Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Bir Nadir Kitapçının Talihsiz Serüvenleri
Bir Nadir Kitapçının Talihsiz Serüvenleri

Bir Nadir Kitapçının Talihsiz Serüvenleri

Oliver Darkshire

Tuhaf mı tuhaf müdavimleri, şüpheli dolapları, hiçbir kilide uymayan anahtarları, zehirli kitapları, kitap bile olmayan birtakım nesneleri ve tüm bu keşmekeşin ortasındaki fazlasıyla eksantrik…

Tuhaf mı tuhaf müdavimleri, şüpheli dolapları, hiçbir kilide uymayan anahtarları, zehirli kitapları, kitap bile olmayan birtakım nesneleri ve tüm bu keşmekeşin ortasındaki fazlasıyla eksantrik çırağıyla dünyanın en eski kitabevlerinden birine, Sotheran’s’a hoş geldiniz!

Oliver Darkshire, birkaç yıl önce Sotheran’s’ın (kuruluş: 1761, Londra) kapısından içeri adımını attığında bunun sadece kısa bir iş görüşmesi olacağını sanıyordu. Ne var ki eski kitap kokusunun ve yöneticilerce onaylı öğle uykularının cazibesine kapılarak kısa sürede kendini, birinci baskı yığınlarını devirmeden taşımaya, doksanlık dul koleksiyonerlere yol göstermeye ve dükkânın hayaletini (tramvay kazasında ölen Bay Sotheran’ı) kızdırmamaya çalışırken buldu.

Oliver zamanla bu acayip evrene vuruldu. Dükkân yalnızca görkemli geçmişiyle ya da şimdiye dek basılmış en uğursuz kitabı barındırmasıyla değil, kendine özgü kaotik düzeni ve “tek bir bakışıyla bilgisayarı yakan” antika çalışanlarıyla da benzersizdi.

Bir Nadir Kitapçının Talihsiz Serüvenleri, hem dünyanın en eski kitapçılarından birinde geçen tuhaf ve eğlenceli bir anlatı hem de nadir kitapçılığın karmaşık ve tarifsiz güzelliğine yazılmış içten bir aşk mektubu.

“Baştan sona büyülüyor.” –Tom Holland

“Tuhaf derecede komik ve komik derecede tuhaf.” –William Gibson

*

Zero’ya
bir yazarla evlendin
bu yüzden tarih senin acı çektiğini yazacak
ve bir erkekle evlendin
bu yüzden tarih bizim ev arkadaşı
olduğumuzu yazacak
ve
anneme
bence artık kabul edebiliriz ki
bütün çocukları arasında en çok beni seviyor

İçindekiler
Yazarın Müdürü Tarafından Bir Not 1
Giriş: Kitapçı Çırağı 4
I: ANTİKA VE DİĞER IVIR ZIVIRLAR 11
II: SANAT VE MİMARİ 83
III: SEYAHAT VE KEŞİF 119
IV: DOĞA TARİHİ 161
V: MODERN DÖNEM İLK BASKILAR 189
Ekler: KİTAPÇI DÜKKÂNI – OYUN 215
Teşekkür 218

Yazarın Müdürü Tarafından Bir Not

Sotheran’s çok eskidir. Öyle ki 1761’den bu yana dünyada dolanıp durduğumuzdan, internet gibi önemsiz bir yenilik bizim için dinozorun sırtına konan sinekten farksızdı. 2012 yılında günlerden bir gün, Twitter’da bir hesap açmaya karar verdik. Arada bir, 1874 yılında yaşamış bir Muhafız’ın gülünç hikâyelerini paylaşırdık, geri kalan zamanlarda ise hesap aklımızdan tamamen çıkardı. Oliver’ın yavaş yavaş hesabı ele geçirdiğini kimse pek fark etmedi. Onun tweet atmaya başladığını 2018 sonlarında, “Şey, bir tweet attım, şikâyet gelebilir,” gibi bir şey dediğinde fark ettim. Yeni atanmış bir genel müdür olarak, bunun üzerinde durmam gerektiğini düşündüm ve Twitter hesabımıza giriş yaptım. O an gözlerim fal taşı gibi açıldı. Takipçi sayımız dörtten binlere çıkmıştı. Kılıçlar, ton balıkları ve mahzenlerimizde yaşadığı iddia edilen şeytanlarla ilgili mesajlar vardı. İçtenlikle dolu yakarışlar ve baykuş şakaları görüyordum. Ve tabii, kitaplar hakkında da birkaç şey vardı. O tweet için bir şikâyet almadık galiba ama olaylar bir anda ilginç bir hal alınca durumu takip etmeye karar verdim. Böylelikle, sıradan eski kitap ticaretimizi fantastik bir paralel evrene dönüştüren bu tuhaf dünyaya adım atmış oldum. Oliver, antika kitap satmanın sıradan gerçekliğinden tuhaf ve doğaçlama bir çoklu-evren yaratmıştı. Arada bir, gerçekliğin kırık dökük heykelleri bu düşsel manzarada beliriyor ve Oliver zaman zaman tüm hayalleri sekteye uğratan acil meselelerle uğraşıyordu ama genelde kendi hevesleriyle hayal gücünün peşinden gidiyor, böylece dünyaya tuhaf bir Sotheran’s versiyonu sunuyordu. Oliver tatile çıktığında genelde Twitter hesabımızı ben devralıyorum; o anlar Super Mario’nun bir seviyesini ekranın içinde tamamlamışçasına ter ve heyecan içinde uyandığım, yüksek ateşten mustarip bir rüyaya benziyor. Fakat ne yalan söyleyeyim, bu mesele inanılmaz popüler oldu. Şu anda ben bunları yazarken, kırk bine yakın takipçimiz var; antika kitaplar satan bir kitabevi için muazzam bir başarı bu. Bu durum, yalnızca kitap dünyasına duyulan ilgiyi değil, aynı zamanda Oliver’ın, normalde ulaşamayacağımız insanları hem eğlendirme hem aydınlatma konusundaki yeteneğini de gösteriyor. Bu kitap, Twitter hesabından doğmuş bir fikir olarak, dijital dağdan elle tutulur bir Rushmore Anıtı yontma fırsatı âdeta. Gerçekle sanalın bu şekilde iç içe geçmesi, bir antika kitapçı için pek de rahatlatıcı değil bu arada. İçten içe hâlâ tüy kalem kullanmamız gerektiğini düşünüyorum. Ama sınırların değişmeye başladığı bir dünyada olduğumuz da yadsınamaz. Taş ve harçtan oluşan bir kitapçıdan bir dijital evren yaratıp bunu tekrar fiziksel bir kitaba dönüştürmek kulağa fazlasıyla modern geliyor (ama düşününce, içten yanmalı motor da modern bir icat sayılır). İşte böyle, sevgili okur. Daldırın kendinizi bu dünyaya, keşifler yapın ve bizim bu eşsiz mekânımızı paylaşan diğer Sotheran’s’lılarla tanışın. Her olay tam anlatıldığı gibi gerçekleşmedi elbette, bazı karakterler ya birkaç kişinin birleşimi ya da tamamen hayali yaratıklardır. Tabii ki tevazumdan dolayı Oliver’ın beni “herhangi bir evrendeki en yakışıklı, müzikal açıdan en yetenekli ve ilham verici patron” olarak tasvir ettiği yirmi sayfalık bölümü veto etmek zorunda kaldım. Bunun dışında, buradaki her şey üç aşağı beş yukarı gerçek.

Chris Saunders,
Sotheran’s Genel Müdürü
Londra, Ekim 2022

Giriş: Kitapçı Çırağı

Sonunda işi ele veren, o ayaklı pano oldu. Panoyu dik tutması gereken kısa bacaklarından biri kırılmıştı (kuşkusuz yıllar önce, unutulmuş bir sokak kazasının kurbanı olmuştu), bu yüzden üç ayağı üzerinde dengesizce sallanıyordu. Boyası büyük şeritler halinde dökülmüştü ama yine de ismin çoğunu seçebiliyordum: “Henry Sotheran Ltd. – Nadir Kitaplar ve Baskılar”. İki kez önünden geçmeme rağmen ancak üçüncüde fark edebilmiştim zira kimsenin bilmemesiyle bilinen bir ara sokakta sessizce saklanmıştı. Sabahtan akşama şemsiye ve korna sesiyle dolup taşan Picadilly ile Regent Sokağı’na kuyruksokumu misali bağlı olmasına rağmen Sackville Sokağı, ticari kesatlığıyla nam salmıştı. Mağazaların Sackville Sokağı’na ölmeye gittikleri söylenir, ki bu da o soğuk kasım sabahı gittiğimde havadaki hafif gerginliği açıklayabilir. O gün Sackville Sokağı’nda olmamın sebebi bir iş görüşmesiydi. Sotheran’s gibi bir kitapçıda nasıl işe girildiği hep soruluyor. Gençtim, Londra’da ne yapacağını bilmez haldeydim; akranlarımın çoğu gibi ben de günlerimi, tam oldu diyecekken elimden kayıp giden belirsiz kariyer ihtimallerine umutsuzca uzanarak geçiriyordum. İşte böyle karanlık bir ânımda, internette dolaşırken, çırak arayan bir kitapçının ilanını gördüm. İlan, açıkçası pek de iç açıcı sayılmazdı. Maaşı Viktorya Dönemi’ni aratmıyordu, görev tanımı belirsizdi ve her şeyin üzerinde bir umutsuzluk havası hâkimdi. Ama teselli edici olan şu ki, herhangi bir deneyim gerekmiyordu ve ertesi gün beni müdürle mülakata çağıran bir telefon almıştım bile. Görüşme günü erkenciydim; kitaplarla içli dışlı olmadan önce genellikle öyleydim. Çift kanatlı kapıya kendimden emin adımlarla ilerledim ve kapıyı, görür görmez işe alacağınız türden birinin yapacağı gibi coşkuyla ittim. Kapı kımıldamadı, sadece gürültüyle sallandı. Çektim, yine olmadı. Bu noktada içeride, gölgeli siluetlerin başarısız giriş denemelerimi soğuk bakışlarla izlediğini fark ettim ama pes etmedim. Sağ kapıyı itince sendeleyerek içeri girdim, yarım ağızla bir özür mırıldandım ama sözlerim önümde uzanan manzara içinde eriyip gitti. Önce kokusu çarpar insanı. Vellichor. * Eski kitapların tek tek dokunduğunda hissettirmediği ama topluca bir araya geldiklerinde içe işleyen bir hüznü vardır. Hafifçe burun kıvıran, pek de memnun görünmeyen bir koku; sanki her biri kendi içinde, dünya çapında bir sansasyon olma fırsatını kaçırdığının farkındadır. Renkli kitap raflarına göz gezdirdim, üst üste yığılmış şüpheli nesnelerle dolu masalara, eğri büğrü mobilyalara, rasgele serpiştirilmiş edebi ıvır zıvıra. Eski bir kitapçıyı hayal ettiğinde insanın aklına ilk gelen kelime “renkli” olmaz ama tanıdığım tüm kitapçılarda bu böyledir. Gıcırtılı çatıyı taşıyan sütunlar, kitabevinin tamamını bir bakışta görmeyi engelliyordu; en uzak köşelere ulaşmanın yolu, tehlikeli biçimde üst üste dizilmiş klasik eser yığınlarının arasından ustalıkla süzülmekti. Gölgelerde insanlar dolaşıyor, kapılar gıcırdayarak açılıp kapanıyordu. Tek duyulan ses, inleyen kitaplıkların, sürtünen ayakkabıların ve bir yerlerde, karanlıkta yanıtlanmayan bir telefonun tiz bipleriydi. Ne kadar süre öylece durup her şeyi sindirmeye çalıştığımı tam hatırlamıyorum. Nihayet, gümüş saçlı, kambur bir adam beni kendi halime bırakılmaktan kurtardı: Andrew, müdür. Bugüne dek, rahatsız bir durumu böylesine ustalıkla yatıştırabilen birine daha rastlamadım. Öyle ki dükkânı başımıza yıkmaya niyetlenmiş biri dahi Andrew’yla üç dakika konuşunca bir ara birlikte akşam yemeği yemeye, üstüne kitap satın almaya ve afallamış bir ifadeyle kitabevinden çıkmaya ikna olurdu; hem de niye içeri girdiğini bile hatırlamadan. Sotheran’s küçük bir yerdi, bunu zamanla öğrenmiştim ve eğer müdürün uzak ve ulaşılamaz biri olacağını düşündüysem de bu yanılgımdan hızla kurtuldum. Kitabevinin ortasındaki görkemli merdivenlerden aşağıya, alt kata indirildim. Baskı Galerisi’nden geçtik; afişler, illüstrasyonlar ve aklı baştan alan daha nice harikalarla dolu bir odaydı burası. Hepsinin büyüsüne kapılmaya fırsat kalmadan, bibliyografik referans kitaplarıyla tıka basa dolu bir yan odaya girdik. Andrew, biraz mahcup bir ifadeyle etraftaki yığınların arasından iki sandalye çıkarmaya çalıştı, gelgelelim pek de başarılı olamadı. Kapı kapandı, her şey bir anda sessizliğe gömüldü. Hıncahınç kitap dolu raflar dışarıdan gelen sesi bastırıyordu; tuhaf bir etkiydi ama aynı zamanda dükkânı çevredeki yolların uğultusundan da yalıtıyordu. Eğer büyük bir şehirde yaşamaya ya da çalışmaya alışkınsanız –hele ki Londra gibi bir yerde– araba motorlarının homurtusunun ruhunuza işlediğini bilirsiniz. Sokakların kesintisiz uğultusundan kaçabileceğiniz yerler nadirdir. Kitapçılar işte onlardan biridir. Küçücük odada iki sandalyeye tünemiştik. İkimiz için yer bulmak bile zordu. Andrew bunu fark etmiş olacak ki eski kitapçılık dergilerinden oluşan bir yığının içine biraz daha çekildi. Burasının Katalog Odası olduğunu söyledi. Amacını ise utangaç bir tebessümle, “Başka hiçbir yere sığdıramadığımız şeyleri buraya koyarız,” diyerek açıkladı. Londra’da aylar süren iş arayışımın kısır döngüsünden sonra bu açıklama nedense bana uygun göründü. Andrew’nun insanları rahatlatmadaki ustalıklarından biri, insanı uzaktan bir bakışta çözebilmesiydi. Aslında bu, herhangi bir iyi kitapçıda bulunması gereken bir meziyettir ama Andrew bu konuda üstattı, hâlâ da öyledir. Beni şöyle bir on saniye süzdükten sonra, görüşmenin geri kalanında kitabevinin yıllar içinde güvenilir yeni personel bulmakta yaşadığı zorluklardan bahsetmeye koyuldu. Şaşırtıcı bir dürüstlükle ağzından dökülen kelimeler sayesinde beni âdeta hipnotize etti. Meğer her yıl kitabevi bir parlak zekâ, yükselen bir yıldız, diplomaları saymakla bitmeyen bir yetenek bulup işe alırmış. Sanırlarmış ki o kişi Mükemmel Kitapçı olacak. Ne var ki bu yıldızların her biri, altı ay içinde sanat dünyasının göklerine yükselir, maaşların ve gün ışığına yakınlığın daha bol olduğu diyarlara uçar gidermiş. Andrew bu kez farklı birini arıyormuş. Kalıcı olmak isteyen, uzun vadede kitabevine bağlı kalacak birini. Personel, diye açıkladı, yılda bir yeni isim öğrenmekten kafa karışıklığı yaşıyor ve bu, herkes için ziyadesiyle zahmetli oluyor. Şartları şöyle sıraladı: İşe alınacak çırak, en az iki yıl boyunca antika kitapçılık üzerine eğitim alacak ve bu süreç sonunda tam zamanlı bir çalışan olması umulacaktı. Okura itiraf edeyim, onaylamak için başımı sallarken, gösteri yapan bir fok balığına benziyordum. Evet, bir çırak kitapçı için ödenen maaş, Antikacı Dükkânı’nın açıldığı 1840 yılında donup kalmış gibiydi ama benim alıştığım sefalete kıyasla daha iyiydi. Bundan öte, bir ofis köşesinde büzüşüp çaresizlik içinde sürünmeyi hayal ettiğim kâbuslarla kıyaslandığında bu iş âdeta bir kurtuluştu. Kımıldamaya kalksam şirket tarihine ait paha biçilmez ve dengesizce yerleştirilmiş bir kalıntıyı devirmekle tehdit ediyor olsam dahi. Görüşme başladığı gibi hızla bitti. Her şeyi berbat ettiğimi düşünüyordum çünkü ne olduğunu anlayacak kadar bile zaman geçmeden işimiz bitmişti. Andrew neşeli bir gülümsemeyle beni uğurladı ve “birkaç gün içinde haber vereceklerini” söyledi. Umudum kırıldı. O gün öğleden sonra saat üçte telefonum çaldı. İş teklifi almıştım. Nedenini hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğim. Şans çarkına ok attıklarına ya da beni başkasıyla karıştırıp hatalarını düzeltecek vakit bulamadıklarına dair ufak bir şüphe var içimde. Ne olursa olsun birkaç gün sonra eski, hırpalanmış bir takım elbise ve yepyeni bir gayeyle çift kanatlı kapıya geri döndüm. Durup düşündüğümde, bu yolculuğun böylesine basit başlaması hayret verici. İnternette rasgele karşıma çıkan gönülsüz bir ilan. Aceleye getirilmiş bir görüşme. Bir çift ayakkabının hızlıca cilalanması (bir daha tekrarlanmadı). Birdenbire, bir nadir kitapçı olmuştum işte.

….

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

  1. Ve O Hiçbir Şey Demedi ~ Heinrich BöllVe O Hiçbir Şey Demedi

    Ve O Hiçbir Şey Demedi

    Heinrich Böll

    Savaşı hatırladım, yine canım sıkıldı, yataktan kalkıp yine meyhaneye indim: Saat dörde geliyordu. Bir şnaps içtim, şimdi boşalmış oyun makinelerinin başına gittim, ama yalnız...

  2. Cebi Delik ~ Paul AusterCebi Delik

    Cebi Delik

    Paul Auster

    Paul Auster’ın eserlerinde, çağdaş insanı en çıplak durumuyla görür, onunla aramızda özdeşlikler, benzerlikler kurarız. Paul Aus­ter’ın yazdıklarının bu kadar beğenilmesinin, benimsenmesinin nedeni, belki de...

  3. Sessizliğe Hayranlık ~ Abdulrazak GurnahSessizliğe Hayranlık

    Sessizliğe Hayranlık

    Abdulrazak Gurnah

    Sessizliğe Hayranlık, etnisite, ırk, cinsiyet ve ulus meselelerini çokkatmanlı bir anlatıyla ele alan bir başyapıt. Sessizliğe Hayranlık’ın sessiz ve isimsiz anlatıcısı, üniversite öğrenimi için...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur