Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

BAŞTAN ÇIKARAN BİR ARZU ONLARI ESİR ALMIŞTI…

Melisande Fleming uzun zamandır gizliden gizliye Lord Vale’i sevmektedir. Lordun başka kadınları ustalıkla baştan çıkarmasını ve onlarla flört etmesini uzaktan izler. Uslanmaz bir sosyete çapkını olan Lord, bu sevginin farkında bile değildir.

Evlilik gününde terk edilen Lord Vale umutsuz bir keder içindeyken karşısına çıkan Melisande, sürpriz biçimde Lord’a evlilik teklifinde bulunur.

Gizemli bir kadın olan Melisande mutluluğa kavuşabilecek midir? Beklenmeyen bir evlilik, bu iki insanı kendi geçmişleriyle ve en gizli tutkularıyla baş başa bırakır. Lord Vale ya kendi geçmişine ait sırları karısıyla paylaşacak ya da onu kaybetmeyi göze alacaktır.

*

“Keyif verici biçimde seksi… Ustaca bir yazım tarzı.”
Booklist

“Elizabeth Hoyt’un anlattığı hikâyelerde aşkın büyüsüne inandıran bir sihir var.”
Romantic Times Book Reviews

***

Giriş

Bir zamanlar isimsiz, yabancı topraklarda, savaştan dönen bir asker evine doğru ilerliyormuş. Katıldığı savaş nesillerden beri sürmekteymiş. Hatta bu savaş o kadar uzun bir zaman sürmüş ki insanlar neden savaşmakta olduklarını bile unutmuşlar. Günün birinde askerler savaştıkları adamlara bakmışlar ve onları neden öldürdüklerini bilmediklerini fark etmişler. Subayların bu karara varmaları biraz daha uzun bir zaman almış ama sonunda onlar da ikna olmuşlar ve savaşan her iki taraf da silahlarını bırakmışlar. Barış ilan edilmiş.

Sonuç olarak askerimiz ıssız yolda evine doğru ilerliyormuş ama savaş çok uzun yıllardır devam ettiği için, artık dönecek bir evi de yokmuş ve aslında hiçliğe doğru yürüyormuş. Hâlâ sırtında bir çanta dolusu tayına, başının üzerinde parlayan bir güneşe, seçmiş olduğu düz ve katetmesi kolay yola sahipmiş; sahip olduklarıyla yetinmeyi biliyormuş.

Onun adı Gülen Jack’miş.

GÜLEN JACK’ten

Bölüm Bir

Jack mutlulukla ıslık çalarak yürümeye devam etti, kendisi dünyanın en umursamaz adamlarından biriydi…

GÜLEN JACK’ten

Londra, İngiltere
Mayıs 1765

Bir erkeğin hayatında düğün gününde müstakbel gelini tarafından terk edilmekten daha kötü şeyler de vardır mutlaka, diye düşündü Jasper Renshaw, namıdiğer Vikont Vale. Ama aşırı miktarda alkol alınmış olan bir gecenin ardından ızdırap çekerken düğün gününde terk edilmiş olmak… Bu, herhalde kötü şansın, kendi lanet olasıca rekorunu kırdığı günlerden biriydi.

“Çok… çok üzgünüm!” Söz konusu müstakbel gelin Bayan Mary Templeton insanın beynini kafatasından dışarı uğratacak, tiz çığlıklarla konuşmasına devam etti. “Seni aldatmak gibi bir niyetim yoktu!”

“Elbette,” dedi Jasper, “öyle olduğunu umuyorum.”

Jasper ağrıyan başını ellerinin arasına almak istiyordu ama Bayan Templeton hayatındaki en dramatik zamanlardan birini yaşıyordu ve bu hareketi anın ciddiyetine yakışmayacaktı. Neyse ki oturuyordu. Kilisenin giyinme odasında yüksek arkalıklı, ahşap bir sandalye vardı ve buraya girdikleri anda hiç de kibar olmayan bir hareket yaparak ona el koymuştu.

Bayan Templeton bunu umursuyor gibi durmuyordu zaten.

“Ah, efendim!” diye bağırdı, muhtemelen kendisinden bahsediyordu ama bulundukları mekân göz önüne alındığında kendisinden daha güçlü bir Varlığa sesleniyor da olabilirdi. “Kendime hâkim olamadım. Bunu gerçekten yapamadım. İradesiz ve rezil bir kadınım! Bir ihtiras fırtınasına dayanamayacak kadar zayıf ve şefkatliyim!”

İhtiras fırtınası mı? “Hiç şüphesiz,” diye mırıldandı Jasper.

Sabah keşke bir kadeh şarap içecek kadar vakti olsaydı ya da iki. Bu aklının biraz olsun başına gelmesine ve nişanlısının ona ne anlatmaya çalıştığını kavramasına yardımcı olurdu… Dördüncü Vale Vikontesi olmak istemediğini anlayabilmişti. Sabah yataktan kalktığında bugün sıkıcı bir düğün töreni ve ardından da bitmek tükenmek bilmeyecek uzunlukta bir düğün yemeğinden daha kötüsünü yaşayacağını hiç düşünmemişti, zavallı salak. Oysa kilisenin kapısında Bay ve Bayan Templeton tarafından karşılanmıştı; ilki oldukça ciddi, ikincisi ise daha asabi görünüyordu. Buna ek olarak, güzel gelini de gözlerinde yaşlarla ona bakıyordu. Aslında anlamıştı, ruhunun derinliklerinden gelen bir ses ona bugün düğün pastasını yiyemeyeceğini söylemişti.

İç geçirmesine engel olarak bir zamanlar gelini olacak olan kıza baktı. Mary Templeton oldukça hoş bir kızdı. Siyah ışıltılı saçları, parlak mavi gözleri, taze krema gibi bir cildi ve dolgun göğüsleri vardı. O suratını asmış bir şekilde önünde dolanıp dururken adam aslında bu dolgun göğüslere bakıyordu.

“Ah, Julius!” Bayan Templeton güzel kollarını açarak bağırmaya başlamıştı. Giyinme odasının bu kadar küçük olması kötüydü. Ona daha büyük bir sahne gerekiyordu. “Keşke seni bu kadar çok sevmeseydim!”

Jasper gözlerini kırpıştırarak öne doğru eğildi, bir şeyleri kaçırmış olduğu kesindi, Julius denen bu şahsı hatırlamıyordu. “Ah, Julius?”

Dönerek nar bülbülü yumurtası maviliğindeki gözlerini iyice açtı. Bu gözler gerçekten büyüleyiciydi. “Julius Fernwood. Babamın kır malikânesinin bulunduğu yerdeki papaz yardımcısı.”

Bir papaz yardımcısı yüzünden mi terk ediliyordu?

“Ah, keşke onun o sevecen, kahverengi gözlerini, yağ sarısı saçlarını ve heykelimsi duruşunu görebilseydin. Sen de kesinlikle benim hissettiklerimi hissederdin.”

Jasper bir kaşını kaldırdı. Bu olası değildi.

“Onu seviyorum Lordum! Ona tüm ruhumla âşığım.”

Endişe verici bir hızla tam önünde diz çöktü; yaşlarla bezenmiş o güzel yüzü, yukarı çevrilmiş elleri, şekilli sinesinin üzerinde birleşmişti. “Lütfen! Lütfen, sana yalvarıyorum beni bu zalim bağlardan kurtar! Bana kanatlarımı geri ver ki gerçek aşkıma uçabileyim, seninle evlenmeye zorlasalar bile bu aşk yüreğimde yaşamaya devam edecek, kollarına atılmaya zorlasalar da, hayvani arzularına cevap vermeye zorlasalar da, seninle kalmaya…”

“Tamam, tamam.” Jasper, kendisini aşağılık tecavüzcü bir canavar haline getirmeden önce kızın sözünü kesti. “Tereyağı rengi saçlı bir papaz yardımcısına hiç benzemediğimin farkındayım. Bu evlilik töreninden çekiliyorum. Lütfen. Gerçek aşkına git. Sana mutluluklar dilerim.”

“Ah, teşekkür ederim Lordum!” Ellerini tutarak nemli dudaklarıyla onları öptü. “Sana sonsuza kadar müteşekkirim ve borçlu kalacağım. Eğer…”

“Tamam. Tereyağı rengi saçlı bir papaz yardımcısına ya da onun karısına ya da öyle bir şeylere ihtiyaç duyarsam aklımda olacaksın.” Jasper ani bir ilhamla elini cebine soktu ve oradan bir avuç dolusu yarım kuron çıkardı. Bunlar düğünün sonrasında havaya atılacaktı. “Al. Düğünün için. Sana, eee, Bay Fernwood ile mutluluklar dilerim.”

Paraları avuçlarının içine bıraktı.

“Ah!” Bayan Templeton’ın gözleri daha da açıldı. “Ah, teşekkür ederim!

Eline nemli bir öpücük daha kondurduktan sonra odadan çıktı. Muhtemelen aslında birkaç sterlin değerindeki bu cömertliği anlık bir dürtü olup orada biraz daha kalırsa, yaptığının doğru olup olmadığını düşünmeye başlamaktan korkmuştu.

Jasper içini çekerek cebinden büyük mendilini çıkardı ve ellerini sildi. Küçük giyinme odasının duvarları da evlenmeyi planladığı kilisenin duvarları gibi eski, gri taştan yapılmıştı. Bir duvar baştan başa ahşap raflarla doluydu ve üzerlerinde kilise malzemeleri duruyordu: Eski şamdanlar, kâğıtlar, İncil’ler ve kalaylı kaplar. Onun üzerinde baklava biçiminde bir pencere vardı. Beyaz tombul bulutların yüzdüğü, mavi gökyüzünü buradan görebiliyordu. Bir kez daha küçük bir odada terk edilmişti. Mendilini yeleğinin cebine yerleştirirken bir düğmesinin eksik olduğunu gördü. Bunu Pynch’e söylemeyi unutmamalıydı. Jasper dirseğini sandalyesinin yanında duran masaya yasladı ve başını ellerinin arasına alarak gözlerini kapadı.

Uşağı Pynch ona ağır geçen gecelerin ardından mükemmel bir kendine-getirici hazırlardı. Birazdan eve gidecek ve o karışımı içecekti, belki biraz uyurdu. Lanet olsun başı çok ağrıyordu ve henüz buradan ayrılmaya hazır değildi. Giyinme odasının dışındaki sesler yükseldi, eski kilisenin eğimli kubbesi ve taş duvarlarında yankılanarak büyüyorlardı. Seslere bakılırsa Bayan Templeton romantik rüyalarını anlattığı babasının tepkisiyle boğuşuyordu. Jasper’ın dudağı yukan doğru kıvrıldı. Babası muhtemelen o tereyağı rengi saçlardan kızı kadar etkilenmiyordu. Ne olursa olsun dışarıdaki akrabalara ve misafirlere dert anlatmaktansa Fransızlarla savaşmayı tercih edecek bir durumdaydı.

İçini çekerek ayaklarını öne doğru uzattı. Altı aylık yoğun çalışma boşa gitmişti. Bayan Templeton’a tam altı ay boyunca kur yapmıştı. Bunun bir ayı uygun kızı bulmakla geçmişti; iyi bir aileden, ne çok genç ne çok yaşlı ve yatılabilecek bir güzelliğe sahip olan kızı. Üç ay boyunca dikkatli bir cilveleşme, balolarda ve davetlerde küçük küçük flörtler, onu arabasıyla gezilere çıkarma, şekerlemeler, çiçekler ve ufak tefek hediyeler alma. Sonra ona gereken soruyu sorma ve olumlu cevabı aldıktan sonra onun bakire yanağından bir öpücük çalma. Bunların ardından yapılacak tek şey kalmıştı; düğün için gerekli davetiyelerin hazırlanması, düzenlemeler için yapılan harcamalar ve düğün.

Yanlış neredeydi? Planları yolunda gidiyordu. Bu sabahın öncesinde herhangi bir şikâyeti yoktu ya da şüphesinden bahsetmemişti. Tam tersine incilerle süslü altın küpeleri hediye ettiğinde son derece coşkulu davranmış olduğu bile söylenebilirdi. Yağlı saçlı papazla evlenmek için bu ani dürtü nereden çıkmıştı?

Ağabeyi Richard bu nişanlı kaybetme sorununu hiç yaşamamıştı, vikontesini bulma zamanı gerçekten gelmiş miydi? Belki de sorun bende, diye düşündü Jasper. Belki sahip olduğu bir özellik karşı cinse itici geliyordu; en azından evlilik söz konusu olduğunda. İnsan bir yıldan kısa bir zaman zarfında ikinci kez evlilikten dönmeyi görmezden gelemiyordu. İlki Emeline idi, tabii dürüst olmak gerekirse o bir sevgiliden çok bir kız kardeşti. Ama ne olursa olsun bir erkek…

Giyinme odasının kapısı gıcırdayarak açıldı ve Jasper’ın düşüncelerine bir son verdi. Gözlerini açtı.

Uzun boylu zayıf bir kadın kapıda tereddütle durdu. Emeline’in bir arkadaşıydı… Adını hatırlamayı asla başaramadığı bir arkadaşı.

“Özür dilerim, uyandırdım mı?” diye sordu.

“Hayır, sadece dinleniyordum.”

Başıyla onayladıktan sonra, omzunun üzerinden arkasına bir göz attı ve kapıyı arkasından kapatarak onunla birlikte, uygunsuz bir şekilde o küçük odaya kapanmış oldu.

Jasper kaşlarını kaldırdı. O dramatik tavırları olan bir kadın değildi ama bu konulardaki algıları da hatalı olabilirdi.

Karşısında dimdik durdu, çenesi de her zamankinden biraz daha yukarıdaydı. Sade bir kadındı, bir erkeğin zorlukla hatırlayabileceği özelliklere sahipti; onun adını hatırlayamama sebebi de muhtemelen bundan kaynaklanıyordu. Kahverengi ile kumral arası açık renk olan saçları başının arkasında bir topuz olarak toplanmıştı. Gözleri tanımlanamayacak bir kahverengiydi. Elbisesi sıradan, kare kesimli yakaya sahip olan grimsi bir kahverengiydi ve sıska göğüslerini hafifçe gözler önüne seriyordu. Cildi hoş diye düşündü Jasper. Mavimsi-beyaz bir saydamlığı vardı ve mermerle kıyaslanabilirdi. Yakından baksa bu hoş cildin altındaki damarları görebileceğinden emindi.

Bakışlarını yüzüne doğru kaldırdı. Orada kıpırdamadan duruyordu, incelemesine devam etti, yanaklarındaki pembelik hafifçe artmaya başlamıştı.

Onun bu hafif rahatsızlığı bir anda kendini bir sapık gibi hissetmesine sebep oldu. Bu duygunun etkisiyle biraz sert bir cümle sarf etti. ”Size herhangi bir şekilde yardımcı olabilir miyim hanımefendi?”

Sorusuna soruyla cevap verdi. “Mary’nin sizinle evlenmeyeceği doğru mu?”

İç geçirdi. “Görünüşe göre kalbini bir papaz yardımcısına kaptırmış, bir vikont ona yetmiyormuş.”

Gülümsemedi. “Onu sevmiyorsunuz.”

Ellerini iki yana açtı. “Maalesef doğru ama yine de bunu itiraf etmek kulağa bir küfür gibi geliyor.”

“O zaman size bir teklifim var.”

“Ah?”

Ellerini önünde kavuşturduktan sonra imkânsız olanı yaptı. Biraz daha dikleşti. “Onun yerine benimle evlenir miydiniz?”

Melisande Fleming hâlâ dimdik duruyor ve dosdoğru Lord Vale’in gözlerinin içine bakıyordu, o gözlerde kızlara özgü bir heyecan ya da telaş yoktu. Zaten o küçük bir kız da değildi. Yirmi sekiz yaşında bir kadındı, turuncu çiçeklerin açtığı bahar düğünlerini düşleyecek çağı çoktan geçmişti. Mutluluğu ümit etme yaşını da. Ama görüldüğü üzere umut zorlu bir duyguydu ve insanı yere devirebilirdi.

Teklifi son derece komik ve saçmaydı. Lord Vale varlıklı bir adamdı. Unvanlı bir adam. Hayatının baharında olan bir adam. Ondan çok daha genç ve güzel kızları dilediğince seçme şansına sahipti. Beş parasız bir papaz için mihrapta terk edilmiş bile olsa bu böyleydi.

Melisande kendini kahkahalara, aşağılanmaya ya da çok daha kötüsüne hazırlamıştı, acınmaya.

Lord Vale bunları yapmayıp ona bakmaya devam etti. Belki de duymamıştı. Güzel mavi gözleri kan çanağı gibiydi ve odaya girdiği andaki başını tutuş şeklinden düğününden önceki geceyi oldukça yoğun geçirmiş olduğu anlaşılıyordu.

Sandalyesine yaslandı uzun bacaklarını öne doğru uzatmıştı ve gereğinden fazla yer kaplıyordu. Şaşkınlık verici bir ışıltıya sahip olan yeşil-mavi gözleriyle ona bakıyordu. Kanlı olmalarına rağmen ışıldıyorlardı ve onlar hakkında söylenebilecek tek güzel söz de buydu. Yüzü uzundu, göz ve dudak çevresinde derin kırışıklıklar vardı. Burnu hem uzun hem de genişti. Göz kapaklarının kenarları aşağı düşüktü ve bu durum ona uykulu bir görüntü veriyordu. Ve saçları… işin aslı saçları hoş sayılabilirdi, dalgalı ve kalın telliydi, kızıl kahverengiydi. Başka bir erkekte çocuksu hatta süslü görünebilirdi.

Bugün neredeyse düğüne gelmeyecekti. Mary, hayatında bugüne kadar bir ya da iki kez konuşmuş olduğu uzak bir kuzeniydi. Melisande’nin yengesi Gertrude sabah kendini kötü hissetmiş ve Melisande’nin düğünde aileyi temsil etmesi gerektiğini söylemişti. Buradaydı ve hayatının en pervasız hareketini yapmakla meşguldü.

Kader çok garipti.

Sonunda Lord Vale harekete geçti. Büyük kemikli elleriyle yüzünü ovuşturduktan sonra uzun parmaklarının arasından ona baktı. “Ben tam bir salağım, lütfen beni affedin ama ne yaparsam yapayım adınızı hatırlayamıyorum.”

Doğal olarak. O hep kalabalıkların çevresinde gezinenlerden olmuştu. Hiç odak noktası olup dikkatleri üzerine çekmemişti.

Karşısındaki adam ise tam tersiydi.

Derin bir nefes aldı ve hâlâ heyecanla titreyen parmaklarını iyice gerdi. Bu tek şansıydı ve yüzüne gözüne bulaştırmamalıydı.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıBana Aşkını Söyle
  • Sayfa Sayısı376
  • YazarElizabeth Hoyt
  • ÇevirmenSeden Gürel
  • ISBN6055289522
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur