk safhasında, neredeyse hiç mobilyası olmayan bir çatı katında –yani Madrid’e geldiğimde baktığım ilk dairede– ya kendiliğimden, ya da La Plaza Santa Ana’dan gelen ve görmekte olduğum rüyanın bir parçası olarak algılamayı başaramadığım gürültüye uyanıyor, paslı ocaküstü espresso makinesinin altını yaktıktan sonra bir esrarlı sigara sararak hafta içi sabah programıma başlıyordum. Kahve hazır olduğunda yatağın üzerine çıkıp içinden zar zor geçebildiğim tavan penceresinden çatıya süzülüyor, turistlerin ellerinde rehber kitapçıklarıyla metal masalarda kümelendiği, akordeoncunun sanatını icra ettiği meydanı yukarıdan seyrederek espressomu içip sigaramı tüttürüyordum. Uzaklarda: Saray ve uzun sıralar oluşturan bulutlar. Sonrasında projem tavan penceresinden tekrar içeriye dalmayı, kaka yapmayı, duş almayı, beyaz haplarımı yutmayı ve giyinmeyi gerektiriyordu. Nihayet, içinde Lorca’nın Toplu Şiirler’inin çiftdilli bir baskısının, iki defterimin, bir cep sözlüğünün, John Ashbery’nin Seçme Şiirler’inin ve ilaçların olduğu çantamı alıp Prado’ya gitmek üzere evden çıkıyordum. Limon yeşili tulumları içerisinde sokakları süpüren temizlik görevlilerini başımla selamlayıp Calle de las Huertas boyunca yürüyor, El Paseo del Prado’yu geçiyor, uluslararası öğrenci kimliğim sayesinde yalnızca birkaç euro ödeyerek müzeye giriyor ve doğruca 58. Salon’a yönelerek Roger Van der Weyden’in Çarmıhtan İndiriliş tablosunun önünde dikiliyordum. Genellikle uyandıktan sonra kırk beş dakika içinde tablonun önüne gelmiş oluyordum, bu yüzden de ben gerçek boyutlarında resmedilmiş figürlerle yüz yüze gelir ve bünyemde dengenin kurulmasını beklerken esrar, kafein ve uyku birbirleriyle mücadeleyi sürdürüyor olurdu. Meryem ilelebet bayılıp yere yığılıyor; elbisesindeki mavilerin Flaman resminde bir benzeri yok. Meryem’in bedeninin duruşu neredeyse bire bir İsa’nınki gibi; Nikodim ve bir havari, İsa’nın çarmıhtan indirilmiş, ağırlıksız gibi görünen bedenini tutuyor. Yaklaşık sene 1435; 220×262 cm. Meşe pano üzerine yağlıboya.

Projemde bir dönüm noktası: Bir sabah Van der Weyden’e geldiğimde yerimi birinin almış olduğunu gördüm. Tam olarak her zaman dikildiğim yerde duruyordu ve bir an için tedirgin oldum, her ne kadar adam benden daha ince ve daha esmer olsa da tabloya bakan kendimi seyrediyor gibiydim. Oradan ayrılmasını bekledim ama yerinden kıpırdamadı. Acaba beni daha önce İndiriliş’in önünde görmüş olabilir miydi? Acaba benim gördüklerimi görmek umuduyla mı tablonun karşısındaydı? Huzursuz oldum ve sabah ayinim için başka bir tuval arayışına girdim, fakat tablonun boyutlarına ve mavilerine öyle alışmıştım ki yerine bir başkasını koyamazdım. 58. Salon’u terk etmek üzereydim ki adam aniden hıçkırarak gözyaşlarına boğuldu. Acaba müzeye beraberinde getirdiği keder her ne ise onunla meşgulken yüzünü saklamak için mi duvara dönmüştü sadece? Yoksa derin bir sanatsal deneyim mi yaşamaktaydı? Derin bir sanatsal deneyim yaşama kabiliyetim olmadığına dair endişelerim uzun süredir devam ediyordu ve üstelik birilerinin, en azından tanıdığım birilerinin, söz konusu deneyimi yaşayabildiğine de pek inanmıyordum. Bir şiirin veya bir tablonun veya bir müzik eserinin “hayatını değiştirdiğini” söyleyenlere kuşkuyla bakıyordum, zira çoğunu tanıdığım bu insanlarda deneyimin öncesiyle sonrası arasında herhangi bir değişim göremiyordum. Her ne kadar şair olduğumu iddia etsem de ve dahası bu İspanya bursunu sözüm ona yazarlık yeteneğimle kazanmış olsam da şiir dizelerini genellikle sadece düzyazı içerisinde alıntılandığında güzel buluyordum, mesela üniversitede hocalarımın ödev olarak verdiği makalelerde; bunlarda dize aralıklarının yerini eğik çizgi şeklindeki taksim işaretleri alır ve böylece okuduğunuz şey belirli bir şiirden çok şiirsel ihtimallerin bir yankısı olarak kalır. Sanatla ilgilendiğim kadar, sanat eserleri karşısındaki kendi deneyimlerim ile o eserlere atfedilen değerler arasındaki kopuklukla da ilgileniyordum; öyle sanıyorum ki derin bir sanatsal deneyim yaşamaya en çok yaklaştığım nokta da bu kopukluk deneyimiydi: Derin bir derinlik yokluğu deneyimi. Adam nihayet sakinleştiğinde aradan en az iki dakika geçmişti; gözyaşlarını silip sonra da sümkürdüğü mendili cebine koydu.

Gözlerinden uyku akan sırık gibi bir bekçiden başka kimsenin bulunmadığı 57. Salon’a geçtiğinde dosdoğru İsa’nın, San Leocadio’nun eseri olduğu tahmin edilen, küçük boyutlu, adak olarak sunulmuş tablosuna yöneldi: Yeşil tunik, kırmızı cübbe ve yoğun bir keder ifadesi. Adam küçük tuvale bakarken ben de başka bir resmi inceliyormuş gibi yaparak yan gözle onu izliyordum. Uzun süren bir dakika boyunca sessiz kaldıktan sonra tekrar hıçkırmaya başladı. Bekçi irkilerek dikkat kesildi ve bakışları benimkilerle buluştu. Benimkiler aynı şeyin diğer galeride de yaşandığını söylüyordu. Onun bakışlarındaysa durumu anlama çabası vardı: Adam tablolara zarar veren, üzerlerine tüküren, onları duvardan ayırmaya çalışan ya da bir anahtarla parçalayan manyaklardan biri miydi, yoksa derin bir sanatsal deneyim mi yaşıyordu? Mendil tekrar ortaya çıktı, adam sakin adımlarla 56. Salon’a geçti, Dünyevi Zevkler Bahçesi’nin önünde durdu, tabloyu aynı sükûnetle inceledi, ardından kendini tam anlamıyla bırakıverdi. Bu arada salondaki bekçi sayısı üçe çıkmıştı: 57. Salon’un sırık bekçisi, 56. Salon’un her zamanki bekçisi olan kısa boylu kadın ve muhtemelen son feveranı duyarak buraya gelen, inanılmaz uzunluktaki gümüş rengi saçlarıyla yaşlı bir bekçi. 56. Salon’da birkaç ziyaretçi daha vardı ama onlar da müzenin sesli turuna öyle bir dalmışlardı ki, Bosch’un önünde yaşanan sahnenin farkına bile varmamışlardı. Bir müze bekçisinin ne iş yaptığını düşündüm; gerçekten, müze bekçisi ne demekti? Bir taraftan, paha biçilmez eserleri manyaklardan, çocuklardan veya fotoğraf makinesi flaşlarının hırpalayıcı etkisinden koruyan güvenlik gücünün bir parçasıydınız, diğer taraftan, insan ruhunun hakiki zaferleri arasında yaşayan biriydiniz ve görevinizin saygınlığı, öyle bir şey varsa, bu hakiki zaferlerin insanı kolaylıkla gözyaşlarına boğabilecek olmasından kaynaklanıyordu. Hayatlarının büyük bir kısmında ölümsüz tabloların arasında yaşayan ama sadece saat kaç, müze ne zaman kapanıyor, dónde esta el baño* gibi basit sorulara cevap veren bekçilerin muğlaklığında insanın içine dokunan bir şey vardı. Gerçekten de öyle bir ruh halindeyse, adamın vecd halini paylaşamazdım ama bekçilerin ikilemi beni etkilemişti: Salonun dışına çıkmasını isteyip hiç şüphesiz derin sanatsal deneyimini mahvederek orada adamın psikolojik durumunu anlamaya mı çalışacaklardı, yoksa bu potansiyel kaçığı kültürel hazinelerin arasında, başka şeylerin yanında kendi işlerini de tehlikeye atarak, serbest bırakma riskini mi göze alacaklardı?

Gerginliklerini yansıtan bu sessiz performansları benim için herhangi bir Pietà, Deposition veya Annunciation* tablosundan daha dokunaklıydı ve adamı hep beraber bir galeriden diğerine takip ederken kendimi onlardan biri gibi hissettim. Belki de adam bir sanatçıdır, diye düşündüm; belki de sergilediği kendinden geçme halini aslında yaşamadan oynuyordu, belki de yarattığı sahneler bu bekçiler üzerinden müzeyi barındırdığı çelişkiyle yüzleşmeye zorlama amacını taşıyordu. Adam bir ağlama krizini daha sona erdirip tıpış tıpış müzenin ana çıkışının yolunu tuttuğunda böyle şeyler düşünüyordum. Bekçiler rahatlamaktan ziyade üzüntüyle dağılmışlardı sanki, bense adamın, bu büyük sanatçının peşine takılarak müzenin dışına, olağandışı ölçüde güneşli güne adım attım.

Araştırmamın ilk evresi boyunca, çoğu hafta sonu, burs verdikleri öğrencilerin İspanyolcalarını yeterlilik seviyesinden akıcılık seviyesine ulaştırmalarına yardımcı olması için vakıf tarafından tutulan İspanyolca öğretmenim Jorge, arabayla beni Madrid’e kırk dakika mesafedeki bir kamp yerine götürdü. Burası dil okulundan arkadaşlarının kafayı bulmak, içki içmek, yüzmek ve oynaşmak için gittiği yerdi. Bana El Poeta* diyorlardı, alay etmek için mi yoksa yakınlık duydukları için mi asla tam olarak anlayamadım. Biraları çoğunlukla ben alıyordum, ayrıca esrarı da beni kazıklamakta hiçbir sakınca görmeyen Jorge’den fahiş fiyata satın alıyordum. Kamp yeri hakkında söylenecek pek bir şey yoktu: Sadece birkaç kamp ateşi çukuru bulunduran bir açıklık, etrafta bizden başka kimse görmediğim ve üstelik biz de temizlik hususunda dikkatli olduğumuz halde bol miktarda çerçöp. Göle uzaklık otuz metre bile değildi. Hava genellikle açık havada uyunabilecek kadar sıcak olurdu. Beş ya da altı kişi ateşin çevresinde otururken bana pek söz düşmezdi. Kafayı çeker ve gubar esrarımı veya Jorge’nin geç saatlerde ortaya çıkardığı sert otu tüttürürdük. Neredeyse hiç konuşmazdım ama gülümsemeye ve konuşulanlara tepki verir gibi bir yüzüme yerleştirip bir yüzümden sildiğim gülümsememle nelerden söz edildiğini anladığımı ima etmeye çalışırdım. İyice kafayı bulduğum bir gece, Jorge’nin adımı telaffuz ettiğini bir anda olmasa da yavaş yavaş fark ettim, Poeta’yı kullanmıyor, üzerine basarak adımı söylüyordu, diğerleri de bana öfke ve şaşkınlıkla bakıyordu. Sonra fark ettim ki her zamanki gibi tebessüm etmeye devam ediyordum, gülümsemem yüzümde asılı kalmıştı, dikkat etmemiştim, halbuki o sırada Jorge’nin arkadaşlarından biri, Isabel, belli ki trajik bir hikâye anlatıyor veya acı verici bir şeyler itiraf ediyordu, en azından sesi yumuşaktı ve dolan gözlerinden alevlerin şavkı yansıyordu. Yüzümdeki gülümsemeyi, yani Isabel’in dramına gösterdiğim tepki olarak gördükleri ifadeyi yüzümden silebilmem bir dakika kadar sürdü gibi geldi bana. Adımın geçtiği bu az rastlanan durum beni konuşmayı denemeye sevk etti: Anlamadım veya dinlemiyordum demeye çalıştım ama kekeleyerek söylediklerim anlaşılmaz şeylerdi, İspanyolcayla pek alakası yoktu. Tek yapmam gereken uyuyakaldığımı, dalıp gittiğimi, eğer Isabel onun anlattıklarına gülümsediğimi düşündüyse çok çok üzgün olduğumu söylemekti ama bunların veya başka şeylerin nasıl söyleneceğini bir türlü

….

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıAtocha’dan Ayrılış
  • Sayfa Sayısı152
  • YazarBen Lerner
  • ISBN9789750865756
  • Boyutlar, Kapak13,5 x 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviYapı Kredi Yayınları / 2025
Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

  1. 22:04 ~ Ben Lerner22:04

    22:04

    Ben Lerner

    22:04’ün kahramanı, New York’ta yaşayan, ilk romanı ses getirmiş bir yazar ve şair. Yayıncıların büyük avanslar ödemeye hazır olduğu ikinci romanına başlamanın eşiğindeyken bazı...

  2. Topeka Okulu ~ Ben LernerTopeka Okulu

    Topeka Okulu

    Ben Lerner

    Roman, şiir ve denemeleriyle tanınan ve günümüz edebiyatının en önemli yeteneklerinden biri olarak gösterilen Ben Lerner’ın son romanı, Kansas’ın Topeka şehrinde yaşayan Gordon ailesini...

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

  1. Berta Isla ~ Javier MaríasBerta Isla

    Berta Isla

    Javier Marías

    Berta Isla ile Tomás Nevinson çok genç yaşta tanışır Madrid’de, kısa süre sonra da hayatlarını birlikte geçirmeye karar verirler, ne ki ilişkilerinin önce kesintili...

  2. Lanetli Sevgili ~ Melissa MarrLanetli Sevgili

    Lanetli Sevgili

    Melissa Marr

    MELODRAMATİK, DOĞAÜSTÜ ve ACI-TATLI BİR ROMANS. ÜSTÜN BİR MACERA. 3. Kural: Görünmezlere bakma. Oysa perilere bakmakta Aislinn’in üzerine yok! Hem zaten bu güçlü ve...

  3. Büyük Büyükanne Webster ~ Caroline BlackwoodBüyük Büyükanne Webster

    Büyük Büyükanne Webster

    Caroline Blackwood

    Büyük Büyükanne Webster her zaman bir savaşçı olduğunu iddia ederdi, ancak gözüpek bir savaşçı olsa da saat gece yarısını vurunca gücü tükenirdi. Görev bildiklerinden...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur