Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Bir sır saklıyorsunuz!
Üstelik bir seri katilden!
Hatta katilin izinde olan bir dedektiften!

Baltimore Cinayet Masası Dedektifi J.D. Fitzpatrick meslek hayatı ve Afganistan’daki görev süreci boyunca birçok vahşete tanık olmuştu. Fakat şehirde bulunan dehşet verici işkence yöntemleriyle öldürülmüş sonra da parçalanmış cesetler gibisini görmemişti. Dedektif Fitzpatrick bu sefer intikam ateşiyle yanıp tutuşan acımasız bir katille karşı karşıyadır ve Otopsi Uzmanı Dr. Lucy Trask’ın soruşturmayla alakası olabilecek bazı delilleri sakladığından şüphelenmeye başlamıştır.

Ona duyduğu ilgi, işini yapmasına engel olacak mı?

Otopsi uzmanı Dr. Lucy Trask, Dedektif Fitzpatrick’in şefkat ve sevgisine karşı koyamasa da, işle aşkı birbirine karıştırmaya hiç niyeti yoktur. Özellikle de ortalıkta gaddar bir katil kol gezerken. Ve özellikle de korkunç ölümlerle bağlantılı karanlık bir sır saklıyorken. Ne var ki bu sır Lucy Trask’ı katilin bir numaralı hedefi haline getirmiştir.

***

GİRİŞ

Bayview, Delaware
7 Mart Pazar, 11:15

“Affedersiniz bayım. Buraya giremezsiniz.”

Malcolm Edwards marina müdürünün boğuk sesine aldırmadı. Gözleri hedefe odaklanmıştı. Zayıf bedeni ağrıyordu. Chesapeake Koyu köpürdükçe sallanan teknesi ‘Carrie’ onu çağırıyordu. Fırtına yaklaşıyordu. Ölmek için şahane bir gündü.

Birkaç adım daha… Sonra soluklanabilirim. Daryl arkasından geldikçe iskele ayaklarının altında sarsılmaya başladı.

“Olduğun yerde kal! Burası özel mülk.”

Malcolm kocaman bir el onu omzundan kavrayıp kendi etrafında döndürünce irkildi. Adam ağzı bir karış açık onu tanıyıncaya kadar sessizce bekleyerek bir an için Daryl’nin yüzüne baktı.

“Bay Edwards.” Daryl bir adım geri attı. Pembe yanakları solmuştu. “Affedersiniz efendim.”

“Sorun değil.” dedi Malcolm kibarca. “Her zamankinden farklı göründüğümü biliyorum.”

Neye benzediğini biliyordu. Yine de birbirlerini bunca yıldır tanımalarına rağmen Darly’nin onu çıkaramamasına şaşırmıştı. Gerçi sözde arkadaşlarının da onu bu haliyle tanıyacağına dair şüpheleri vardı. Yalnızca Carrie onun yanında olmuştu ve Malcolm’un bunun aksini dilediği zamanlar oluyordu.

Carrie duştayken hıçkırarak ağlayışlarının duyulmayacağını sansa da Malcolm hepsini biliyordu. Onu böyle bir cehenneme sokmamak için her şeyini verirdi; ama bunu yapacak gücü bulamadı kendinde. Bu, Tanrı’nın bölgesiydi. Carrie, Malcolm’un gözlerinin önünde eriyip bittiğini gördükçe Tanrıya lanet etmişti. Fakat Malcolm böyle bir lükse sahip değildi. Ruhunda yeterince kara leke vardı.

Daryl güçlükle yutkundu. “Herhangi bir şeye ihtiyacınız var mıydı?”

“Hayır teşekkürler. Balığa gidiyorum.” Elinde göstermelik aldığı bir kova yem taşıyordu. “Rüzgârı yüzümde hissetmek istiyorum.” Son bir kez, diye ekledi kendi kendine. Azimle bir ayağını diğerinin önüne katarak teknesine yöneldi. Daryl yanında yürürken iskele bir kez daha sarsıldı. Konuşmak için tereddüt ettiği belliydi.

“Efendim, yaklaşan bir kasırga var. Belki de beklemelisiniz.”

“Beklemeye vaktim yok.” Doğru kelimeler asla ağızdan çıkmazdı.

Daryl geri çekildi. “Size eşlik etmesi için bir mürettebat ayarlayabilirim. Torunum iyi bir denizcidir.”

“Müteşekkirim, gerçekten. Ama bazen insanların yalnız kalmaya ihtiyacı vardır. Kendine iyi bak. Ve teşekkürler.” Tekneye bindi. Elleri dümende kavuştukça bedeni bükülüyordu. Koyda bir gün geçirmeyeli epey zaman olmuştu. Fakat yoğundu; doktorlar, tedaviler… Haşin gökyüzüne baktı.

Yoluna sokması gereken birçok iş vardı. Özellikle bir tanesi yirmi bir yıldır kafasını kurcalıyordu. Gönderdiği ve çok geç olmamasını dilediği mektubu düşündü. Dümeni, gerekeni yapmak için yeterince uzaklaşacak kadar uzun süre tutabilmeyi umuyordu. Boğulmanın yalnızca uykuya dalmaya benzediğini ümit etti.

Uzaklaştıkça deniz daha dalgalı, rüzgâr daha sert olmaya başladı. Sonunda tekneyi durdurdu ve gözleri kapalı, dalgaların sesini dinlemeye koyuldu. Tuzlu havayı ciğerlerinin derinliklerine kadar çekerek son gününün tadını çıkardı. Carrie buna üzülürdü; ama benliğinin bir kısmı da rahatlardı. Bu sabah ona elveda öpücüğü kondurduğunda Carrie yüzüne cesurca bir ifade takınmıştı. Doktorla randevusundan sonra balığa gideceğini söylemişti ona. Yetkililer kötü haberi vermek için kapısını çaldığında kocasının kendi canını alamayacağına yemin ederdi. Ama içinde bir yerlerde gerçeği biliyordu.

Oltayı ayarlayarak güverteye çıktı. Azgın bir dalga tarafından denize ‘sürüklendikten’ sonra birinin teknesini sağ salim bulma ihtimaline karşı göstermelik bazı hazırlıklar yaptı. Sert bir ses düşüncelerini böldüğünde kancaya yem takmakla meşguldü.

“Diğerleri kim?”

Malcolm kendi etrafında döndü. Yem parmaklarının arasından kayıp gitmişti. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, ayakları yere sımsıkı basan bir adam yarım metre gerisinde duruyordu. Kısık gözlerinde nefret vardı ve Malcolm korkuyu iliklerinde hissetti. “Sen de kimsin?”

Adam sallantıya rağmen usulca bir adım attı. “Diğerleri kim?”

Diğerleri… “Neyden bahsettiğini bilmiyorum.” diye yalan söyledi.

Adam cebinden bir mektup çıkardı. Malcolm hem mektubun hem de el yazısının kendisine ait olduğunu fark ettiğinde karnına bir ağrı saplandı. Yirmi bir yıl öncesini düşündü. Adamın kim olduğunu biliyordu. Ve ne istediğini.

“Diğerleri kim?” kelimelerin üstüne basa basa bir kez daha sordu adam.

Malcolm başını salladı. “Hayır, bunu asla öğrenemeyeceksin.”

Adam elini diğer cebine attı ve uzun bir fileto bıçağı çıkardı. Keskin sırtını yoklayarak elinde tutuyordu. “Cehennemin dibine gideceksin.” dedi acımasızca.

“Umrumda değil. Nasıl olsa öleceğim.  Henüz fark edemedin mi bunu?”

Tekne yükselip alçaldı ve Malcolm tökezledi. Adam ise sabit duruyordu. Denize aşina… Eğer Malcolm’un sandığı kişiyse, bu, adamın neden güvertede hiç sarsılmadan durabildiğini açıklıyordu. Adamın babası bir zamanlar balıkçıydı. Kendi teknesi vardı. Ama bu, geçmişte kalmıştı.

Yıllar içinde işletmeler battı. Yaşamlar dağıldı, mahvoldu. Bizim yaptığımız şey yüzünden. Benim yaptığım. Beni öldürecek. Ve bunu hak ettim. Fakat ne diğerlerinin kimliklerini ifşa etmeye ne de korkunç bir şekilde ölmelerine sebep olmaya niyeti vardı. Yan tarafa doğru atıldı.

Adam hızlıydı. Malcolm’un kolunu kaptığı gibi arka cebinden çıkardığı uzun iple ellerini ve ayaklarını bağlamak üzere onu bir şezlonga sürükledi. Hazırlıklı gelmişti.

Öleceğim…

Tehditkâr bir çıkışla, “Diğerleri kim?” diye üsteledi.

Kalbi çarpıyordu. Malcolm yüzüne bir bakış attı ve hiçbir şey söylemedi.

Adam omuz silkti. “Konuşacaksın. Eğer daha fazla vaktim olsaydı o kıza yaptığın her şeyi yapardım sana.” Malcolm’un gözlerine baktı. “Hepsini.”

Malcolm uzun zaman önce o gece olanları hatırlayınca yutkundu. “Üzgünüm. Üzgün olduğumu söylemiştim. Ama ben bir şey yapmadım. Yemin ederim…”

“Eminim öyledir.” dedi adam acı acı. “Bunu yazdığın mektuptan aldım. Sonunda itiraf ettin; ama adını veremeyecek kadar korkaksın.”

Bu doğruydu. Bir korkaktı… Hâlâ öyleydi. “Ben olduğumu nasıl bildin?”

“Sizlerden biri olduğunu anladım. Bunu birlikte yaptınız. Bu güzel fotoğrafta hepinizin adı yazıyor.”

Malcolm gözlerini kapadı. Hepsi gözünün önünden geçti. Çok genç ve küstahtılar. Dünya onların etrafında dönüyordu sanki. “Lisede kazandığımız kupadan bir hatıra…”

Dudak bükerek, “Hem de nasıl. El yazın yirmi bir yıl içinde pek de değişmemiş. ‘M’ yi yine aynı şekilde yazıyorsun. Beni buralara kadar getiren mektubun izini sürmek için dahi olmaya gerek yok. Bana istediğimi ver.” dedi adam.

“Mektupta da yazdığım gibi, bu Tanrı’yla benim aramda. O yüzden hayır, üzgünüm.”

Adamın alaycı ifadesi sinsi bir tebessüme dönüştü. “Göreceğiz.” diyerek alt güvertede kayboldu. Malcolm bunun anlamsız olduğunu bile bile ipten kurtulmaya çalışıyordu. Gözlerinin önünden sahneler gelip geçiyordu. O gece kıza yapılan tüm o hastalıklı, iğrenç şeyler… O ise sadece oturup izlemişti. Hiçbir şey yapmadan.

Bir şeyler yapmalıydım. Bunu durdurmalıydım… Ama ne o ne de diğerleri harekete geçmişti. Ve şimdi bunun bedelini ödeyecekti. Sonunda…

Teknenin ambarından gümbürdeyerek gelen bir şey duydu. Bir kadındı. Malcolm’un yüreği ağzına geldi. Kadın yalnızca bir saat önce karısına elveda öpücüğü kondurduğunda giydiği kazağın tam olarak aynısını giyiyordu.

Carrie. Malcolm doğrulmaya çalıştı; ama yapamadı. Kadının elleriyle gözleri bağlanmıştı ve ağzı tıkalıydı. Adam onu sürüklüyordu.

“Bırak onu. O bir şey yapmadı.”

“Sen de yapmadın.” dedi adam alay ederek. “Kendi ağzınla söyledin.” Carrie’yi itip kakarak bir sandalyeye oturttu ve bıçağı boğazına dayadı. “Şimdi anlat bakalım Malcolm. Diğerleri kim?”

Malcolm bıçak karısının boğazından kendininkine dayanmadan önce umutsuzca adamın kısık gözlerine baktı. Nefes alamıyordu. Düşünemiyordu. “ Hatırlamıyorum.”

Bıçak sıyırdıkça Carrie’nin boğazından bir damla kan aktı. “Sakın bana yalan söylemeye kalkışma.”dedi adam sessizce. “Kim olduğumu biliyorsan, kaybedecek bir şeyim olmadığını da biliyorsundur.”

Malcolm gözlerini kapadı. Karısına bakarken düşünemiyordu. Çok korkmuştu. “Onu sahile geri götürmediğin sürece söylemem.”

Carrie’nin acı çığlığını ağzındaki tıkaç bastırdı. Malcolm gözlerini açtı, dehşetle baktı ve birden kustu. Kafasını kaldırıp bakamıyordu. Adamın elinde tuttuğu kopmuş parmağa yeniden bakmaya cesareti yoktu.

“Ne istersen yaparım.” Sesi kulak tırmalayıcıydı. “Lanet olsun sadece rahat bırak onu.”

“Ben de öyle düşünmüştüm.” Adam Carrie’den uzaklaştı. Kadın ağlayarak bir köşeye kıvrıldı. Adam yan cebinden bir not defteri ve kalem çıkardı. “Hazır olduğunda ben de hazırım.”

Malcolm tükürükler saçarak isimleri sıraladı. Bunun için kendinden nefret ediyordu. Yaptığı her şeyden; o gece orada olup sadece izlediği için, o mektubu yazıp karısının hayatını tehlikeye attığı için. İsimleri yazarken adam en ufak bir duygu belirtisi göstermedi ve not defterini cebine yerleştirdi.

“Şimdi onu geri götür.” Malcolm’un sesi titriyordu. “Yalvarırım. Doktor çağırmama izin ver. Bir şeyler yap. Lütfen…”

Adam Carrie’nin kanına bulanmış bıçağı inceliyordu. “O da böyle dedi mi?”

“Kim?”

“Kız kardeşim. Yalvardı mı?” Adam Carrie’nin saçına yapıştı ve kafasını hızla geriye çekti. Bıçağı boğazına dayamıştı. “Cevap ver.”

“Evet…” Malcolm titreyerek ağlıyordu. “Yalvarırım. Karım hiçbir şey yapmadı. İstediğini verdim artık onu incitme.”

Adamın kolu kasıldı. Bıçak kadının boğazını keserken kanlar fışkırıyordu. Malcolm sadece çığlık atabildi. Hayır! Hayır Tanrım lütfen… Carrie ölmüştü.

Adam aldırış etmeden Malcolm’un ayakları altında yatan bedeni sarmalayan ipleri kesti. “Kuşların karını didik didik edişini izlemen için seni burada bırakabilirdim.” diye fısıldadı. “Ama ölmeden önce biri seni bulabilir. Sen de beni ele vermiş olursun. Aslında dilini keserdim; ama derdini anlatmanın bir yolunu mutlaka bulursun, değil mi? Bu yüzden şimdi seni de öldürmem gerek.”  Yukarı bakmaya zorlayarak Malcolm’un çenesini kaldırdı. “Dilini nasıl olsa keseceğim. Son sözlerin neler?”

* * *

Güvertede çıplak duran adam giysilerinin son parçasının da Malcolm ve karısının takip ettiği yoldan suda batışını izledi. Neyse ki yanında yedek kıyafet getirmişti. Ardından kopan korkunç fırtınanın cesetleri yok etmesi adamın işine geliyordu. Çok fazla kan vardı. ‘Carrie’yi sahibinin hiçbir soru sormayacağı küçük yat limanına götürmeden önce Edwards’ların kanını temizleyecekti. Güvertedeki kanı silmesi ve teknenin Malcolm Edwards’a ait olduğuna dair bütün kalıntıları yok etmesi gerekiyordu. Not defterini güvende olması için aşağı kattaki mutfak tezgâhına bıraktı. Kana bulanmasına izin veremezdi. Listeye ihtiyacı olduğundan değildi. İsimler zaten aklına kazınmıştı. Tek dileği yirmi bir yıl önce doğru şeyi yapmış olmalarıydı.

BÖLÜM BİR

Baltimore, Maryland
    3 Mayıs Pazartesi, 05:35

“Git kendine ucuz bir güneş gözlüğü al…” Lucy Trask yaşadığı uyku problemine aldırmadan apartman dairesinin arkasındaki parkı kesen yol boyunca koşarken ZZ Top’a* eşlik ediyordu. Gwyn onların vokalistiydi ne de olsa. Kemanından çıkan notalar dışında kimsenin Lucy’nin sesinin neye benzediğini umursadığı yoktu. Ayrıca diğer koşucular dışında kimsenin onu duyduğu da yoktu. Onlar da zaten kulaklık takıyordu tıpkı Lucy gibi.

Sabahın bu saatlerinde ortalıkta Lucy’nin etkilemeye çalışacağı kimse yoktu. Kimsenin onun hakkında ne düşündüğü umurunda değildi. Bu da şafak sökmeden hemen önceki vakti sevmesinin sebeplerinden biriydi.

Yolun sonunda kavis çizerken yavaşlayarak durdu. Huzuru birden kaçmıştı. “Olamaz.” diye mırıldandı. “Yine mi?” Bu, Bay Pugh’dı. Satranç masalarından birine oturmuş, arkasındaki sokak lambası tüvit şapkasını aydınlatıyordu.

Eski dostunun birçok kez rakiplerini şah-mat ettiği yeşil alana doğru koşarak yoldan saptı. O günler geride kalmıştı. Şimdiyse kafası önde, gecenin köründe bir başına buralarda dolaşırdı. Ceketinin yakasını yüzüne doğru çekmişti.

Lucy iç geçirdi. Yaşlı adam apartmanın çevresinde dolanmaya çıkmıştı yine. Yavaşlayarak usulca yaklaştı. “Bay Pugh?” Ürkütmemeye çalışarak omzuna kibarca dokundu. Adam korkmuşa benzemiyordu. “Eve gitme zamanı, Bay Pugh.”

Lucy kaşlarını çattı. Normalde adam başını kaldırıp ifadesizce bakardı. Lucy de onu artık Bay Pugh’a bakmaktan bıkmış usanmış olan Barb’a götürürdü. Bu sefer Bay Pugh dönüp bakmadı. Fazlasıyla durgundu. Lucy’nin kalbine indi.

Hayır… Olamaz. Adamın boynuna hafifçe dokundu. Vücudu masanın üstüne yığılınca çığlık atmamak için ağzını kapadı. Bir an için dehşetle bakakaldı. Kafasındaki kan kabuk bağlamıştı. Ve yüzü… Arkaya doğru tökezledi.

Tanrım… Yüzü paramparçaydı. Gözleri oyulmuştu. Bir adım daha geri attı. “Hayır!” Hayal meyal bir inilti duydu. Sesin kendisinden çıktığını fark etti. Tıkanmış halde nefes almaya çalışıyordu.

Bir şeyler yap. Elleri titriyordu. Şortunun cebinden telefonunu çıkardı ve 911’i tuşlamayı başardı. Telefona gevrek bir ses çıktığında irkildi.

“911. Acil durum nedir?”

“Ben…” Cesede baktığında Lucy’nin sesi kesildi. Gözlerini kapattı. Biri onu öldürmüş. Tanrım…

“Ben…” Konuşamıyordu. Nefes alamıyordu.

“Bayan?” Operatör aceleyle tekrarladı. “Acil durum nedir?”

Lucy boğazını temizledi. Yılların eğitimini almıştı ne de olsa. Sakinleşmeye çalışarak, “Ben Dr. Trask, otopsi bölümünden. Bir cinayet bildirmek istiyorum.”

3 Mayıs Pazartesi, 06:00

Dedektif J. D. Fitzpatrick sarı bandın arkasında toplanmış küçük kalabalığı inceliyordu. Komşular, diye düşündü. Bazılarının üstünde hâlâ sabahlık ve terlik vardı. Bazıları yaşlı, bazılarıysa orta yaşlıydı. Kimisi ağlıyordu. Kimisi suçsuz olduğuna yemin ediyordu. Kimisi de ikisini birden yapıyordu.

Dinleyebilmek için biraz yaklaştı. Kulak kesilmenin tam zamanıydı. İnsanların dillerinin çözüldüğü şok anı.

“Nasıl bir insan zavallı adama bunu yapabilir?” Genç kadınlardan biri öfkeyle söyleniyordu. Yumruklarını sıkmıştı.

“Kimseye zararı yoktu.” Yanındaki adam afallamış halde konuşuyordu.

“Lanet haydutlar.” diye fısıldadı yaşlı bir adam kendi kendine. “Artık evden adımını atmak bile güvenli değil.”

J.D. halka açık parkın iyi biçilmiş çimlerini fark etti. Haydut çetesine pek ihtimal vermiyordu. Ama içlere ilerledikçe açıkça görebildi. Bu, mahalle sakinleri için bir avuç güvenceydi sadece. Dışarıdaki çirkinliğin henüz el sürmediği bir mabet. Bunun bir yanılsama olduğunu biliyordu elbette. Çirkinlik her yerdeydi. Artık ölü adamın komşuları da biliyordu. Bir çete böyle bir cinayet işlemezdi. Bir fail yeterliydi. Özellikle de kurban yaşlı ve savunmasızsa.

“Barb yıkılacak.” Yaşlı kadın kocasına yaslanmış kesik kesik ağlıyordu. “Kaç kere onu eve götürmesini söyledim. Kaç kere…”

“Biliyorum, hayatım.” diye mırıldandı adam. Olay yerini görmemek için kafasını çevirdi. “En azından Lucy burada.”

Yaşlı kadın burnunu çekerek onayladı. “O ne yapacağını bilir.”

Barb muhtemelen ölü adamın karısı ya da kızıydı. Ama J.D., Lucy’nin kim olduğunu ve neler bildiğini merak etti.

İki üniformalı memur sarı olay mahalli bandının içinde omuz omuza vermişti. Birinin yüzü komşulara dönüktü, diğeri de olay mahalline. İkisi ellerinden geldiğince kurbanı kapatmaya çalışan bariyer görevi görüyordu.

CSU çoktan ordaydı. Fotoğraflar çekip durumu inceliyorlardı. Polislerin ve olay yeri biriminin arasında bekleyen kalabalıktan kimse pek bir şey göremiyordu; fakat J.D. birçoğunun olay yeri güvenlik altına alınmadan önce yeterince izlediğini biliyordu.

İki üniformalı, Drew Peterson’un yanında duran üçüncü bir polisi işaret etti, CSU’nun başı. J.D.’ye söylendiğine göre polis Hopper’dı, olaydan ilk haberdar olan.

“Teşekkürler.” J.D. neler görebileceğine bakarak üniformalıların arasından geçti. Suratını buruşturmamak için mücadele veriyordu. Kurban kaldırımdaki sandalyede oturuyordu.  Bedeni satranç masasına yığılmış, kafası ve yüzü tanınamayacak haldeydi. Kim yaşlı bir adama bunu yapar ki? Ve neden?

Adam yakası iliklenmiş, kemerli, bej bir yağmurluk giyiyordu. Elleri ceplerine tıkılmıştı. Üstünde ve sandalyede kan yok gibi gözüküyordu. Sadece kafasında kan pıhtıları vardı.

Memur Hopper yanaştı. Adımlarında katı bir kararlılık vardı. “Ben Hopper.”

“Fitzpatrick. Cinayet Masası.” Birimdeki üçüncü haftasından sonra bile J.D. ağzından çıkan kelimeleri garip buluyordu. “Olay mahalline ilk sen vardın sanırım?” diye sordu ve memur başını salladı.

“Burası benim mıntıkam. Kurban Jerry Pugh. Altmış sekiz yaşında, beyaz, erkek.”

“Yani onu tanıyordun. Üzgünüm…” J.D. Mırıldandı.

Hopper yeniden başıyla onayladı. “Ben de… Jerry zararsızdı. Zavallı adam.”

“Akıl sağlığı yerinde değildi sanırım?” J.D. sorduğunda Hopper’ın gözleri şaşkınlıkla açıldı.

“Nereden anladın?”

“Sıranın önündeki bayan, Barb’a onu eve götürmesini söylemiş.”

“O Bayan Korbel. Öyle söylediğini umuyorum. Ben de demiştim. Fakat Bayan Pugh… Barb… O böyle bir şey yapmaz. Yıllardır evliler.”

“Cesedi kim buldu?”

Hopper yeniden şaşkınlıkla baktı. “Şu bayan.” Olay mahallinin öbür ucunda tek başına dikilmiş öylece bakan bir kadını işaret etti. Kolları göğsünde kavuşmuştu. Yüzündeki ifade okunamıyordu. Ama üstünde bir kırılganlık vardı. Gerginliği yeterince belli oluyordu. Sanki zar zor ayakta duruyormuş gibi bir hali vardı.

Uzun boylu bir kadındı. Parlak CSU ışıkları altında kor parçaları gibi titreşen arkadan basit bir atkuyruğuyla toplanmış uzun saçları kızılımsı sarıydı. Oldukça hoştu. Yüz hatları bir heykelin zarafetine sahip olacak kadar kusursuzdu. Ya da belki de onu böyle düşündürten şey orada hareketsiz durmasıydı.

Bir rüzgârlık, koşu şortu ve bir çift son model koşu ayakkabısı giymişti. Olay yerine bu kadar yakın olabilmesinin sebebi sıradan bir görgü tanığı olmayışıydı.  Onu daha önce görmemesine rağmen yüzü tanıdık geliyordu.

“Şuradaki bayan kim?” diye soracakken kadın başını kaldırıp baktı ve gözleri buluştu. Ve acı dolu bir anı kafasında çaktı. J.D. kadının kim olduğunu kesinlikle biliyordu. “Dr. Trask.” dedi usulca. Lucy Trask, tıbbi tetkikçi. Lucy ne yapacağını bilir. “Cesedi o mu buldu?”

“Şafaktan hemen önce.” dedi Hopper. “Dok… Yani, hoş bir bayan. Hepsi bu.”

J.D. adamı boğazını temizlerken yakaladı. “Biliyorum. Bayan Pugh nerede?”

“Ortağım Rico onu bulmaya gitti. Kapıyı çaldığında açan olmamış. Kapıcı elinde anahtarla bekliyormuş. O zamana kadar herkes dışarı çıkmıştı. Bayan Pugh hariç. Rico daireyi aradı; ama kadından iz yok. Arabası park alanında da değil.”

“Evde cinayete dair iz var mı?”

“Hayır. Rico kadının gittiğini söylüyor. Mutfaktaki kâsede kedi maması varmış. Ve bütün mutfak aletlerinin fişi sökülmüş. Kapıcı şu anda kira sözleşmesindeki acil durum metnini çıkarıyor.

J.D., Hopper’ı dinliyordu; fakat gözlerini Doktor Lucy Trask’tan ayıramıyordu. Kadın uzaklara bakıyordu. Fakat gözlerinde daha önce hiç bu kadar hüzün görmemişti.

Hopper’a geri döndü. “Rico’yu telsize bağla. Acil durumda ulaşılacak kişileri aramamasını söyle. Beni bilgilendirsin. Bayan Pugh’dan başka birinin daha haberdar olmasını istemiyorum.”

Hopper kaşlarını çattı. “Barb Pugh bu işe bulaşmaz. Kadın neredeyse yetmiş yaşında.”

“Biliyorum.” Yaşlı bir kadının böyle bir hasara sebebiyet vermesi pek olası değildi. “Fakat aksi kanıtlanıncaya kadar o da fail sayılır, değil mi?”

Hopper’ın öfkesi biraz olsun azaldı. “Nasıl istersen. Rico’yu bağlıyorum.”

“Teşekkürler.” J.D. daha yakından inceleyebilmek için kurbanın yanına çömeldi. Birileri Bay Jerry Pugh’un üzerinde iyi iş çıkarmıştı. Kullanılan silah kör ve sertti. Saldırı insafsızca olmuştu. Adamın yüzündeki her bir kemik ezilmişti.

Hırs, diye düşündü. Ya da belki uyuşturucu kriziydi. Narkotik Şube’sinde bunlardan yeterince görmüştü. Bu sıradan bir saldırı değildi. Anlaşılan birileri kafayı sıyırmıştı.

CSU’dan Drew Peterson yanına çömeldi. “Hızlısın J.D. Banliyödeki evini nihayet satışa çıkarıyormuşsun?”

J.D. ve Drew akademiden hemen sonra aynı mıntıkaya atanmışlardı. Fakat Maya’nın ölümünden bu yana pek görüşmüyorlardı. J.D. o zamandan beri kimseyle pek görüşmüyordu. Narkotik departmanındaki görevi onu tüketmişti. Fakat Cinayet Masasına nakli iyi bir kaçıştı onun için. Taze bir başlangıç.

“En ufak bir ısırık yok.” Evini satışa çıkaralı boşuna geçen bir yıldan sonra J.D. bir zamanlar karısıyla paylaştığı evi satmaktan vazgeçmek üzereydi. “Bir şeyler bulabildin mi?”

“Şu ana kadar pek sayılmaz. Fotoğraf işini yeni hallettik. Stevie nerede?”

“Yolda.” Küçük kızına bakıcı bulur bulmaz J.D.’nin ortağı Stevie Mazzetti normalde işinin başında olurdu. Ama bugün yedek çocuk bakıcısı da iş başında değildi. J.D., Stevie’yi idare etmekten rahatsız olmuyordu. Bunu nadiren yapardı. İyi bir polisti ve J.D. ona çok şey borçluydu.

Satranç masasının çevresindeki çimleri işaret etti. “Burada öldürülmemiş. Ne çimlerin üstünde ne de paltoda kan var. Buraya kadar nasıl geldiğine dair bir fikrin var mı?”

“En iyi tahminime göre tekerlekli sandalyeyle. Çimde izler buldum. Bir fikir sahibi oluruz belki. Sandalye gitmiş. Onu buraya kim bıraktıysa sandalyeyi de beraberinde götürmüş.”

“Yoldan masaya kadar hiç lastik izi yok.” dedi J.D. “Sürüklenmiş ya da buraya kadar taşınmış. Eğer sürüklendiyse ayakkabılarında çimen olabilir.”

“Eğer öyleyse, ayakkabı tabanına otlar yapışmıştır. Ayakkabılarını gördün mü?” diye sordu Drew.

J.D. satranç masasının altını görebilmek için eğildi. Kurbanın ayakkabıları yeniydi ve parlatılmıştı. “Çizik yok. Görünüşe bakılırsa sürüklenmemiş.”

“Bu ayakkabıların ne kadara mal olduğunu biliyor musun?”

“Çok.” Ayakkabılar epey pahalı görünüyordu. Özel yapım bile olabilirdi. J.D. omzunun üzerinden apartman dairesine baktı. Düşük kiralı bir ev değildi. Ama uçuk olmadığı da kesindi. “Sanırım kiradan kıstığını ayakkabılara harcamış. Bay Pugh’un akıl sağlığını kaybetmeden önce geçim kaynağının ne olduğunu merak ediyorum.”

“Doktor bunu bilir.” dedi Drew. “O da bu binada yaşıyordu.”

“Onu kişisel olarak tanıyor muydu?” diye sordu ve Drew başını salladı. Bu, kadının üzüntüsünü ve neden özellikle bu parkta koştuğunu açıklıyordu. Hâlâ cesede bakarak hareketsiz duruyordu.

“Onun için büyük bir şok olmalı. İnceleme yapmayacak, değil mi?”

“Tıbbi tetkikçiler yolda. Birlikte yapacaklar sanırım.”

“Dr. Trask’la görüşmeye gidiyorum. Bakalım kurbanın karısını ve başka tanıkları bulabilecek miyiz. Bir şey bulursan beni çağır.”

Lucy Trask adamın geldiğini görünce doğruldu. Gözleri kuruydu; ama yüzü çok solgundu. Cesede bakmamaya çalışıyordu.

“Dr. Trask? Ben Dedektif Fitzpatrick.”

“Biliyorum.” dedi donuk bir halde. “Mazzetti’nin yeni ortağısınız. Stevie nerede?”

“Yolda. Birkaç soru sormamda sakınca var mı?”

“Elbette hayır.” Konuşuyordu; ama dudakları zar zor kımıldıyordu.

“Neden gidip arabamda oturmuyoruz? Orada daha rahat edersiniz.”

Gerilmişti. “Böyle iyi. Lütfen sorularınızı sorun, Dedektif.”

Sesindeki hiddetle çaresizlik arasında ince bir çizgi vardı. Aksanı farklıydı. Pek güneyden değildi; fakat buranın yerlisi olduğu da söylenemezdi. “Pekâlâ. Kurbanı tanıyor muydunuz?”

Kafa salladı; fakat konuşmuyordu.

“Üzgünüm Dr. Trask. Sizin için çok zor olmalı. Onu siz mi buldunuz?”

“05:30 sularında. Koşuyordum. Bay Pugh’u sandalyede otururken gördüm.” Kısa kısa konuşuyordu, sanki rapor verirmiş gibi. “Yine binanın çevresinde dolandığını düşünmüştüm.”

“Çünkü akıl sağlığı yerinde değildi.” dedi J.D. ve kadının bakışları ona yöneldi. İnsanın içine işleyen türden keskin mavi gözleri vardı. O anda hüzün, şok ve öfke arasında gidip geldiler. Ama J.D. biliyordu ki sıcaklık ve samimiyete de yer verebilirlerdi. Onu ilk gördüğü günden beri gözleri aklındaydı. Şu anı saymazsa ilk ve tek. Sadece gözlerini görebilmişti. Geri kalanında maske ve ameliyat önlüğü vardı. Yüzünü göremese de o gözler aklından çıkmamıştı.

“Bay Pugh’un Alzheimer’ı vardı.” diye doğruladı Lucy.

“Ne kadar sıklıkta evden çıkardı?”

Omuzları bitkinlikten çökmüştü. “Şu sıralar haftada üç ya da dört kez. Barb bazen uykuya dalıyordu. Gece dışarı çıktığında onu genelde ben bulurdum.”

“Ve eve götürürdünüz.”

“Evet.” O kadar sessizce söyledi ki J.D. onu zar zor duydu.

“Eve giderken sorun çıkarır mıydı?”

“Hayır. Tehlikeli biri değildi.”

“Bazı hastalar saldırgan olabiliyor.” diye belirtti J.D.

Başını hafifçe kaldırdı. “Bazıları. O değil. Bay Pugh kolay yatışırdı.”

J.D. Lucy’nin kurban hakkında çok şey bildiğini fark etti. Birbirlerine yakındılar. “Bu sabah erkenden dışarıdaydınız.”

“Şafak sökmeden önce koşarım.”

“Koşmaya başladığınızda kurbanın sandalyede oturduğunu gördünüz mü?

Öfkeli bir bakış attı. “Hayır. Görseydim eve götürürdüm onu.”

“Yani koşmaya başladığınızda orada değildi?”

Soruyu yeni anlamış gibi gözlerini kırpıştırdı. “Hayır. Orda olsa bile göremezdim onu. Koşuya binanın diğer tarafından başladım ve dönerken parktan geçmeden önce mahalleyi dolaştım.”

“Başka birini gördünüz mü?”

“Diğer koşucular. İsimlerini bilmiyorum. Memur Hopper biliyordur belki.” Binaya doğru baktı. “Memur Rico nerde? Barb’a bakmaya gitmişti.”

“Duruma bakılırsa Barb gitmiş.”

Trask’ın bakışı üzerinde kilitlendi. Bu sefer panik vardı gözlerinde. Zarif eli J.D.’in kolunu kavramıştı. “Nereye gitti? Öldü mü?” Sabırsızca üsteliyordu ve J.D. söyleyiş tarzından ötürü pişmanlık duydu.

“Hayır. Sakin olun lütfen.” Elini onunkinin üstüne koyarak yatıştırmaya çalışıyordu. Teni buz gibiydi. J.D., Lucy’nin parmaklarını kolundan çekti ve avuç içleriyle minik elini kavrayıp ısınsın diye ovuşturmaya başladı. “Buradan gitmiş gibi görünüyor. Dairesi boş ve arabası da park alanında değil.”

Panik hayrete dönüştü ve eli adamın avuç içlerinde bir an hareketsiz kaldı. “Barb onu asla terk etmez.”

“Ama gitmiş.”

Elini birden çekerek geriye doğru bir adım attı. Yüzünün rengi atmıştı. “Bu olamaz. Biri onu alıkoymuş olmalı. Aman Tanrım.”

“Mutfak aletlerinin fişini sökmüş.” dedi J.D. ve kelimelerinin nasıl da içine işlediğini izledi. “Seyahate çıktığında böyle mi yapardı?”

Trask uyuşmuş bir halde başını salladı. “Evet; ama öylece bırakıp gittiğine inanmıyorum. Kendini Bay Pugh’a adamıştı.”

————

* 1969 yılında Teksas’ta kurulmuş olan bir Amerikan müzik grubu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıBana Aitsin
  • Sayfa Sayısı528
  • YazarKaren Rose
  • ÇevirmenNesligül Alptekin,Tahsin Bingöl
  • ISBN9786054478323
  • Boyutlar, Kapak14x21, Karton Kapak
  • YayıneviKaNeS Yayınları / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur