Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Bir Delinin Hatıra Defteri’nde, Ünlü yazar Gogol’ün birbirinden güzel üç hikâyesi yer alıyor. Yazar, içinde yaşadığı Rus toplumunun genel yapısını ve bireylerini büyük bir dikkatle tahlil ediyor; eser yazarın birbirinden ilginç gözlemlerini yansıtması açısında oldukça önemli.

Aynı zamanda Tiyatro oyunu olarak da sahnelenmiş ve oldukça büyük yankı uyandırmış olan eser, ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’, ‘Palto’ ve ‘Burun’ adlı hikâyerle okuyucularına farklı pencereler açıyor.

3 Ekim

Sabah uyandığımda içimi bir korku sardı. Hizmetçim Mavra ayakkabılarımı getirince saati sordum. Onu birkaç dakika geçtiğini söyleyince korkumun sebebi anlaşıldı. Yine daireye geç kalmıştım. Eğer şu pinti muhasebecimizi yakalayıp birkaç kuruş avans koparma ümidim olmasa, bugün daireye gitmeyecektim. Şube müdürümüzün suratını asıp beni nasıl azarlayacağı belliydi. Zaten birkaç gündür dırlanıp duruyordu: “Bıktım senin şu dağınıklığından! Sen adam olmazsın azizim… Dairede aptalca dolaşıp, evrakı birbirine karıştırıyorsun. Tarihleri yanlış atıyorsun, noktadan sonra küçük harfle başlıyorsun. İlkokul çocuğu bile senden güzel yazar.”

Şu bizim müdür kadar kendini beğenmiş adam zor bulunur. Uğursuz, leylek bacaklı, kısa kollu, tip bir herif. Beni kıskandığı kesin… Tatmin olmak için odasına çağırır, bütün kalemlerini açtırır.

Haydi müdür ne ise… Ya şu muhasebeci domuzu! Adam sanki basit bir daire muhasebecisi değil de hazine müdürü… Çalımından geçilmez. Bir memurun anası bile ölse, maaşını peşin alamaz. Yalvar yakar, önünde diz çök, çatla, patla; kılı bile kıpırdamaz kâfirin… Karısından dayak yediğini sanki bilmeyen var. Adam, devlet kasasından maaş verirken bile eli titrer; sanki cebinden veriyor…

Ben hariç, bizim dairenin bütün memurları torpillidir. Her birinin sırtını dayadığı soylu bir dayısı vardır. Maaşları az, havaları çoktur. Hepsi de kibarlık budalasıdır. “Efendim”den, “lütfen”den geçilmez, etraf pırıl pınldır. Başkenttekiler bile böyle temizlik görmemişlerdir. Masalarımız maundan, san-delyelerimiz cilâlı ağaçtandır. Amirlerimiz bizimle “siz” diye konuşur. Zaten bu aristokratik hava olmasa, çoktan istifamı basar giderdim.

Havı dökülmüş ve eskimeye yüz tutmuş paltomu giyip dışarı çıktım. Sağanak halinde yağmur yağıyor. Şemsiyemi açtım, dükkânların kepenklerini kaldıran küçük esnaflara selâm vere vere ilerledim. Hızlı hızlı temizlik işine giden gündelikçi kardılardan başka sokakta kimseler yok. İleride birkaç hademeye rastladım. Yol kavşağında, efendi kılıklı bir memura gözüm ilişti. “O da benim gibi daireye geç kalmış…” diye mırıldandım. Sonra birden vaziyeti çaktım: “Yo birader! dedim, seninki daireye gitmek değil. Şu önde giden dişiye yetişmeye çalışıyorsun.”

Ne namussuz, ne zamparadır şu bizim memur takımı! Subaylardan aşağı kalmazlar. Sokakta gördükleri her süslü kadının peşine düşerler.

Böyle düşünerek yürürken, bir mağazanın kapısında duran arabaya gözüm ilişti. Arabayı hemen tanıdım. “Bizim Genel Müdür’ün gündüz burada ne işi var?” diye merak ettim. Arabanın kapısı açıldı; etek hışırtılarının ardından müdürün kızı göründü. Derhal köşye saklandım. Uşak yerlere kadar eğilerek temenna durdu. Küçük afet, gerdan kırarak sağa sola baktı. Kaş-göz oynattı ve değnek yutmuş gibi dim dik yürüyerek mağazanın kapısından girdi. Durduğum yerde bütün yağlarım eridi. Yakası yağ bağlamış eski paltoma sarılıp bekledim. Dengi olmadığımı bile bile bu kıza tutkundum.

Kızın küçük finosu, hanımı gibi hava atıp çalım satayım derken hızla açılıp kana kapıdan içeri girmeye fırsat bulamadı; dışarıda kaldı. Buna uşak sebep olmuş gibi, adamcağıza havlayıpkendi diliyle onu bir güzel azarladı.

Ben, hanımına tanıdığım kadar bu hoşhoşu da tanırım. Adı “Meci”dir. Paltoma sarınmış, kararsızlık içinde beklerken incecik bir sesin;

—    Merhaba Meci! dediğini duydum. Konuşanı görmek için merakla etrafa baktım. Yan yana yürüyen iki bayan gördüm. Biri genç diğeri yaşlıca idi. Yanımdan geçerken aynı ince ses:

—    Ayıp değil mi, Meci? dedi.

Vay canına! Ne iş bu? Gözlerime inanamıyorum… Bizim Meci, iki bayanın arkasından giden dişi hoşhoşa yanaşmış kur yapıyor. Duyduğum ses de bu hoşhoşa ait… “Sarhoş muyum neyim?” dedim kendi kendime; ama içki kim ben kim!

Meci cevap veriyor:

—    Haksızlık etme, Fidel! Bana daha nazik davranmalısın, hav hav… İki gündür hastayım, hav hav…

—    Ah, özür dilerim, Meci! Bu duyduğuma çok üzüldüm, hav, hav…

İki fino gerçekten insan diliyle mi konuşuyorlardı; yoksa ben mi köpekçiği anlamaya başlamıştım? Vay canına, hav hav!

Okuduklarımı hatırlayınca şaşkınlığım geçti. Şu sıralarda, dünyada buna benzer olaylar gerçekleşiyor ki. Yazdıklarına göre İngiltere’de bir balık suyun yüzüne fırlayıp iki kelime bağırmış. Bir gün iki ineğin bir mağazaya girip bir kutu şekr istediklerini okudum. Haydi bütün bunlar mümkün diyelim…

Ya şuna ne dersiniz (Meci devam ediyor):

—    Sana mektup da yazmıştım; ama bizim Ponkal tenbellik edip getirmemiş galiba…

Her şey mümkündür, fakat köpeklerin yazı yazabildiğim hiç duymamıştım. Ağzım bir karış açık kaldı…

Yazı yazmayı insanlar bile doğru dürüst beceremezken, hayvanlar bu işi acaba hangi okulda öğrenmişler?.. Ancak soylu kişiler imlaya uygun yazabilir. Gerçi son zamanlrada esnaftan yazı yazanların sayısı bir hayli arttı. Hatta derebey-lerimizin kölelerinden bazıları da yazmayı öğrenmiş. Tuh be! Memur takımının itibarı artık ayağa düştü demekir.

Şu “Fidel” denen hoş hoş yosmayı takip etmeye karar verdim. Bakalım nerede oturuyor? Bu işin aslı nedir, öğrenmem gerek. Şemsiyemi açtım, iki bayanın peşine takıldım. Groho-vaya sokağından Meşcanskaya’ya saptılar; oradan Stolyarna’ya döndüler. Sonunda Kukuşkin köprüsünün karşı yamacına geçip büyük bir binanın önünde durdular. Bu evi bilmeyen yoktur. Meşhur “Zeverkov’un Evi”. Ev değil, geldi geçti hanı gibi bir yer. Kimler yok ki: Gündelikçi kadınlar, emekli subaylar, taşradan gelmiş on dördüncü dereceden memurlar, dul ihtiyarlar… Balık isfihi gibi odalara sıkışmış otururlar. Trampet çalan bir arkadaşım da burada oturur…

İki bayan hoşhoşla birlikte beşinci kata çıktılar. “Eh, bu seferlik bu kadarlık ilgi yeter; boş bir zamanımda gelir devamını öğrenirim.” diye düşündüm ve geri döndüm.

4 Ekim

Bugün çarşamba. Genel müdürün odasında çalışıyorum. Bütün kalemlerini yontmak için erken geldim. Bizim müdür çok okuyan bir soylu; odası kitapla dolu… Merak edip bazı-

lannm adını okudum, hepsi de yüksek ilimlerden bahseden eserler, bizim gibi aym sonunu zor getiren ufak memur takımının anlayamayacağı dilden kitaplar… Fransızca, Almanca ve İngilizce olanları da var. Vay anasını, şu işe bak! Biz Rusçayı zor okurken, genel müdür hazretleri Fransızca, Almanca, İngilizce kitaplar okuyor… Zaten hazretin yüzüne bakmak yeter; haşmet akıyor!.. Ağzından bir tek boş laf çıkmaz. Evrak getirdiğim zaman bazan lütfedip hatırımı sorar. “Sağlığınıza duacıyız ekselans!” derim. Ne de olsa devlet adamı… Bize benzememesi normal… Ama beni sevdiğini biliyorum. Çünkü, ekselansları sadece değer verdiği ve sevdiği memurların hatırını sorar…

Etrafa çeki düzen verdikten sonra, sehpanın üzerindeki “Arı Mecmuası”na bir göz attım. Şu Fransız milleti de ne ahmak! Nedir istedikleri? Anların dilini öğrenip daha çok bal elde etmenin yollarını arıyorlarmış… Vallahi elimde yetki olsa, hepsini meydana toplar sopadan geçiririm… Hah, yazı dediğin böyle olur işte! Şu Kursklu derebeyinin makalesi ne güzel… Bir ara saatin on ikiyi vurduğunu duydum. Vakit ne çabuk geçmiş… Bir makale daha okumaya niyetlendiğim sırada kapı vuruldu. Genel müdürün geldiğini zannederek çeketimin düğmelerini ilikledim, esas duruşta bekledim. Öyle bir şey oldu ki, hiçbir yazarın bunu anlatmaya gücü yetmez. Gelen müdür değildi; O’ydu! O, yani müdürün kızı… Allahım! Ey azizler! Bana güç verin! Bayılmadan kendimden geçmeden ono cevap verebileyim. Üstündeki beyaz elbise ile tıpkı bir kuğuya benziyordu. Hayır, ne kuğusu! Güneşe, evet güneşe benziyordu. Selam verdi ve gülümsedi. Bana gülümsedi…

— Babam yok mu? diye sordu.

Eğer gözlerim kamaşıp başım dönmeseydi, diyecektim ki:

—    Hanımefendi, sevgili prenses… Kulunuz köleniz olayım, azizem…

Diyemedim. Tutulması dilimin, bir türlü çözülmedi. Sadece:

—    Hayır efendim, henüz teşrif etmediler… Diyebildim.

O da önce bana sonra raftaki kitaplara bakıp gülümsedi. Bu arada elindeki mendili düşürdü. Fırlayıp yerden mendili aldım. Aksilikler hep beni bulur; az kalsı cilalı parkede kayıp düşecektim. Utançtan kızarmış bir suratla, gülümsemeye çalışarak, mendili takdim ettim. Nasıl anlatsam o mendili bilmem: Beyaz, kar gibi, ince pakistadan… Generallere yakışır, mini mini, miski amber kokan, kenarları işlemmiş, asil bir mendil. Teşekkür etti ve inci gibi dişleriyle gülümsedi. Eteklerini hışırdatarak odadan çıktı.

Bir saat sonra ekselansın uşağı geldi:

—    Eve gidebilirsiniz Aksenti İvanoviç, dedi; general bir toplantıya gittiler.

Şu uşak takımından nefret ederim! Antrede, bir sandelye üzerinde kurulur, ayağa kalkmak şöyle dursun; selam vermeye bile üşenirler. Sanki uşak değil, efendilerinin yaveri… Küstahlıkları hazmedilecek gibi değil. Generalin uşağında da aynı hava. Geçen gün, sandalyeye kurulmuş, bacak bacak üzerine atmış, yerinden kıpırdamaya lüzum bile görmeden elindeki tütün tabakasını uzatmaz mı:

—    Buyurun bir tane de siz sarın.

Bak şu terbiyesize! Ulan küstah, kendini bilmez mankafa! Karşındaki bugüne bugün soylu bir adam, bir devlet memuru. Senin gibi aşağılık bir uşak değil…

Portmantodan şapkamı aldım. Tabiî paltomu da kendim giydim. Herifin aldırış ettiği yok…

Doğruca evime gittim. Şiir defterini çıkardım. Sevgilim için şahane bir şiir yazdım.

Sevgilimi bir saat göremesem,

Bir yıl görmedim sanırım.

Sensiz hayatın tadı yok,

Sensiz yaşamktan nefret ederim.

Puşkin’den kopye ettiğimi sanıyorsunuz değil mi? Hayır, tamamen öz ilhamın eseridir. Zaten Puşkin olsaydı, ancak bu kadar yazabilirdi… Asil aşka, asil bir şiir yakışır.

Akşam paltomu sırtıma geçirip generalin evinin önüne kadar yürüdüm. Kapıda iki saat bekledim. Belki bir yere giderler diye… Fakat umudum boşa çıktı.

6 Kasım

Bu sabah şube müdürü ile fena kapıştık. Daireye adımımı atar atmaz, odacı gelip müdürün beni istediğini söyledi.

Ben içeri girince, odacıyı gönderdi.

—    Aksentiİvanoviç! Nedirbuyaptıklann?

—    Ne yapmışım, beyefendi?

—    Aklını başına topla, kırkını geçmiş bir adamsın! YAp-tıklannı gören, “İvanoviç kafayı üşütmüş.” diyecek.

—    Ne demek istediğinizi anlayamadım, ekselans?

—    Demek yaptığın maskaralıkların farkında değilsin! Bu yaştan sonra delikanlı gibi davranmak senin neyine? Kendini ne sanıyorsun? Bir soylu mu, bir general mi, yoksa birinci dereceden daire müdürü mü? Kendine gel! Beş parasız sıradan bir evrak memurusun… Maaşın sırtına yeni bir palto bile alamayacak kadar düşük, zavallı bir adamsın. Generalin kızma kur yapmak senin neyine? Eğer general bunu duyarsa, işini de kaybeder perişan olursun. Bak seni uyarıyorum! Git ve aklını başına topla!..

Herifin beni kıskandığı kesin… Onun da generalin kızında gözü var… Mevki makam sahibi olmakla kendini birşey sanıyor. Saati altın kösteklişmiş, nehir kenarında yazlığı, şehir merkezinde konağı, atlı arabası, uşakları varmış… Hepsi vız gelir! Ben de yükselebilirim. Henüz kırk iki yaşındayım. Tam çalışma ve yükselme çağı… Biz de sırası gelince albaylığa ve kader “yürü” derse belki de generalliğe yükseliriz… O zaman biz de modaya göre giyinir, kıravat bağlar seni cebimizden çıkarırız… Şimdilik gücümüz yetmiyor, elimiz darda… Sırtımdaki şu eski palto ile sevgilimin karşısına çıkmaktan utandığımı sende biliyorsun… Bildiğin için de burnun bir karış havada, kendini dev aynasında görüyorsun…

Akşam tiyatroya gittim. “Rus Aptalı Filatka” oynuyordu; çok eğlendim. Ayrıca avukatları tenkid eden ve on dördüncü derecede memurlarla dalga geçen serbest bir vodvil vardı. Sansürün buna nasıl izin verdiğine şaştım. Piyesin yazarı ustaca gazetecilerle, hovarda soylularla, soyluluğa özenen tüccarlarla alay etmiş.

Tiyatroyu çok severim. Cebimde birkaç kopek oldu mu, doğruca tiyatroya giderim. Bizim memur takımı arasında para verip de tiyatroya giden adama rastlayamazsınız. Ömründe tiyatro sahnesi görmemiş memurlarımız çoktur. Tiyatro bir zevk, bir asalet işidir. Şube müdürü imlâdan anlamadığımı, noktadan sonra küçük harfle başladığımı söylüyor; ama bir gün şahane bir tiyatro eseri yazdığımı görürse bakalım ne diyecek?.. Bahse girerim, şiir yazdığımdan da haberi yoktur… Ne ise… Geçelim bunu… Şiir deyince hemen generalin kızı aklıma geliyor…

9 Kasım

Sabah tam vaktinde daireye gittim. Şube müdürümüz beni görmezceden geldi. Ben de hiç ses çıkarmadım; aramızda birşey geçmemiş gibi davranıp soyluluğumu gösterdim… Gelen evrakları dosyaya kaydettim. Sıra numarası vermeyi unutmuşum. Ne ise, bunu da yarın yaparım.

Saat dörtte işten ayrıldım. Eve giderken Genel Müdür’ün evinin önünüden geçtim; ama kimseyi göremedim. Yemekten sonra uzanıp geleceğimi düşündüm.

11 Kasım

Bütün gün genel müdürün odasında çalıştım. Ekselans için yirmi üç, kızı için de dört kalem açtım. General, masasında hazır kalem bulunmasından çok hoşlanır. Ah, ne asil ve ne bilgli adamdır şu genel müdürümüz! Fazla konuşmayı sevmez, hep düşünür. Ne düşündüğünü, akimdan neler geçirdiğini bilmek isterdim. Şu hükümet adamlarının hayatını çok merak ediyorum. Ne yer, ne içer, ne konuşurlar? Evinin içini, çalışma odasını görmek isterdim. Ah, burada memur olacağıma, generalin evinde uşak olsaydım!.. O zaman sevgilimi hergün görebilir, odasını temizler, eşyalarını düzeltirdim. Ne zevk, ne ihtişam! Aynalar, dolaplar, tuvalet masasının üzerindeki küçük koku şişeleri, pudra ve krem kutulan… Ya o gök mavisi, gül kurusu ipek elbiseleri? Kor-yolanm üzerine atılmış, etrafa dağıtılmış bir halde ne güzel görünürler… Gökte olmayan cennet orası işte! Karyoladan kalkarken ayağını taburenin üzerine koyuşunu, kar gbi beyaz çorabını giyişini bir görebilsem… Aman aman… Bu kadar yeter! Yoksa aklmıyitireceğim…

Aklıma birden bire Meci ile Fidel’in konuşması geldi. “Tam sırası… dedim kendi kendime, gidip şu zampara hoşhoşu sıkıştırayım generalin kızı hakkında en sağlam bilgileri ondan alabilirim.”

Doğruca generalin evine gittim. Meci’yi bulp bir kenara çektim:

—    Bana bak Meci! dedim. Ne haltlar karıştırdığını çok iyi biliyorum. Şurada ikimizden başka kimse yok. Ben senin sırrını saklayayım, sen de küçük hanımın hakkında ne biliyorsan anlat; tamam mı? Yemin ederim, anlattıkların aramızda kalacak.

Kurnaz it! Beni anlamamş gibi kuyruğnu bacaklarının arasına alıp oturdu. Salak salak yüzüme baktı.

—    Haydi Meci, bırak bu numaralan! Beni uğraştırma… Yoksa senin için iyi olmaz!..

Bakışları birden değişti. Hırlayıp dişlerini gösterdi; sonra geri dönüp kaçtı. Bahçe kapısından içeri girip gözden kay-boldu.Ben zaten köpeklerin ne kurnaz, ne siyasetçi olduklarını öteden beri biliyordum. Hatta insanlardan daha zeki olduklarını söylemek için vakit erken… Bun dememem lâzım. Göreceğiz, Meci! Kim daha akıllıymış, sen mi yoksa ben mi?

Eve gidip sıkı bir plan yaptım. Yarın Zvarkov’un evine gidip Fidel’i sıkıştıracağım. Meci’nin ona yazdığı mektupları ele geçireceğim. B umektuplar elimde olduğu zaman Meci konuşmaya mecbur kalacak…

Yarın çok işim var, erken yatmalıyım.

12 Kasım

Gözlerimi açtığım sırada kilisenin saati onbiri vuruyordu. Hizmetçi kadın gelmediği için uyanamamıştım. Anlaşılan muşmula suratlı moruk bugün de gelmeyecek… Önemli değil. Kahvaltı yapmaya niyetim yok; traş da olmayacağım. Şu mektup işini bir an önce halletmem lâzım.

Bakkal dükkânlarının önünden geçerken duyduğum ekşi lahana kokusu yetmiyormuş gibi, evlerin açık kapılarından insanın burun direğini kıran ağır yemek kokuları geliyor. Koşar adımlarla oradan uzaklaştım. Ben kaçtıkça, o pis kokular inadına peşimden geliyor.

Koştuğum iyi olmuş, Zivarkov’un o koca apartmanına çabucak gelivermiştim. Hızımı kesmeden altıncı kata tırmandım. Zile bastım. Kapıyı çilli, fakat pek de çirkin sayılmayan bir kız açtı. Kızı hemen tanıdım. Geçen gün peşlerinde Fidel olduğu halde ihtiyar kadınla birlikte yürüyen kız… Nefes nefese beni karşısında görünce şaşırdı. Utanmış gibi yaparak sordu:

—    Kimi istemiştiniz, efendim.

Durumundan hemen anladım: “Koca peşindesin sen kızım…” dedim içimden.

—    Köpeğiniz Fidel’le görüşmek istiyorum.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıBir Delinin Hatıra Defteri
  • Sayfa Sayısı110
  • YazarNikolay Vasilyeviç Gogol
  • ÇevirmenAli Çankırılı
  • ISBN9789944184021
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAntik Yayınları / 2012-2

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur