Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Benim Babam Sihirbaz
Benim Babam Sihirbaz

Benim Babam Sihirbaz

Aytül Akal

Aytül Akal’ın “küçük” aksilikler karşısında bile şakayı bir kenara bırakmayan, kendine özgü yaratıcı yöntemleriyle işleri yoluna sokan, capcanlı ve renkli karakterleri yine karşımızda. Kimin…

Aytül Akal’ın “küçük” aksilikler karşısında bile şakayı bir kenara bırakmayan, kendine özgü yaratıcı yöntemleriyle işleri yoluna sokan, capcanlı ve renkli karakterleri yine karşımızda. Kimin babası askerde? Krem kullanmak ne işler açacak bakalım kahramanın başına… Saatleri öğrenmek kolay mı? Fark bulmaca oyununu kim oynamak ister? Günlük hayattan ve çevremizdeki karakterlerden yoğrulan öyküler, okurunu sessizce yaşam felsefesine doğru bir seyahate götürüyor…

Içindekiler

Babam Askerde …………………………………………… 5
Asla Krem Kullanmam ………………………………… 13
Harika Dayı ………………………………………………. 21
Ablam Evleniyor ………………………………………… 27
Fark Bulmaca Oyunu ………………………………….. 35
Benim Babam Sihirbaz ………………………………… 40
Semender Toplantısı ………………………………….. 47
Tilki Tilki Saat Kaç ……………………………………… 57

BABAM ASKERDE 

Birkaç arkadaş toplandıklarında, babam dönüp dolaştırır, lafı hemen askerlik anılarına getirir. Çevresinde kimseyi bulamazsa, o zaman beni alır karşısına, başlar anlatmaya… Yaşım henüz sekiz ama, bunca öykü dinlemeden sonra askere gitmiş kadar bilgili sayılırım. Eh, bir deneyimim eksik; o da zamanı gelince… Öyküsünü defalarca dinlemiş olsam da, öyle güzel anlatır ki, her seferinde sanki ilk kez duyuyormuş gibi eğlenirim. Babam askere gittiğinde annemle yeni evli sayılırlarmış. Ayrı kalmak istememişler;babamın görevli olduğu kentte bir ev tutup oraya taşınmışlar. Babam yedek subay olduğu için her akşam evine gidiyormuş. Askerliği sırasında görevi de fotoğrafçılıkmış. Eh, ne de olsa babam fotoğrafçılık gibi, bilgisayar gibi zor işlerin uzmanıdır. İster renkli, ister siyah beyaz; kimine dia, kimine film; hem flaşlı, hem flaşsız… Hepsini bilir. Uçan kuşun bile fotoğrafını çekebilir benim babam.

İşin uzmanı olunca, fotoğrafla ilgili ne kadar yenilik varsa hepsini birliğinde uygulamış, yeteneği ve çalışkanlığıyla komutanlarının gözüne girmiş; gelip gittiğine karışmaz olmuşlar. Babam rahat bir askerlik geçiriyormuş ki… Ben doğmuşum! İşte ondan sonra babama bir haller olmuş… Bir gün, ertesi sabah geri götürmek düşüncesiyle kendisine zimmetli bir fotoğraf makinesini yanına almış… Eeee, hep komutan ailelerininkini çekecek değil ya; yakışıklı minik oğlunun fotoğraflarını çekmek istemiş bu kez. Babam öyküsünün tam burasında şöyle devam eder genellikle: “Fotoğraf makinesi dediğin şimdikiler gibi avuç içi kadar bir şey değil; dijital hiç değil.

Kocaman, profesyonel bir makine işte. Nasıl fotoğraflar çekeceğimi de bilmediğimden, tele ve zoom objektifleri de yanıma aldım. Objektiflerle flaşları koyduğum çanta bir elimde, kamera diğerinde, kapıdaki askere selam verip çıktım. Eve gitmek üzere, ilk gelen dolmuşa atladım.

Son durakta inecektim, epey zamanım vardı. Yolda çantayı karıştırmaya başladım. O anda birden bir şimşek çaktı beynimde! Yanıma film almamıştım! Eve değil, önce çarşıya gidip hiç değilse 100 ASA, beş-altı rulo film almalıydım.” Babam acele ile çarşıda inip filmleri almış. Yol üstünde arkadaşının dükkânına uğrayıp selamlaşmış. Sonunda dolmuşa binip eve gidiyormuş ki, bir de ne görsün! Elinde kamera yok! “O an neye uğradığımı şaşırdım.

Daha önce bindiğim dolmuşta oturduğum koltuğa bırakmış olmalıydım, ama nasıl bulacaktım? Ya yolculardan biri alıp da götürdüyse? Ya şoför alıp da almadım derse? Hemen dolmuşu durdurup kendimi dışarıya attım.” Babam yol kenarında bir süre bekleyip gelen geçen dolmuşların ön camına bakmış. Dikiz aynasına asılı, gaza bastıkça yaylı kafasını sallayan bir köpek aranıyormuş. Birinde benzer köpekten görüp arabayı durdurmuş. Bakmış, biblo aynı, ama direksiyonun önündeki panelden tığ işleme örtüler sarkmıyor… Aradığı dolmuş değilmiş yani… Hava kararmaya yüz tutunca eve gelmek zorunda kalmış. Çok üzgünmüş babam, çok. Eh, kendi makinesi olsa bu kadar üzülmeyecek. Komutanlara ne yanıt verilir bu durumda?

“Üzülme canım, sabah erkenden dolmuş durağına gidip bakarsın. Dolmuşu hatırlıyorsun madem, mutlaka bulursun. Uyu artık.” Annemin sakinleştirmeye çalışan konuşmaları ve benim dünyaya uyum sorunlarım yüzünden attığım çığlıklar arasında, babam sabahı sabah etmiş tabii. Güneş doğmadan kalkmış, doğrudan durağa gitmiş, kuyrukta bekleyen dolmuşları tek tek kontrol etmiş. “Sonunda buldum! Aynı dolmuş, aynı şoför! Hemen koştum yanına. ‘Kameramı senin dolmuşta unutmuşum dün,’ dedim. ‘Yok abi, bende kalan bir şey varsa yolcular götürmüştür, ben nerden bileyim,’ dedi. Donup kaldım. Çaresiz, iki sokak ötedeki evimize döndüm ama işin ucunu bırakmam olası değil elbette.

Koskoca kamera… Nasıl kaybolur? Hem kim aldıysa aldı, kullanmayı bile beceremeyecekleri aletle ne işleri olur ki?” Annem hemen kahvaltı hazırlamış. Babam o arada üniformasını giymiş, kahvaltısını etmiş ve birliğine gitmek üzere tekrar dolmuş durağına yürümüş. Sabahın o saatinde yolcu az olduğundan, dikiz aynasından kafası sallanan köpek biblosu sarkan dolmuş henüz kalkmamış, yolcu bekliyormuş.

Babamı üniformasıyla görünce hemen seslenmiş şoför: “Komutan abi, makine gibi bir şey arayan sendin, değil mi? Ben demin anlamamışım. Kamera deyince, televizyonda gördüğümüz ayaklı sehpa üzerindeki dev kameralardan sanmıştım. Söylesene elde taşınan bir şey olduğunu…” Babam dememiş tabii, koskoca sehpalı kamera dolmuşa nasıl sığsın, elbette taşınabilir cinsten olanı soracak… Kamerayı bulmuş ya, sevincinden, “Sağ ol!” diyebilmiş ancak. Şoför akşam durağa getireceğini söylemiş: “Bizim enişteye vermiştim. Uğrayıp ondan alayım, akşam çıkışta gel al.” O gün sevinçten içi içine sığmamış babamın. Mesaisi bitince hemen atlamış bir dolmuşa, durağa gitmiş.

Epeyce beklemiş. Dolmuş yolcularını indirip de durağa ulaşınca, babam kamerasına kavuşmuş. Daha doğrusu, askeriye, kamerasına kavuşmuş… Kavuşmuş mu dersiniz? Ne gezer… Babam o kadar sevinmiş ki, manavın önünden geçerken, “Şuradan bir karpuz alayım da eve öyle gideyim,” demiş. Bana anlatırken, “Annen karpuzu pek sever,” der. Başkalarına anlatırken de, “Bizim hanım karpuzu çok sever,” diye sürdürür öyküsünü.

“O sevinçle, hanıma bir karpuz götüreyim, dedim. Kameranın bulunuşunu kutlarız diye düşündüm.” Babam epey güçlü kuvvetlidir. Kocaman bir karpuz seçip tarttırmış. Tek eliyle kavrayıp eve kadar taşımış. Annem de çok sevinmiş kameranın bulunmasına. Hemen karpuzu pasta keser gibi kesip dilimlemiş ve soğuması için buzdolabına koymuş. O arada benim karnımı doyurmak, altımı değiştirmek, ağlamamı susturmak derken, sıra karpuza ancak gelmiş. “Eh, karpuz yerken fotoğrafımızı çek bari, bu anı ölümsüzleştirelim,” demiş annem.

O daha lafını bitiremeden, babam bembeyaz kesilmiş; elindeki karpuz kâsesi yere düşmüş. Karpuz dolu bir tabağı daha önce yere düşüreniniz varsa, annemin neden çığlık attığını çok iyi anlayabilirsiniz. Ama babamın çığlığı karpuz için değilmiş: “Eyvah! Kamera yok! Bu sefer de karpuzcuda bırakmış olmalıyım!” Annem söylene söylene yerleri temizlerken, babam manava koşmuş. O arada benim de bu eğlenceye çığlıklarımla katıldığımı söylememe gerek yok herhalde… Babam koşar adım manava ulaştığında bakmış, karpuzların üzerine hasır yaygı çekilmiş…

Manav çoktan kapatmış dükkânı. Hasırları iteleyip eliyle karpuzların orasını burasını yoklarken, “Hey, sen ne yapıyorsun?” diye bir ses gürlemiş. Meğer manav karpuzları çalınmasın diye oracıkta yatarmış. Babam karpuzların arasında ne yaptığını anlatana kadar kan ter içinde kalmış tabii. Kamera mı? Kamera, yoldan geçen meraklıların eşliğinde, karpuzların arasında bulunmuş. Ama babam o akşam yine de fotoğraflarımı çekememiş, çünkü kamerayı sonunda eve getirebildiğinde, bir gün önce aldığı filmleri, çarşıdan dönerken uğradığı arkadaşının dükkânında unuttuğunu hatırlamış… Yeriniz bu kadar uzakta olmasa, ben kendi başıma eve giderdim yürüyerek. Aslında bu kadar unutkan değildir babam. Görün bakın, birazdan döner gelir beni almaya, o da anlatır size. Yalnızca çok sevindiği ve heyecanlandığı vakit böyle oluyor. Yoksa beni burda, marangozlar sitesinde unutur muydu? A, evet evet, tahmin ettiğiniz gibi, yeni doğacak kardeşim için mobilya bakmaya gelmiştik…

 

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Öykü
  • Kitap AdıBenim Babam Sihirbaz
  • Sayfa Sayısı64
  • YazarAytül Akal
  • ISBN9786059153829
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5, Karton Kapak
  • YayıneviTudem Yayınevi /

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Zombili Mombili Roman ~ Aytül AkalZombili Mombili Roman

    Zombili Mombili Roman

    Aytül Akal

    Çocuklar için korku romanı yazmak… Aytül Akal, okurları bir korku trenine bindirdiği Zombili Mombili Roman’da, karanlığın dehlizlerinde gizem dolu bir yolculuk vadediyor; gerçeküstü olaylarla sıradan gerçekleri iç...

  2. Babamın Sihirli Küresi ~ Aytül AkalBabamın Sihirli Küresi

    Babamın Sihirli Küresi

    Aytül Akal

    Üçüncü sınıfa giden kahramanın, aile ve okul içinde geçen üç eğlenceli öyküsü… Mustafa Delioğlu’nun resimleriyle bezenen kitap, babaannesinin diktiği mor şapkasıyla okula gitmek isteyen...

  3. Kayıp Kitaplıktaki İskelet – 1 ~ Mavisel Yener-:Aytül AkalKayıp Kitaplıktaki İskelet – 1

    Kayıp Kitaplıktaki İskelet – 1

    Mavisel Yener-:Aytül Akal

    Kayıp Kitaplıktaki İskelet, Efes antik kentinde bulunan dünyaca ünlü tarihi Selsus Kütüphanesi’nde başlayan bir serüvenin ilk macerası. Özgürlüğüne düşkün Ceylan, küçük kedisi Efes, yaşlı...

Beriahome Harf Kupa

Aynı Kategoriden

  1. Sessizlik Çağı ~ Sofya KurbanSessizlik Çağı

    Sessizlik Çağı

    Sofya Kurban

    “Arkadan bağladığın başörtün kayıp gitmiş, örgülü saçın savruluyordu rüzgârda… Hele gözden yitip gittiğin dağın yamacından dörtnala gelip duruşun, şaha kalkan atın yularını çekip yanımızdan...

  2. Güz Nehri ~ John CheeverGüz Nehri

    Güz Nehri

    John Cheever

    “Hiçbir şeyimiz yok, hiçbir şeyimiz! Bunun ne demek olduğunu biliyor musun?” Fabrikalar, işçiler, bahisler, hipodromlar, jokeyler, simsarlar, kumarbazlar, işsizler, otel odaları ve gece kulüpleri…...

  3. Gerçeği İnciten Papağan ~ Sadık YalsızuçanlarGerçeği İnciten Papağan

    Gerçeği İnciten Papağan

    Sadık Yalsızuçanlar

    Hayalini ele al, benimle gel dedi Yeşil Gözlü Adam. Papağan, Önce yolu betimleyin. dedi, Önce kuşatın, sonra betimleyin. İşte dedi Yeşil Gözlü Adam, onu...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur