Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Bana O Şarkıyı Son Defa Söyle Natali

İlyas Yıldız

Bana O Şarkıyı Son Defa Söyle Natali

Kadınla adam birazdan ayrılacaklardı. “Artık beni sonsuza kadar unut. Bir daha hayatımla ilgili haber almak isteme lütfen. Ben de seni sonsuza kadar unutacağım, yaşadıklarım sadece anılarımda kalacak. Şayet kendini hatırlatırsan anılarım yeniden canlanır, anılarım canlanırsa, acılarım da canlanır…
O nedenle lütfen beni sonsuza kadar arama bir daha” dedi kadın.
“Peki” dedi adam…
Tren peronları yağmurdan ıslanmıştı, garın az sayıda lambasının loş ışıkları karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu. Birazdan gidecek olan, dumanları tüten trene baktı kadın ve sonra adamın ona doğru açılmış elinden tuttu.
Son bir dans edelim dedi adam, birazdan tren gidecek… Son bir dans için sarıldılar, herkesin şaşkın bakışları arasında dans etmeye başladılar. Kadın gözlerini kapatmış ve adama sarılmıştı. Adamın gözleri açıktı ama yüzünde derin bir kederin izleri vardı, belli ki kalbinin acısı yüzüne yansımıştı. Gözleri uzaklara bakıyor gibiydi ama yüreğinin derinliklerindeki acıdan başka bir şeyi görmüyordu. Yumuşak ve acı dolu bir ses tonuyla şöyle dedi kadına:
“Ölüm… Ne kadar acı… ”
“Ben ölmüyorum ki” dedi kadın, “Sadece gidiyorum.”

***

BANA O ŞARKIYI
son defa
SÖYLE NATALİ

İki kadının hikâyesini anlatmaya o sözlerin etkisiyle karar verdim. «Çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an Tanrı’ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı’nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrıya günahlarımı affetmesi için dua ettim.» demiş Al Capone…

Kasım ayının ortalarıydı. Yoğun sis nedeniyle sokak ışıklarının caddeleri aydınlatamadığı karanlık ve soğuk gecelerden bir akşam yaşanıyordu Kiev’de ve vakit gece yarısına yaklaşırken yapayalnız, düşüncelere dalmış bir şekilde yürüyordum. Beynimde ünlü mafya lideri Al Capone’un sözleri dolaşıp duruyordu.

Kısa bir dönemde beni çok etkileyen bu iki kadınının hikâyesini anlatırken, belki ilk başlarda, bu sözlerin bu hikâyeyle ne ilgisi var diyeceksiniz? Belki de sonunda, anlattığım hikâye ile bu sözler arasında hiçbir bağ da kuramamış olacaksınız. Ama eminim ki, gerçekten algılarını açarak okuyanlar, bu üç cümlenin bütün öyküyü özetlediğini görecekler. Ya da bu sözlerle anlattığım hikaye arasında neden bir benzedik bulunduğunu sadece ben bileceğim ve size ne demek istediğimi bir türlü anlatamayacağım.

Kiev’de sisler içerisinde yürürken sürekli bunları düşünüyordum. “Acaba kendimi anlatabilecek miyim, aslında neden bu öyküleri anlatıyorum, beni anlayabilecekler mi?* diye düşünüp durdum. Tabii adımlarım bu arada beni Natali’ye götürüyordu.

Natali… O büyüleyici sesin ve o büyüleyici güzelliğin sahibi, o muhteşem kadın. Tanrının bazı kullarını yaratırken lütfûndan hiçbir şey esirgemediğini Natali’yi tanıyınca yeniden anladım. Kumral saçlar, incecik bir beden ve bütün kadınları kıskandıracak kadar güzel, deniz mavisi gözler… Tabii, bir de çok basit şarkıları bile, dünyanın en etkileyici melodisi haline getirebilen o yumuşak, büyüleyici ses. Ama tanrı vergisi yeteneklerini iyi bir müzik eğitimiyle de geliştirmiş Natali… Piyano sanatçısı bu güzel kadın, üniversitede müzik bölümünde hâlâ eğitim görmeye devam ederken aynı zamanda yaşamını sürdürebilmek için her gün çalışıyor. Kiev’in Maidan dedikleri o buram buram tarih kokan meydanında yer alan Müzik Evi’nde, küçük çocuklara piyano dersleri veriyor. Şimdi hatırladım; bir keresinde bana “Öğrencilerime aşık olmamalarını öğütlüyorum sürekli. Çünkü âşık olurlarsa yaşamdan tat almayı unuturlar’’ demişti.

Bu cümleyi belki çok saçma bulacaksınız. Size nedenini anlattığımda, bazılarınız ona hak verecektir. Ama benim ve onun, hatta Buğu’nun, yanlış tercihlerin kurbanı okluğumuzu, hayatta başka hikâyelerin olabileceğini düşünenleriniz de olacaktır.

Size Natali’yi anlatacağım. Ama ondan önce beni Natali’ye götüren “O” kadını anlatmalıyım:

BUĞU’dan önce…

Lakin her şeyden önce hayatımı şekillendiren, bana ait iki küçük öyküye yer vereceğim. Alt benliğimi siyah bir deri koltuğa uzatıp, çocukluğuma doğru yolculuğa çıkıyorum. Asla unutmadığım iki anı canlanıp geliyor:

Bu dünyaya dair hatırladığım ilk şey, bir kundakta yüzükoyun yatışımdı. Yazları yaylaya çıkan ailemin kurduğu kıl bir çadırın içinde sarıp sarmalanmış yatıyorum, dışarıda şarıl şarıl yağmur yağıyor. Yağmur damlaları, etek vazifesi gören çadırın kıllarının arasından serpilerek yüzüme geliyor. ‘Yüzümü örtün’ demek istiyorum ama konuşamıyorum, elimle örtmek istiyorum ama elimi kullanamıyorum, kundaktayım. Çaresizlik beni bunaltıyor… Anneme bunu hatırladığımı söylediğimde bana dönüp ‘Sen o günleri nereden hatırlayacaksın, daha bir yaşında bile değildin’ demişti. Ama hatırlıyorum işte… Hatırladığımı anneme anlatmaya çalışıyorum, hatta çadırı kurdukları yeri bile tarif ediyorum. “Biz bir defa oraya yerleştik, sen de o zaman bir yaşında ya vardın, ya yoktun. Hatırlaman imkansız” diyerek ısrar ediyor. “Peki” diyorum, ben nereden biliyorum o zaman bütün bunları?” Annem bana inanmamakta kararlı: “Duymuşsundur sonradan.”

İkincisi ise babamın iş için köyden ayrılışı… Üç bilemediniz dört yaşlarında olmalıyım. O kadar küçüğüm ki, babamın uzun süreli gideceğini bile anlamıyorum, ama evde bir telaş ve hüzün var, eve kurşun gibi çöken mutsuzluğu hissediyorum. Sonra kendimi, etrafında çalılar ve kayalar olan kırmızı bir toprak yolda soluk soluğa koşarken hatırlıyorum… Babamı gitmeden yakalamak için var gücümle koşuyorum köy yolunun ana yolla birleştiği noktaya doğru. Tabii o yıllar köyden ana yola araç yok, herkes yürüyerek iniyor. Her gün sabah saat IO’da ana yoldan bir şehirlerarası otobüs geçiyor, babam onunla gidecek. Soluk soluğa koşarken, babamı tam otobüse binerken uzaktan görüyorum. Otobüsün yanına kadar koşturup bacaklarına sarılmak istiyorum ama ben yetışinceye kadar otobüs gidecek. Otobüse binmeden önce sesimi duyurmak için var gücümle ona bağırıyorum: “Baba gitmeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee…” Babam, bir ayağını otobüsün ilk basamağına koymuş, sesin geldiği tarafa bakıyor. Uzakta, ağlayarak ona doğru koşan küçük oğlunu görüyor ve başını çevirip şöyle diyor: “Eve dön oğlum…” Sanıyorum ki, ben ona yetişip gitme dersem vazgeçecek, ama vazgeçmiyor, otobüse biniyor gidiyor. Toprağın üzerine çömeliyorum, oturup ağlamaya başlıyorum. Uzun süre ağlıyorum, babamın neden gittiğinin farkında değilim, tamamen mi gitti, yoksa geri gelecek mi, hiçbir şey bilmiyorum. Neden gitmesini istemedim, neden bu kadar üzüldüm ve peşinden koştum, hiçbirini bilmiyorum… Toprağın üstünde kıvrılmış, hıçkırıklarla ağlarken, arkamdan dedemin sesi geliyor, “Kalk oğlum, evimize gidelim…”

Bundan sonraki hayat hikâyemde bütün davranışlarımı bu iki öykü mü belirledi bilmiyorum. Ama kendi iç dünyamda yaptığım keşifte, bu iki olayın sonraki yaşamımdaki bazı davranış kalıplarımı oluşturduğu kanısına vardım. Çünkü ben çocukluğumun bir noktasından sonra artık çaresiz hiçbir şeyi terk edemeyen, arkasını dönüp gidemeyen, ama hayatta kalmak için çok güçlü olması gerektiğine inanan bir karaktere sahip olmuştum. İyiliği ve egoları el ele birlikte büyüttüm. Güçlü olursam, her şeyi değiştirebileceğime inandım ama beni güçsüz kılan, diğerlerinden daha aşağıda olmamı sağlayan başka bir etken oldu, fakirlik… İçimdeki çocuk hep en güçlüsü olmak istiyordu, oysa maddi durumu bizden çok daha iyi olan birçok akrabam vardı ve çaktırmadan onlarla gizli bir rekabete girmiştim. Ama bu üst egomun kabul ettiği bir rekabetten çok, alt benliğimin gizliden gizliye yürüttüğü bir yarıştı ki, öyle ki bu rekabetin idrakine ben bile varamadım.

Sonuçta, hırs, azim, sebat, şefkat ve yüksek egoyu bünyesinde barındıran kişilik yapısı, küçük bir köyden başlayan hikâyemi Avrupa seyahatlerine taşıdı. Asla altta kalmayı sevmeyen, aşağılanmaktan hoşlanmayan, o hisse kapılınca hiddetlenip karsısındaki kişiye haddini bildirmek için bilenen ve bazen saçmalayan, bütün bunlarla birlikte çaresiz hiçbir şeyi arkasında bırakamayan, egoları yüksek, hırslı ama asla pes etmeyen, maceracı, radikal bir genç adamın doğuş hikayesiydi bu… Tabii bütün bunlar çok sayıda kişilik demekti ve benliğim bazı zamanlarda kişiliklerimin savaş alanına dönüyordu, o zamanlar ne çok yoruluyordum. Zira bu savaştan hiçbir kişiliğim galip çıkamayıp sonunda kendi aralarında depresyon adı verilen barışı imzalamaya karar veriyorlardı.

Hırslarım, arzularım ve hüzünlerim beni kentten kente maceradan maceraya sürükledi. Bu tarz bir kişilik yapısına sahip olanlar, bazen aniden, bütün hayatını etkileyecek kararlar verirler ve hemen uygulamaya geçerler. Cebimde beş kuruş para yokken, bir akşam aniden İzmir’den İstanbul’a gelme kararım, yaşamımın dönüm noktalarından bir tanesi oldu. Bu karar bundan sonraki dostlarımın, yaptığım işlerin, yediğim yemeklerin ve en önemlisi aşklarımın rotasını çizdi.

Hikâyemin tamamını anlatmayacağım, çünkü bu romanın konusu ben değilim. O nedenle üniversiteyi okuduğum İzmir’den İstanbul’a geldiğim dönemden başlayacağım anlatmaya.

İstanbul…

Kısa dönem olarak tamamladığım askerlik sonrası soluğu İstanbul’da aldım ve aradan çok geçmemişti ki kendimi iş ararken buldum. Küçük bir köyde çiftçi olan ailemin benim İstanbul masraflarımı karşılayabilmesi mümkün değildi. Zaten 24 yaşında bir adamın ailesinden hâlâ para alıyor olması, o zamanlar benim için dünyanın en abes durumuydu. Ne zamana kadar onlardan para alabilirdim ki?

Ha tabii bu arada, anlatmayı unuttum. İstanbul’a gelmeden iki yıl önce, henüz 22 yaşındayken bir şirket batırmıştım. Gerçi küçük bir şirketti ama benim mali yapım ondan da küçük olduğu için, ciddi bir hasar bırakarak arkada kaldı. Zaten fakir olan ailem borçların bir kısmı için yardım etmişti. Buna rağmen İstanbul’da ikinci bir hayat kurgulamak için yola çıktığımda hâlâ o günlerden kalma borçlarım vardı ve tek kuruş para kazanamıyordum. Bir erkek için özgüven çok önemlidir. Bir kadınla kahve içecek paranız yoksa bir kadını bir kahve içmeye davet edecek cesaretiniz de yok demektir.

İstanbul’da üç arkadaşımın yanında kalıyordum. Onlara kira veya yemek parası ödemiyordum. Bir nevi, bir iş buluncaya kadar kalınacak bir mülteci eviydi benim için orası. Bostancı’da Tren Garı’nın hemen karşısında, pembe boyalı, önünde geniş bir otopark olan bir apartman dairesinde yaşamımızı sürdürüyorduk. Garın hemen önünde kırmızı taşlarla döşenmiş geniş bir meydan vardı. Kenarlarında Nargile içilen ve hafta sonları maç izlenilen kafeler… Nedense ben o meydanı halen ıslak, karlı ve soğuk hatırlıyorum. Çünkü İstanbul’a geldiğim o ilk yıl sürekli kar yağdı. Haziran ayına kadar soğuklar devam etti. O evle ilgili aklımda kalan en net resim şuydu: Henüz kar tanelerinin tam olarak örtmeyi beceremediği, ıslak, kırmızı taştan kaldırımların üzerinde, onlara atılan yemlerle karınlarını doyurmaya çalışan güvercinler. İş aramaktan, kitap okumaktan veya bilgisayarda bir şeylerle ilgilenmekten sıkıldığım zamanlar, evin meydana açılan geniş camından saatlerce yoldan gelip geçenlere ve kuşlara bakardım.

Herkes çalışırken camdan karın ortasında yiyeceğini arayan güvercinleri izlemem, benim için yeterince dramatik bir sahneydi. Ailemle her telefon görüşmemizde onlara iş bulduğum konusunda yalan söylemek zorunda kalırdım. Çünkü bilirdim ki, benim mutsuz olduğumu gören annem, benden daha çok üzülecek. Aldığım hatalı kararlarla çevremi zaten yeterince üzmüştüm ve artık birilerini üzmek için yeterli bakiyem kalmamıştı.

Lâkin, durumum hiç de iç açıcı değildi. Askerliğin üzerinden nerdeyse 6 ay geçmiş ve ben hâlâ doğru düzgün bir işe sahip değildim. Batan şirketten kalan telefon borçlarım nedeniyle kendime yeni bir cep telefonu hattı bile alamıyordum. Egoları çok yüksek bir adam için bu ne kadar büyük bir ıstıraptır tahmin edebilirsiniz. Kimseye kaybettiğinizi söylemek istemezsiniz, kimse üzüldüğünüzü bilsin istemezsiniz ve daha çok mutsuz olur, içine kapanır, hırslanır ve dahi nefretle bilenirsiniz. Benim de yaşadığım farklı bir şey değildi, bazen depresyona giriyor, o günler iyice içime kapanıyor, kimseyle konuşmak istemiyor. Bostancı sahilinde denizin kokusunu içime çekerek saatlerce yürüyordum. Silkinip kendime geldiğim zamanlar, hırslanıyor, birçok kişiyle görüşüyor, birçok proje yapıyor ve usanmadan yolları arşınlıyordum. O zamanlar sanki bir iş bulursam hayatla ilgili bütün sorunlarım çözülecekmiş gibi geliyordu. Ev kiramı karşılayabileceğim, karnımı doyurabileceğim ve birikmiş borçlarımı ödeyebileceğim bir iş benim için yeterliydi

Ve tabii iş görüşmeleri… Tekrar tekrar… aynı sorular ve aynı cevaplar. Artık ezberlenmiş yanıtlar. “Beş yıl sonra kendinizi nerde görmek istersiniz?” Bu soruya kurgulanmış cevaplar vermekten o kadar sıkılmıştım ki, bir keresinde benimle görüşme yapan bir yöneticiye “Şili’de, deniz kenarındaki iki ağacın arasına kurulmuş bir hamağın üzerinde, batan güneşi izlerken” dedim. Kadın, burnunun yarısına kadar düşmüş olan gözlüklerinin üstünden bana alaycı bir bakış fırlatıp şöyle demişti: “Sizin pek çalışmaya niyetiniz yok galiba?”

Bu sorunun doğru cevabı buydu işte. Zira kim bir iş görüşmesinde bu soruya doğru cevap veriyordu ki… İş görüşmelerine giden herkes biliyor ki, şirketler başarılı olmak için mücadele edecek hırslı tipler ararlar ve görüşmelere katılanlar da bu soruyu mülakatçıların istediği doğrultuda yanıtlamak için hazırlık yaparlar. Cevaplar genelde bellidir: “Şirketinizde, orta düzey bir yönetici olmak ve başarılı işler yapmak…” Dikkat! En üst düzey değil. Çünkü karşınızdaki mülakatçının üst düzey olma ihtimali var veya en üst düzeyi hedefliyor olma ihtimali… Şirketler hırslı ve çalışkan tipleri severler amma velâkin kendi koltuklarına göz dikecek kadar hırslı tiplerden de hoşlanmazlar. O yüzden kurgulanmış cevaplar bu mülakatlarda çok önemlidir. Kısacası aslında herkes birbirine yalan söyler, sizin seçeceğiniz yalan karşınızdakinin en çok duymak isteyeceği yalan olursa, işe alınmamanız için hiçbir sebep yoktur. Yoksa kimin beş yıl sonraki hayali kendisinin bile olmayan bir şirket için sabahtan akşama kadar, bir koltuğun üstünde sinir bozucu telefon görüşmeleri yaparak, geç kaldığın görüşme için sıkışan trafiğe küfürler yağdırarak yaşamına devam etmektir ki? Bunu isteyenler psikolojik sorunları ile yüzleşememiş, doyurulması gereken egoları olan aptal tipler olmalılar diye düşünmüşümdür hep.

Bunu bilmekle birlikte, şunun da farkına varmıştım ki; insanların istedikleri soruya, ezberlenmiş cevaplar vermezseniz, “iş” de bulamazsınız. Ve siz yaşamak için para kazanmak zorundasınız. (Bakalım parasız günlerden, Kiev’de Natali’ye uzanan hikâyeye nasıl geleceğim?)

Altı aylık süre zarfında yüze yakın iş görüşmesine katıldım ama bir türlü iş bulamadım. Bu yöntemle iş bulamayınca daha yaratıcı şeyler denemeye karar verdim. Çılgın projeler ürettim, iş görüşmelerinde karşıdakini şaşırtabilecek cevaplar hazırladım, tv dizileri için senaryolar ve daha binlerce şey… Hayat size bir defa küstü mü, ne yaparsanız yapın, tebessümlü bir bakış bile alamıyorsunuz. Bu kadar başarısız görüşme özgüvenimi de törpülemeye başlamıştı. Bıraktım hayatın bana sarılmasını, bir gülücüğünden bile umudumu kesmeye başlamıştım. Artık ne yeni bir iş görüşmesine gidecek cesaretim kalmıştı, ne de arkadaşlarımdan tek kuruş isteyecek yüzüm. Neredeyse bana merhaba diyen herkese borcum vardı. Ne mutlu ki, Tanrı’nın şanslı kuluydum, arkadaş açısından çok şanslıydım. Uzun süredir işsiz ve parasız olmama rağmen arkadaşlarım her şey yolundaymış gibi davranıyorlar ve onlardan borç isteyemediğimi bildikleri için arada sırada ben istemeden para bırakıyorlardı. Bu kompozisyonda da görebileceğiniz gibi, borçlu olduğum hiçbir arkadaşım egomun üstüne ateş etmiyordu, ya da zaten ben egomu yaralayacak kişilerden borç almamayı tercih etmiştim.

Bir hafta sonuydu. Yanlarında kaldığım ev arkadaşları ailelerinin yanına gitmişlerdi. Yalnızdım ve cebimde tek bir ekmek alabilecek kadar para vardı. Evde yemek için olan tek şey makarna idi ve biraz da çay vardı. Benim hesabıma göre, hafta sonu bir ekmek ve makarna paketi ile geçirmek mümkündü. Ama ikinci gün, Cumartesi öğlen, çay koymak için tüpü açtığımda, kötü bir sürprizle karşılaştım, tüp bitmişti. İşte bu hiç hesapta yoktu. Artık makarnayı ve çayı yapamazdım. Sabah aldığım ekmekle karnımı biraz doyurdum. Akşama doğru iyice acıkınca karnımı nasıl doyurabileceğimi kara kara düşünmeye başladım. Bulduğum en yaratıcı yöntem, su ısıtıcısıyla makarna yapmaktı.

Hesap basitti, makarna kaynayan suya atılırsa pişiyordu. Ben de sürekli su ısıtıcısının düğmesine dokunarak suyu sürekli kaynar halde tutarsam makarnayı pişirebilirdim. Düşündüğüm yöntemi aynen uyguladım ama sonuç hiç de beklediğim gibi olmadı, çünkü makarna pişmeden hamura dönüştü. Hamurlaşmış makarnayı bir tabağa döktüm, üzerine biraz yağ ve tuz attım ve yemeyi denedim. Çiğ hamur, sürekli dişlerime yapışıyordu ve çok kötü bir tadı vardı. Ama şunu unutmamak gerekir ki, açlıkla güzel yemek arasında ters orantı vardır. Siz ne kadar açsanız, güzel yemek algınız o oranda düşer. Pişmiş bir makarna o gün için benim hayatımın en güzel yemeği olabilirdi. Ama çok aç olduğum için, bu pişmemiş makarnayı yemekten başka çarem de yoktu. Dişlerime yapışan hamur parçacıklarını, boğazımdan aşağı, mideme indirmek ve midemin gurultusundan kurtulmak demekti. Ekmeğin tamamını bitirirsem, ertesi gün ekmeksiz de kalacağım için, makarnayı ekmekle de yiyemedim. Biraz devam ettikten sonra kusma noktasına doğru

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıBana O Şarkıyı Son Defa Söyle Natali
  • Sayfa Sayısı208
  • Yazarİlyas Yıldız
  • ISBN9786051290255
  • Boyutlar, Kapak13,5x21,5, Karton Kapak
  • YayıneviAKİS KİTAP / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur