Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Hayat, herkesin kendi hikayesini yazdığı bir seyir defteri.. İlk kez karşılaştıklarınız daha önce yaşamadığınız şeyler olunca bazı kalıpları kırmanız daha zor oluyor; tıpkı tohumun ilk kez çatlamasında olduğu gibi. Oysa tohumların yeşermesi, dalların hayatı kucaklaması ne kadar özlediğimiz birşeydir. Ahmed Günbay Yıldız´ın kısa bir sürede üst üste baskı yapan bu eserinde, rüzgarın kendi toprağını bulup kabuğunu kırmasına şahit olacaksınız. Hem de başkalarının hikayesinde kendi hikayenizden izleri yakalayarak… (Arka Kapak)

***

Bölüm 1

Büyük Şehrin Dar Yolları

Gün, alevden çehresini batı yakasına ağdırmaktaydı. Ufuklar, hasta benizlerdeki soluk umutlar kadar duman rengindey-di. Güneş kırmızı çiçeklerden örülmüş çelenk gibi al aldı.

Semalarda kızıllaşan ateşin akisleri, Marmara’nın mavi sularına fersiz buselerini kondura kondura, gri bulutların arasına çekilmekteydi… Gökler hüzün dolu bir yüz gibi, gittikçe matem havasına bürünmekteydi.

Kocamış günün gözlerden silinmek üzere olan manzarası, yüzüne yılların kederden nakışlar döktüğü kadını incitmi-şe benziyordu…

Anadolu yakasındaki ahşap evin muhteşem bahçesinden, Rumeli yakasım seyretmekteydi… İstanbul’a kızıl nazarlık gibi gülümsemekte olan solgun yüzlü güneşe, teessür dolu gönlünü kaptırmışçasma dalgındı…

Kuzguni siyah renkli başörtüsü tesettürünü tamamlamış, çehresi batan güneşe nispet edercesine nurlanmştı.

Harem’in, denizi kuş bakışı seyreden tepesinde, geniş bahçenin doğu yakasına kibrit kutusu gibi kondurulmuş eski İstanbul yapısı ev; kız kulesinin üzerine düşen solgun pırıltılara hâlâ tebessüm göndermekteydi. Harem’den İstanbul’a kuş bakışı duran ev, adeta çekime hazır bir fotoğraf makinesi gibi Rum-elinin muhteşem manzarasını her vakit uhdesinde tutuyordu.

Yıllar var ki, bu asırlık evin giriş kapışma kilit vurulmuştu…

Geniş, görkemli bahçenin etrafı yüksek duvarlarla çevriliydi. Duvarın bir ya da iki metre kadar iç kısmında duran ihtişamlı bir ağaç, artık bütün azametinden mahrum kalarak kurumuştu. Aslında bu kurumuşluğun temelinde vefasızlığın, terk edilmişliğin acı gerçekleri yatmaktaydı. Manzara, gözüne her iliştiğinde ihtiyar kadının hüzün dolu sinesini biraz daha ha-rabeleştirip incitiyordu ..

Ağaç kuruyup giderse, ihtiyar kadın bütün umutlarını yitirecek gibiydi… Kuru gövdede, hayat mücadelesi vermekten usanmayan bir damara gönül bağlamıştı.

Ne vakit kilitli kapıyı açmaya gelse, ağacın dibine kovalar dolusu su döküp, gövdedeki sönük yeşil bir damara gözlerini perçinlercesine bırakıp kırık umutlarını beslemeye çabalardı…

Bu ağaç, sıradan bir muhabbete muhatap değildi. Belki de hayatının en değerli hatırası, kendisine bırakılan paha biçilmez bir armağan olarak yaşamıştı…

Düşünceleri maziye döndükçe, hatırası dün gibi tazeliğini korumaktaydı. Teliyle duvağıyla gelin geldiği akşamın sabahı, yeryüzünü yaldızlayan güneşin duru, şedit pırıltılarının altında dikilmişti.

Yıllar var ki, değirmen taşının altında ezilen bir buğday tanesi kadar, gönlü dardaydı. Bütün işi, mazideki günlerini hatırladıkça, oğlunun Avrupa yakasındaki villasından kaçıp, hayatının en güzel günlerini geçirdiği, eski İstanbul yapısı evine gelmekti… İşte bugün de öyle yapmıştı… Artık saraylar bile ruhunu sıkmaya başlamıştı.

Oğlunun ikamet ettiği köşk, Florya’da denize nazırdı. Duvarların kıyısı sıra dizilen çam ağaçları, serviler gibi boy vermiş, bahçede laleler, sümbüller, leylaklar ve gül ağaçları burcu burcu kokular dağıtmaktaydı. Hele sarmaşıkların ağını kıvrım kıvrım örerek yeşile boyadığı şadırvanda, denize karşı insanın çayını yudumlaması ayrı bir alemdi. Yine de, bütün bunlara rağmen hiçbir şey ihtiyar kadını Harem’deki ahşap ev kadar mutlu etmeye muktedir değildi…

Yeni dünyaya ayak uyduramamış bir yapısı vardı. Hep bu yüzden olmalı ki, üzüntüleri iç dünyasına doğru derinleşerek akıp giderdi.

Onu, erkeği Çanakkale sırtlarında şehid düşeliden beri kimseler anlayamamıştı. Oğlu, gelini, hatta apayrı dünyalara merdiven kuran torunları bile… Ummanlarm arasında bir damla kadar yalnızdı. Bahçenin kıyısında, kurumaya terk edilen ağaç artık ihtiyar, kadının her şeyi olmuştu

Onu, erkeği elleriyle dikip büyütmüştü… Bu ağaç, kanıyla Allah’ın huzuruna çıkan bir Şehidin hatırasıydı. Kuruduğu için ihtiyar kadın durup dinlenip kendisini suçlar olmuştu… Ninenin düşüncelerine göre ağaç, dalıyla budağıyla, hor bakıldığından kurumaya yüz tutmuştu.

Gönlünde her vakit, aynı kırık umutları besleyerek, ağacın üzerinde hüzünlü pırıltılarını bırakırdı…

“Ah şu ağacın hayat müjdeleyen yeşil daman yeniden dal budak salabilse?…” İşte o zaman irfan Dede’nin ruhu ihtiyar kadına göre şad olacaktı.

Kış dolanıp mevsim bahar olalı, evine daha ilk gelişiydi. Guruptan gözlerini çekip, ihtiyar ağacı manidar bakışlarla süzdü. Usul adımlarla, dibine doğru yaklaşıp, yine hayat müjdeleyen daman eliyle sıvazladı… Kuru ağacın dibinde filizlenen azmanlara hayretle baktı. Yaşlılıktan beli hafifçe önüne doğru bükülmüştü. Kolay değildi elbet. Tam yetmiş beş yıl ihtiyar dünyanın üzerinde arzı endam etmiş biriydi…

Sevinç dolu pırıltılarla, kuru ağacın toprak üzerine damar damar uzanan ışıklarına baktı.

Bir türlü hayretini gizleyemiyordu. Yerin dibine doğru derinleşerek uzayıp giden kökten, toprağın üzerine bir sürü azman piç serpilmişti. Hatta içlerinden bir tanesi oldukça sıhhatli ve görkemliydi.

–    Tam mevsimi, diye mırıldandı.

Elini kurumaya yüz tutmuş ağacın gövdesinden usulca çekip, fidanlaşmaya başlayan azmanı okşadı. Sağ tarafından derinleşerek gelen bir soluğun farkına varıp, başını usulca sağ kolunun üzerine çevirdi. Fersiz gözleri muhatabını tanımıştı… Titrek olduğu kadar da yanık bir mırıldanış, sitem doluydu. Ellerini böğürlerine dayayıp doğrulurken:

–    Servet, diye inledi. Hoş gelmişsin.

Suratında kıvrım kıvrım yumaklaşmış çizgiler gerginleşti. Ellerini beline bastırarak dik durmaya uğraşırken, nefesi derinleşen arkadaşını dinliyordu:

–    Asıl sen hoş geldin Fazilet.

–    Hoş bulduk; derken duygulandı, doluktu.

Her ikisi de aynı yıl, aynı gün gelin olmuşlardı. Şimdi her ikisi de ihtiyarlamış, olgunlaşmışlardı…

–    Tek basına mı geldin?

–    Tek.

–    Hâlâ buraları unutmadın mı?

Fazilet Nine, ciğerlerini çürütürcesine nefes alıp verdi:

–    Unutulmuyor ki. Beğenmeyip gittiler bizimkiler buraları.

Fazilet Nine’nin dertleri yeniden depreşmişti. Şimdi çeşmi

ıslak, sinesi kan ağlıyordu. Oldubitti şikâyeti sevmezdi. Yüreği içinde pare pare olsa, acısını dış âleme sezdirmek istemezdi. Çilelerini kilitli bir kutu gibi saklayıp, ahirette Mevlasma açacaktı, işte dünyada o denli kırık dökük ve perişan bir gönlü vardı…

Gelini, zaman zaman bu hissiyatından faydalanmayı bilir, onu oğlundan ve torunlarından habersizce hırpalar, incitir ve kovardı. Bu defa gelişinin hikâyesi de yine böyle olmuştu. Kara günlerin dostu olan kapısını açıp, onun çatısı altında dalda-lanmak için gelmişti. Dünyasında açabileceği tek kapıydı bu…

Servet Nine mırıltılı bir sesle yeni bir sual açıyordu:

–    Satın gitsin. Bu zamanda iyi para ediyor toprak. Birden göz bebeklerinin içinde alevden pırıltılar kaynaştı. Asık bir suratla Servet Nine’ye bön bön baktı:

–    O benim Şehidimin tek hatırası, satılır mı hiç?

–    Hep gözün buralarda kalır. Gönlün buralarda dolanır diye söyledim. Hatıra, öyle yakıcı bir ateştir ki, onunla beraber oldukça insanı dağlar. Tıpkı bitmeyen bir hasret gibidir hatıra.

İnsanın burnu ucunda tütsü tütsü kokar…

Fazilet Nine gövdesi kurumuş elma ağacına buruk bir acıyla baktı. Maksadı, sözü değiştirmekti. Hazin bir sesle mırıldandı:

–    Sizin ağaçlar hâlâ meyvedeler mi?

–    Servet Nine:

–    Meyvede olanları var, diye mırıldandı.

Elini üzerine götürüp okşarken umutlu bir gönülle Servet Nine’ye sual açtı:

–    Şu azmam aşılasak diye sızlandı. Gözyaşlarını eski dostundan saklamak için başını usulca başka istikamete çevirip kafasını kuru ağacın gövdesine yasladı.

–    Bizim ağacın gövdesi kurudu Servet Bacı. Dalıyla budağıyla bütün ihtişamıyla kurudu…

Yorgun başını yasladığı ağaçtan aralayıp derin bir nefes aldı. Ağlamaklı, titrek bir sesi vardı. Ağacın toprak altına uzanan köklerinden damar damar dışarıda duranlarını işaretledi:

–    Kök yaralı diye hüzünlendi. Yaralı ama dibinde bir sürü azmanlar boy vermiş.

Servet Nine manidar bir tebessümle gülümsedi:

–    Fazilet Kadın, bizde o azmanlara piç derler, piç. Fazilet Nine’nin gönlü dardaydı… Yalvarmalı bir sesle soru tazeleyip muhatabına yöneltti:

–    Aşı yapsak olmaz mı?

–    Mevsimi… Olur galiba…

–    İvedili bir gönlü vardı:

–    Hemen yapsak diye mırıldandı.

Servet Hatun, umutsuz bir çehreyle dudak büktü:

–    Uzun yılların ötelerine derinleşip giden bir emel bu. Sen, ben göremeyiz.

Fazilet Nine ellerini beline bastıra bastıra doğrulup:

–    Olsun, diye heyecanlandı. Yılların ötesinde bir umut bile olsa, bu ağaç meyvesini vermek. Hem de özüne yakışır biçimde vermek…

–    Nesli tükenmemeli Servet Hatun. Güneş dünyanın üzerine doğduğu müddet, dalıyla budağıyla, yaprağıyla tomurcuklarıyla dallar meyveye durmalı. Durmalı da, uzanan ekerine en lezzetlisinden meyveler vermek.

Servet Nine duygulanmıştı:

–    Haklısın galiba, diye mırıldandı. Ancak bu senin işin değil. Varıp bizim oğlanı çağırayım. Bizden artan çubuklardan getirip, hemence aşıyı yapsın, yapsın da rahat bir uyku uyu bari.

Sevindi, heyecanlandı:

–    Sahi yapar mı dersin? Bildiğim kadarıyla ziraatçı olmuştu Tuğrul!…

Servet Hatun:

–    Yapar, dedi. Neden yapmasın, kucağında büyüdü sayılır. Bu kadar basit bir işi de seve seve yapsın.

Gün iyice kararmıştı. Güneş, artık görünmez dağların arkasına dolanmıştı. Yeryüzünde mehtaplı bir gece başlamıştı.

Fazilet Nine sevinçle kederin at başı mesafede koştuğu bir anı yaşıyordu. Daha az evvel aşı yapılan azmanın dibine çömel-miş, ılık bir hissiyatla onu incitmeden sıvazlayarak sevmekteydi.

Gecenin bu vaktinde İstanbul bir başka âleme bürünmüştü. Fazilet Nine bu göz kamaştıran tabloya yönelip kederli bir gönülle seyretti.

Marmara’nın koyu lacivert sularına çarptıkça, kırılan elektrik ışınları, denizle cilveleşiyor, vapurların düdük sesleri denizdeki renk cümbüşünün musikisini tamamlıyordu…

Birden, bahçeye giren otomobilin etrafı yüksek voltajla yalayan farları, bahçenin ortasında yalım yalım yandı.

Ahşap evin geniş bahçesinde lüks bir otomobil fren sıkmıştı.

Fazilet Nine, gözlerini kıyıştıra kıyıştıra baktı. Oğlunun ara-basıydı bu… Yine ciğerlerini eritircesine derinden bir “of” çekti.

Arabadan önce torunu Burak indi. Daha yirmi birlerinde seyreden erkek torunuydu Burak. Edebiyat Fakültesi son sınıf öğrencisiydi.

Evde Fazilet Nine’yi en çok seven, zaman zaman onunla derileşen belki de, tek insan oydu. Damarlarında kan yerine, macera dolaşan delikanlı, Fazilet Nine’nin bahçede oturduğunu görünce, havalı adımlarla yanma doğru yürüdü.

Hemen arkasından Burak’ı, evin tek kızı olan Mukaddes takip etti. Mimarlık Fakültesi Heykeltıraş bölümü üçüncü sınıf talebesiydi. Ceylan bakışlarını, kibirli bir eda ile etrafta gezdirdikten sonra babaannesinin oturduğu yere yaklaştı.

İçlerinde en son inen Selman Bey olmuştu.

Arabanın yanık duran farları, bahçeyi şedit bir aydınlık içinde bırakmıştı. Selman Bey, anasını elma ağacının dibinde görünce, kederli bir çehre ile duraklayıp, uzaklardan sitem dolu bakışlarla seyretti.

Ananın yüreği sadece iç dünyasına kederliydi. Kendisini almaya gelenleri görünce duygulandı. Aslında göz bebeklerine dikkatle bakılsa nemliydi. Dudaklarını belli belirsiz, dişlerinin arasında sıkıştırıp, ağlamamak için çabaladı.

Burak, kendisine has edası ile babaannesine seslendi:

–    Söyle hele benim güzel anam, durup dinlenip buralara kaçmaktan bıkmadın mı hâlâ?

Konuşsa ağlayabilirdi, hep bu yüzden olmalı ki sükûtu tercih etti.

–    Hadi gidiyoruz, dedi. Hasretini gidermiş olmalısın. Torununun gözlerinin içine baka baka sükûtunu sürdürdü.

Aslında bütün hissiyatı ayaktaydı.

Mukaddes, manidar bir tebessümle nineye bakıp, istihzalı bir çehreyle gülümserken, Selman Bey efkârlı bir soru tazeledi.

–    Güzel anacığım, hangimize söyleseydin, seni buraları dolanmak için getirirdik.

Ana, içinde dolanan buruk bir acıyı zorla yutkunmaya çabaladı. Pare pare olan yüreğinden, kimse haberdar olmamalıydı, sırrı Mevlasına cesediyle birlikte gidecekti. Kimse onun yüzünden huzursuz olmasındı. Yuvanın içinde bozguncu olmak istemedi…

Dolukan bir çehre ile ilk defa konuştu:

–    Şimdi giderim gitmesine ya, Burak beni üç günde bir buralara getirirse…

Burak, sağ kolunu babaannesinin boynuna dolayıp şakalaştı:

–    Ziyareti daha da sıklaştırdın.

Titreyen parmağı ile yeni aşı yapılan azmanı gösterdi:

–    Bak, daha yeni aşı yapıldı. Dedenin tek hatırası o. Neslinin devamı için sulayıp bakmak lazım.

–    Ne işe yarar sanki. Elma istersen ben sana tonlarca alırım.

–    Onun meyvesi ayrıdır.

–    O ağaç meyve verirse, bil ki ben de meyve veririm! Babaanne, gücenmiş gibi boynunu omzunun üzerine usulca yıktı, içe dönük çilesi depreşmişti. Yutkuna yutkuna mırıldandı:

–    Gidelim bari.

Güneş al duvaklı bir gelin gibi bulut yumaklarının arasından dünyaya gülümseme çabası içindeydi.

Sabah ezanına daha epey bir zaman vardı.

Ev halkı uykudaydı. Fazilet Nine kendisine tahsis edilen odada, beyaz örtüsünü başına bağlamış, Divâna durmuştu. Gece namazı kılıyordu. Bu zamanlı kıt rastlanır simalardan birisiydi. Leyk mercan (Gece aşıkları, Gece bülbülleri) adı verilen Allah dostlarından sayılırdı.

Az sonra ellerini Mevlasma açtı. Gönlünü Kâinatın Sultanına râm eden kadın, gecenin zülüflerine, gergef gergef muhabbet nakışlarını işliyordu…

Şafak sökmek üzereydi. Çok geçmeden bahçenin etrafındaki ağaçların dallarındaki bülbüller ah u figan la şakımaya başladılar.

Gözlerini dünyaya yine diller dökerek açmışlardı. Fazilet Nine, evin balkonuna çıktı. Bahçedeki güllerin ılımını seyredip, bülbüllerin gönülleri mest eden bin bir eda ile beste yapışlarını dinledi.

Yeryüzünde uyanış başlamıştı. Ninenin dildar olan kalbi Alemlerin Sahibini tespihte, gözleri bu yeni uyanışın, manzarasını yudum yudum içmekteydi.

Deniz, hâlâ sakindi. Koyu yeşil çarşafını Marmara’nın üzerine sermiş, gece serinleşen derin bir sükûta dalmıştı.

Az sonra, Ezan sesleri İstanbul’un semalarında huşu dolu edâlarla dalgalandı…

Fazilet Nine, başlayan günün sessizliğinde, İlahi daveti gönlüne sindire sindire dinledi.

Balkondan, evin ihtişamla döşeli salonuna geçti. Gelini ve oğlu uyanmış, abdest için hazırlık yapıyorlardı. Ninenin kederli gözlerinden, küskünlük pırıltıları öylesine ah u zar ile boşalıyordu ki, bütün iskeletini insafsızca sarsan derin bir “of’la ıstırabını sinesinin derinliklerine gömdü.

Oğlu da, gelini de asrın tipik bir örneğini teşkil ediyorlardı. Zaman, neleri kaybettirmişti… Sadece namaz kılarken başını örten, diğer vakitlerde asrın modasına ayak uyduran gelinin, içindeki mana, üzerindeki urba perişandı.

Zaman gelir, misafirlerine içki ikram eden saki, vakit olur, gerici demesinler zaafı yüzünden, poker masalarında çağın kumarbaz anası olurdu.

Ya oğlu, doğrusu o da aynı modelin kalıbıydı. Yanlış bir kararla zamanın azgınlığına ayak uydurmuşlardı.

Nine, gelininin sabah hazırlığına hayran hayran baktı… Her hali ile gönüllere gülümseyen bir mümine hüviyeti taşıyordu…

Salonun bir köşesinde karı koca namaza durmuşlardı, Nine ellerini duaların kıblesi olan göklere açıp:

– Rabbim, şuurunu ihsan eyle diye yalvardı.

Çocuklar uykudaydı. Bu ev, Harem’den Florya’ya taşınalı, ailevi hayatlarında bir sürü değişiklik olmuştu. Burak bildiği Süreleri bile unutmuş, Mukaddes manevi değerlerinin tamamını yitirmişti. Daha doğrusu, yeni bir muhitin arasında, maneviyat zafiyetine uğramışlardı. Florya sırtlarında, bütün değerlerini tedricen kaybeden bir aile yuvası kurulmuştu. Yirminci asrın insanı, arzularına göre amel ettiği çağı yaşıyordu…

Kendilerini Dine değil, Dini kendilerine uyduran bir model vardı ortada. İşlerine gelirse dindar, mantıklarına uymayan dinî emirleri haşa reddedecek kadar şaşkın bir dünya insanıydı bu model.

Bu aile Fazilet Nine’ye göre, ihmal edilmiş bir milletten farksızdı.

Ezan okunduğu halde çocuklar hâlâ uyuyorlardı. Onların kafasına değil midesine, sırtına, heva ve hevesine hitap edilmişti.

Her yanlış adım, büyük bir vebal taşıdığına göre, bu nesli maneviyatsız, kitapsız yetiştirenler Allah’ın huzurunda nasıl hesap vereceklerdi?

Fazilet Nine küçük bozuklukları önemsemeyen, her geçen gün daha büyüklerine kendilerini alıştıran oğluyla gelinini, namaz kılarlarken acıyarak seyretti.

Gönlü hep bu yüzden yaralıydı. Sadece akıllarına düştükçe namaz kılıyorlar, kumar masalarında günlerce Allah adı bile anılmaz oluyordu…

Namazları bitmiş elleri duadaydı. Fazilet Nine, geliniyle oğluna ezik duygularla bakarken, onların içinde bulunduğu durumu anlatan mısraları mırıldandı:

“Coşkun su gibi akarken,
Neler yitirdik bakarken.
Eller duaya kalkarken,
Dudaklar yalan söylüyor.”

Fazilet Nine’yi namazdan sonra uyku tutmadı. Sabahları hava serin olurdu. Üzerine bir şeyler giyinip, sessizce bahçeye çıktı.

Şadırvandan, güneşin doğuşunu, Marmara’nın sularına ilk akislerin vuruşunu seyre koyuldu.

İçinde gittikçe derinleşen düşüncesi, yine sinesinin başında hakimdi. Yeni dünyanın içinde arzı endam eden oğlunu, gelinini ve torunlarını düşünüyordu.

Son yıllarda tipik bir aile olup çıkmışlardı. Dünya hayatı onlara gülmüştü. Gelininin, oğlunun ve torunlarının ayrı ayrı arabaları vardı.

Baba, arsa spekülasyonundan milyonları vurmuştu. “Her kim dünyaya evlenme teklifinde bulunursa, dünya ondan nikahının bedeli olarak Dinini isterdi.”

Dünyanın, sahte bir gülüşüne karşılık, efrat mukaddesatlarından kopan kutsiyetin, farkında bile olmamışlardı.

Zamana, zamanın bozukluklarını kabullenen insanıyla birlikte ayak uydurarak, onlar da çağın bulanık suyunda kirlenmeye başlamışlardı.

İşte bu yanlışa akış, bu vurguncu sel, nineyi kahırlandırmak-taydı. Yüreğindeki yaranın aslı buydu… Genç kızların iffetini, gelinlerin örtüsünü, kadın milletinin manevi süsünü götüren azgın sel, ninenin bağrında durmadan kanayan bir çıban gibiydi.

Kulun hüznü haddini aştığı vakit, gözyaşları gönlüne akmaya başlardı.

En güzel kalpler sırların mezarları olan kalplerdi. Fazilet Nine de acısını çilesini işte hep oraya gömerek yaşadı.

Gün epeyce ağarmıştı. Arzın üstü, karınca yuvası gibi insanlarla kaynamaya başlayalı hayli vakit olmuştu.

Etraftaki evlerin balkonlarında, bahçelerinde kahvaltı sofraları kuranlar, işlerine gidenler, sokaklarda oyuna başlayan çocuklar; yeni doğan günün tadını çıkarmanın çabasmdaydılar.

Ortalık şenlenmeye yüz tutunca, Fazilet Nine de odasına çekilmişti.

İstanbul seherde ve gecenin ilerlemiş vakitlerinde ayrı bir güzeldi. Gün başlayınca insanların dünyevi taifesinden olanlar, İstanbul’un manevi çehresini değiştiriyor, çirkinleştiriyorlardı…

Odasının penceresinden, şadırvana kurulan sofrayı hüzünlü bakışlarla seyretti.

Burak, o varlığından hayat fışkıran delikanlı, bozuk bir moral, asık bir çehreyle sofraya oturdu.

Siyah, hilâlleşen kaşlarının altındaki zeytin karası gözleri denizin güneşle cilveleşen sularına kaymıştı.

Fizik itibariyle tam bir erkek güzeliydi. Hafif dalgalı kumral zülüflerini elleriyle taradı. Ananın doldurduğu çayı karıştırırken, evin biricik kızı Mukaddes de, sofraya yeni teşrif etmekteydi. Her şeyden önce duru bir güzelliği vardı. Buğday tenli, omuzlarına kadar dökülen siyah örgüleriyle güzel bir kızdı. İlâhi sanat, her türlü inceliğin nakısını üzerine esirgemeden dökmüştü. Hep bu yüzden olmalı ki gönlünde erişilmez bir kibir, bakışlarında naz vardı.

Bu evde ana, hâlâ kibar bir hizmetçi hüviyetine haizdi. Kibirli kız, çay doldurulmuş bardağı önüne çekip, şekerini karıştırmaya başladı.

Baba, çocuklarını seyrediyordu. Ayakta döneleyen ana, işini bitirip, sofradaki yerini aldı.

Nine odasının penceresinde, ezik duygularla, sofradakile-ri seyretmekteydi. Neden sonra fersiz gözleri Burak’ın arabasına bindiğini hayal meyal seçti. Birazdan Mukaddes, onun peşinden gitti. Oğlu da arabasına binip işine gidecekti. Nine yine her eksikliğin zehrini, çekildiği odasında yudumlamaya, tefekkürün acılarını sinesinde duya duya gününü tüketmeye başlayacaktı. Deryanın içinde yalnızlık çeken yaralı bir balık gibi, ölü umutlarının dirilişini soluyacaktı. Sinesi parça parça olsa bile, dalların meyveye duruşunu bekleyecek, Harem’deki fidanın aşıyı tutup, tutmadığını düşünecekti. O fidan büyüyüp hayata hayat olacak meyvelerini vermeliydi. Düşüncelerini hep böyle geliştirip, akşama kadar gönlünü avutacaktı…

Acı bir haber mahallede yıldırım hızıyla yayıldı. Parmaklar hayretten dişlerin arasına veriliyor, fısıltılar artıyordu:

– Duydunuz mu?

Az sonra duymayan kimse kalmamıştı. Gönüllerde hazin bir rüzgâr esti. Her yüzde matem havası, her gözde kederin izleri vardı. Bu mahallenin sakinleri az çok birbirlerini tanırlardı. Çaylarda, poker masalarında bile olsa, yüzler birbirlerine aşinaydı.

Bu mahallenin gençleri hep birbirleriyle arkadaşlık ederlerdi. Dostları da düşmanları da yine aynı mahallenin insanlarından olurdu. Çoğu semtte olduğu gibi, bu mahallede de gençler, iki ayrı gruba bölünmüştü. Adeta birbirine rakip, iki takım taassubu içinde oyunlar kurarlar, çılgınca yarışlar düzenlerlerdi. Korkunç otomobil yarışlarından tutun, denizin azgın dalgalarına meydan okuyan motor yarışları, hatta kanlı bıçaklı düellolar bile yapılırdı…

Son asır, damarlarında kan yerine macera dolaşan bir kuşak yetiştirmişti. Mahalle sakinlerinin gönüllerine düşen ateş hep bu yüzdendi. Her nedense bıldır ölmüşe, bugün yine ağlıyorlardı. Önlerine gaye çıkarılmadığı için, bir delikanlı daha bugün, gayesizlik denizinde boğulmuştu. Huzur ve saadeti macerada arayan bir gençti ağladıkları…

Hançerin yarasında, kanın renginde, barutun kokusunda hayatın manasını bulmaya çabalayan neslin, bir ferdi daha, arkasında bir sürü gözyaşı bırakmıştı. Diller hep ağlayarak döndü:

– Faruk artık aramızda yok…

Faruk mahallenin çılgın oto yarışlarına devamlı katılan delikanlısıydı. Milyonlarının sayısını unutmuş bir babanın oğlu…

Arkadaşıyla oto yarışma tutuşmuştu. Midesindeki medenî çağ zehiri, beynini uyuşturmuş, direksiyon titrek ellerinin kumandasında, uçurumun kıyısından rotayı Marmara’nın sularına çevirmişti. Mahalleli sevdiği bir gene; Burak, grubundan bir arkadaşım yitirmişti. İkindi namazını müteakip, toprağın koynuna verilecekti.

Mahallenin ufkuna koyu bir keder bulutu çöreklenip kaldı. Gençler sokaktan, mekteplerinden birer birer evlerine dönüp, siyah kostümlerini giyindiler. Arkadaşlarını böyle uğurlayacaklardı.

Burak’ın elbisesi, gömleği, ayakkabısı, kravatı hepsi siyahtı.

Caminin avlusunda bile mahalleli gençler, eski gruplaşmalarını sürdürdüler. Cenaze namazı kılınıncaya kadar teessürlü yüzlerle cemaatin açıklarında beklemişlerdi. Sadece arkadaşlarının ahiret yolculuğu için rengârenk çiçeklerle bezeli çelenk-ler getirmişlerdi.

Kızlar siyahlar giyinmiş, başlarına siyah örtüler bağlamışlardı. Karşı grubun en havalı kızı Hicret, her zamanki gibi Burak’ın yanında yerini aldı. Bu hal, cenaze töreninde bile karşı tarafın grup başkanı Bahadır’ı öfkelendirdi… Lüle lüle kıvırcıklarla ahenk bulan saçlarının altında kaynaşan elâ gözler, ikinci bir acının darbesine dayanamamış gibi, onların üzerinde seyrini sürdürdü…

İki genç, birbirlerine öldüresiye düşmandı. Belki de hep bu yüzden, mahallede iki ayrı grup meydana gelmişti.

Hicret, Bahadır’m kapı komşusu, çocukluk arkadaşıydı. Oysa Burak, mahallede daha yeni sayılırdı.

Tören soluk benizlerin seyrinde sona ermişti. Daha çok gençlerden oluşan kalabalık, yaslı ana-babaların feryadını kalplerinin başında duya duya mezarlıktan ayrılırken, çoktan kendi dertlerine düşmüşlerdi.

Burak Hicret’le birlikte kalabalığın önünden yürüdü. Bahadır kederinden tek başına grubun dışına çıkıp, kırık adımlarla ilerledi. Genç kızlardan bir tanesi, yanında yürüyen arkadaşına hafifçe sokulup mırıldandı:

–    Yarın akşam yarış yapılacak mı? Genç:

–    Bilmem, diye cevapladı.

–    Yanlarında yürüyen bir kız:

–    Keşke iptal edilse, diye lafa karıştı.

Delikanlı, hayretle az önce fikrini açıklayan kıza baktı:

–    Neden iptal edilsin ki?

Yüz hatlarında hüzün kümelenen kız:

–    En çetin yarış bu. Yarın tekrar burada buluşmak istemiyorum.

Muhatabı istihzalı bir gülümseme ile:

–    Yarış yapılır hayatım. Ne demiş ozan “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.”

–    Bu başka bir yarış olur doğrusu. Ucunda tütsü tütsü ölüm kokan bir yarış…

–    Biliyorum, diye alay etti. İki grubun başkanlarmm yarışı bu. “Hakanlar çarpışıyor” gibi bir şey.

–    Öylesi değil bu.

–    İkisi de Hicret’e aşık. Birinin eline fırsat geçse, mutlaka diğerini uçurumların kucağına terk eder.

–    İşte ben de sırfbu yüzden yarını iple çekiyorum ya.

Söz sahibi kız, çılgınca cevaplar veren delikanlıya manidar baktı:

–    Yoksa…

Gün artık geceye dönmüştü. Şehrin büyük bir çoğunluğu lâmbalarını söndürmüş, uykudaydı.

Caddeler boşalmış, İstanbul’un kulaklarını tırmalayan yoğun uğultular artık yok olmuştu. Köşe başlarında sokak lâmbaları ve iskele fenerleri, gecenin zülüflerine takılmış inciler gibi ufuklara gülümsüyorlardı. Sokak aralarında, cadde kenarlarında, yuvasına kavuşmanın ivedisi içinde, son vapura koşuşan insanlar, heyecanlıydı. Az sonra gecenin hüznü, köşe başlarında, efkârlı kafalarla dünyayı bir pula satan yurtsuzların, iskele köşelerinde, park kenarlarında geceleyecek garibanların üzerine çöke-çekti. Vapurlar son seferlerini yapma hazırlığım tamamlamak üzereydiler. Kaptan yolculara ikazda bulunan düdüğünü gecenin iniltili sessizliğine armağan ediyordu.

Belediye otobüsleri son turlarını tamamlamış, homurdana homurdana parklarına gidiyorlardı.

Hasılı, İstanbul loş bir sessizliğe bürünmüştü. Sokak lâmbaları, iskele fenerleri, gecekonduların ve gökdelenlerin pencerelerinden sızan ışıklar, İstanbul semalarındaki renk cümbüşünde buluşuyorlardı.

Artık zaruri hallerin dışında, ehlikeyf olanlar dışarıdaydı.

Günah evleri sokaklara sarhoş adamlar bırakıyor ve şimdi İstanbul’un en güzel yerlerinde en çirkin günahları işlemeye talip olanlar buluşuyordu.

İstanbul, Mevlâsına gönül veren aşıkların da isyan dolu günahkârların da yurdu olmuştu.

Her şeyin en iyisi ve en kötüsünün hüküm sürdüğü, her neviden insanın arz-ı endam ettiği bir dünya vardı, İstanbul’da.

Garip arzularla dolu insanların, Mevlâsına huşu içinde secdeye kapanan gönüllerin ve kanında macera dolaşan insanların diyarıydı İstanbul…

Marmara duru suların üzerine kristal yeşilden bir örtü çekiyor, yıldızlar bu örtü üzerindeki akiste huşu içinde yüzüyorlardı… Yelkovan ve akrep on iki rakamının üzerinde buluştuğunda Londra asfaltının Belgrat ormanlarına doğru uzanan şeridinin kıyısındaki, oval arazinin merkezinde bir kaynaşma vardı.

Aynı mahallenin çocukları, dev yarış için gecenin ilerlemiş saatinde burayı seçmişlerdi. Yolun kıyısındaki toprak arazide yönleri caddeye çevrilmiş, on altı araba, düz bir çizgi halinde park edilmişti.

İki grubun elebaşıları yarışacaklardı. Oyunun kuralları korkunç, şartları sert ve katıydı.

Yarışı kaybeden taraf, arabasının kontak anahtarını kazanan yarışçıya kayıtsız, şartsız teslim edecekti.

Sıralı park edilen on altı arabanın sağ kanadında Burak’ın, sol kanadında Bahadır’m arabası çizgiyi noktalamış gibi park edilmişti. Arabaların hepsinin de park lâmbaları açık bırakılmış, arazi farların gözbebeklerinden yansıyan ışıklarla aydınlanmıştı.

Meydan, çağın macera hisleriyle yoğrulmuş gençleriyle doluydu. İç alemlerindeki taşkınlıklar, gecenin iniltili sessizliklerine keskin pırıltılar halinde dökülüyordu.

Yarış başlamak üzereydi. Dev müsabakanın yarışçıları, otomobillerini paralel bir çizgiden, pistin ortasına aldılar. Gençler nefes kesen heyecanlarıyla iki grup halinde bir araya geldi.

Bahadır’m Burak’a nispetle gergin ve endişeli bir hali vardı… Keskin ve garaz dolu bakışlarım oldukça havalı ve kendisinden emin duran Burak’ın ufkundan çekmeyişi, dikkatleri onun üstünde topladı.

Birden gözleri alev alev yandı. Olmayan bir şey oluyordu. Kendi gruplarının üç beş adım açıklarında ilgisiz bekleyen Hicret, sakin adımlar tazeleyerek rakip gruptaki gençlerin bulunduğu yere doğru yürüyordu. Herkes hayretler içinde kalmıştı. Bahadır daha şimdiden mağlûp sayılırdı. Nefesi derinleşti, yüzlerinde kıvrım kıvrım derinleşen çizgiler öfke doluydu. Burak’ı oldubitti sevmezdi. Son günlerde Hicret’in ona ılık bakışlarındaki sevgisi, nefret duygularını Burak’a karşı daha da beslemişti.

Gergin çehre, efkârın üzerine sükûtu yüklenince titrek parmaklarıyla kıvırcık saçlarını tarakladı. Başı dumanlı dağların bulutlarına musallat olan amansız rüzgârlar gibi esintiliydi.

Hicret çocukluk arkadaşıydı. Yıllardır okul sıralarında birlikte okuduğu, sokaklarda beraber oyunlar kurduğu bir kızdı.

Son günlerde içinde depreşen muhabbet kıvılcımlarını sinesinin derinliklerine gömmüş, yıllardır dışa açılamamış, çilesini, hatta kıskançlığın içe dönük acılarını saklamıştı.

Burak son birkaç yıldır duygularını yaralamış, hep bu yüzden olmalı ki, içten içe derinleşen kini, biraz daha içe doğru serpilip gelişen düşmanlığını arttırmıştı.

Burak, ufkunda şimşekler çakan soğuk ve garaz dolu bakışların farkındaydı… Hicret, mahallenin göz dolduran iki gencinin muhabbet dolu bakışlarına muhataptı… Hep bu yüzden olmalı ki, gönlü yükseklerde kanat çırpan kuşlar kadar havalıydı. Her ikisinin de sempatisini üzerinde toplayabilmek için, uzun zamandır kaçamak pırıltılarla iki delikanlının umutlarını da beslemişti. Şimdi kaçamak güreşemeyeceğini anlamıştı. Hisleri kendisini tercih noktasına getirip bırakınca, içten içten kızışan iki insanın patlamaya hazır durumda olduklarını sezince, içinde bir ürperti, bir endişe başlamıştı. Bu yüzden oynadığı oyunu artık uzatamayacaktı. Daha birkaç gün öncesi duyguları gönlüne galebe çalmış, Burak’ın üstü kapalı teklifine hislerini açık tutmuştu. Endişeliydi… Arkadaşlarına hayatının en büyük sürprizini yapmak için çırpınmaya başlamıştı. Neye mal olursa olsun bugün düşüncesini gerçekleştirmesi lazımdı.

Burak’ın etrafında mevcelenen gençleri aralayıp, burnunun dibine kadar sokuldu.

Hayretli bakışların ufkunda gözlerini gezindirip:

–    Yarış başlamadan sizlere bir sürprizim var, diye haykırdı.

Herkes, Hicret’in sözlerine dikkat kesilmişti. Geceye meydan okuyan bir gönülle duygularını dilinin pervanesine verdi:

–    Artık grubumu değiştirmek zorundayım, dedi. Çünkü Burak’la söz yüzüklerimizi taktık. Yarış başlamadan önce herkese ilân ediyoruz.

Burak’ın yüzük takılı elini herkesin göreceği şekilde havaya kaldırdı… İkisinin de gönülleri şen, yürekleri bahtiyardı. Yüzlerindeki duru güzellik, gözlerindeki sevinç kıvılcımlarını kaynaştıran bebekler, geceyi ısıtan farlardan daha keskin ve canlıydı.

İki grup da şen kahkahalarla birbirlerine karıştı. Yeni sözlüleri birer birer kucaklayıp, tebrik ettiler.

Hiç kimse beş-on metre uzaklarda küskün çehreli gencin perişan manzarasından haberdar bile olmamışlardı.

Ellerini blucininin cebine sokmuş, yüzünü gecenin koyu karanlıklarına yataklık eden ufkuna çevirmişti. Bir anda hayata bakışı değişmiş, adeta, her şey beklenmedik bir anda manasını yitirmişti. Acıdan yüreği burkuldu. Dişlerini kenetler-cesine sıkmış, çehresi gergin, damarlarının azametinden alev alev yanmaktaydı…

Burak etrafında bir şeyler aradı. Bulamayınca uzaklara baktı. Aniden durgunlaştı. Sevincinin manası kalmamış gibi, gözlerinin beklediği noktaya ısrarla baktı. Adeta bütün gençlerde hareket durmuştu. Burak etrafını çeviren arkadaşlarının arasından sıyrılıp, gözlerinin garip pırıltılarla beklediği noktaya doğru adımlarını tazeledi.

Sevinç belirtileri çehresini terk etmiş, yerini acılı bir sükût almıştı. Beş-on adım yürüdükten sonra, durakladı. Sağ elini kaldırıp, Bahadır’m omzuna usulca bıraktı. Çehresi acı dolu çizgilerin cirit attığı alana dönmüştü. Kin dolu pırıltılarını muhatabının gözbebeklerine çakıştırarak gözetledi. Bakışları düştüğü her noktayı dağlayacak kadar yakıcıydı. Bazı kimseler sessizce ıstırap çekmeyi bilmezlerdi. Bahadır şu anda bu misalin en canlı örneğini sergiliyordu…

Burak, böylesi bir davranışa muhatap olacağını önceden kestirememişti.

Duygulu, hassas bir ses, gecenin iniltili zülüflerinde dalgalandı:

– Duyunca tebrik edersin, sanmıştım…

Bahadır’ın kin dolu bakışları, karanlık çehrenin habercisiydi. İçinden sökülen duygularını, kısık bir fısıltı halinde cevap olarak iletti:

–    Can evinden vurulmuş insanın, kendisini yaralayan düşmanına, gül ikram ettiğini gördün mü sen?

–    Ben seni vurmadım ki.

–    Kendini bilmiyor edası vererek konuşuşun, beni biraz daha öfkelendirdi. Annemler daha iki gün öncesi gidip Hicret’i istediler…

–    Bilmiyordum. Hem bunlardan haberdar olsam bile, hiçbir şey değişmezdi. Hicret seni hep bir mahalle arkadaşı olarak tanıdı.

Bahadır’m sinirleri gittikçe bozuluyordu. Arkadaşlarından uzaklarda derinleşen hadise, fısıltılar halinde sürerken Bahadır:

–    Öyle mi dersin? Diye öfkelendi. Dilersen sana şu kadarını söyleyebilirim. Hayatta isteyip elde edemediğim hiçbir şey olmadı.

Burak gecenin karanlıklarına acı tebessümler bıraktı:

–    Bak dostum. Anlattıkların, babanın verdiği paralarla elde edilecek şeyler değil. Para sadece körleşmiş, ihtiras dolu duyguları satın alabilir. Oysa bizimkiler daha güneş kadar parlak ve dolunay kadar taze… İnsanlar bazı acılarını dış alemini rahatsız etmeden çekebilmeli. Bazı duygular vardır ki, kalplerde sır olarak kalıp, meydana dökülmeden sahibiyle birlikte göçerler. Senin o kin dolu hislerin tarif ettiğim cinsten olmalıydı.

–    Akıl danışmadık. Gerekirse kanım pahasına bile olsa onu söküp, senden almasını bilirim. Ben dünyaya acı çekmek için değil, arzularının akışında yaşamak için gelmiş insanım.

Burak yumruklarını kıyasıya sıktı… Bu hal Bahadır’m kinle parlayan gözlerinden kaçmamıştı:

“Dallar Meyveye Durdu” için 4 yanıt

  1. ben bu kitabı satın aldım gerçekten çok güzel 16 lira verdim kitaba ama deydi ben bu kitabı çoksevdim herkezede tavsiye ederim ben okuduğunuz için teşekkürlerrr

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıDallar Meyveye Durdu
  • Sayfa Sayısı266
  • YazarAhmet Günbay Yıldız
  • ISBN9799757544202
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviTİMAŞ YAYINLARI / 2010-5

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur