Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

“SAYFALARI ÇEVİRİRKEN NEFESİNİZİN KESİLDİĞİNİ HİSSEDECEKSİNİZ.”
Wall Street Journal

“HART GÖZ ALICI, YENİ BİR YETENEK.”
Entertainment Weekly

“NEFİS… DERİNLİKLİ VE SIRLARLA DOLU BİR ROMAN.”
Publishers Weekly

“Hapishaneler umutsuzluk kokarmış! Bence hapishane koksa koksa korku kokar: Gardiyan korkusu, dövülme veya grup tecavüzüne uğrama korkusu, bir zamanlar sizi sevmiş ama artık sevmeyebilecek olan kişiler tarafından unutulma korkusu. Ama en çok, zaman ve zihnin kuytu köşelerine sinen karanlık düşüncelerin korkusu. Zaman doldurmak derler – ne komik. Bana kalırsa, zaman sizi doldurur.”

Bir anın gerçekliğine inanıp kimseye anlatamadığınız oldu mu?

Work bir yandan babasının cinayetiyle ilgili sır perdesini kaldırmaya çalışırken, diğer yandan Barbara ile zoraki evliliği, gizemli sevgilisi ile mutsuz kaçamağı ve duygusal bir travma yaşamış olan kızkardeşi Jean arasında gidip gelmektedir.

Bu arada güzel ve zeki bir dedektif olan Mills, aleyinde ne kadar delil varsa toplayıp onu babasının katili ilan eder ve köşeye sıkıştırmaya çalışır. Work gerçeklerin peşinden gittikçe eski yaralar kanayacak ve geçmişte aldığı kararlarının sonuçları ile yüzleşmek zorunda kalacaktır.

John Hart’tan doyurucu karakter tahlilleri içeren sürükleyici bir polisiye hikaye.

Hart, 25 dile çevrildi, 31 ülkede okuyucuyla buluştu. Publishers Weekly tarafından yılın en iyi kitapları arasında gösterildi. En iyi ilk kitap dalında Edgar ödülüne aday oldu. Macavity, Barry, Anthony, SIBA ve Gumshoe ödüllerini aldı.

***

1. BÖLÜM

Hapishaneler umutsuzluk kokarmış! Bcnce hapishane koksa koksa korku kokar: Gardiyan korkusu, dövülme veya grup tecavüzüne uğrama korkusu, bir zamanlar sizi sevmiş ama artık sevmeyebilecek olan kişiler tarafından unutulma korkusu. Ama en çok, zaman ve zihnin kuytu köşelerine sinen karanlık düşüncelerin korkusu. Zaman doldurmak, derler ne komik. Bana kalırsa, zaman sizi doldurur.

Bir süredir, şartlı tahliyesiz ömür boyu hapse mahkum olmuş bir müvekkilimle diz dize oturarak bu hapishane parfümüyle yıkanıyordum. Mahkeme onu mahkum etmişti, ben öyle olacağını zaten söylemiştim. Aleyhteki delil çok büyüktü ve jüri, uzaktan kumanda için kavga ederken erkek kardeşini vurup da davayı üç kere kaybeden birine hiç acımadı. On iki adamdan bir tanesi bile onun alkollü ve kafasının fena halde dumanlı olmasına veya bunu kasten yapmamış olmasına aldırmadı. Ağabeyinin bizzat serseri ve suçlu bir adam olmasını da kimse zerre kadar umursamadı; ne jüri, ne ben. Benim tek istediğim ona temyiz haklarını anlatmak, kanunla ilgili sorularını cevaplamak ve oradan bir an önce çıkmaktı. Kuzey Carolina eyaletine harç başvurum sabaha kalmıştı artık.

Genellikle mesleğim konusunda karışık hisler içinde olurdum ama böyle günlerde avukat olmaktan nefret ederdim; bu nefret ruhumun derinlerine öyle çok işlemişti ki bende bir sorun olmasından korkuyordum. Bunu bir sapkınlığı gizler gibi gizlerdim. İşte böyle günler benim için en zor günlerdi. Belki sebep davaydı veya müvekkilimdi yahut yine gereksiz bir trajedinin duygusal yan etkisiydi. O odaya yüz kere girmiştim fakat nedense bu sefer farklı gelmişti. Duvarlar sanki yer değiştiriyordu, bir an yönümü karıştırır gibi oldıım. Kafamı toplamaya çalıştım, boğazımı temizledim ve ayağa kalktım. Deliller ortadaydı fakat yargıya başvurma kararı benim değildi. Kanlar içinde ve inleyerek karavandan çıktığında bir elinde silah, diğerinde uzaktan kumanda varmış. Gündüz vaktiymiş ve müvekkilim zil zurna sarhoşmuş. Bağırmaya başlayınca komşusu pencereden dışarı bakmış. Kanı, silahı görüp polisi aramış. Hiçbir avukat bu davayı kazanamazdı, bunu ona söylemiştim. Onu on yılla kurtarabilirdim ama o, ayarladığım savunma anlaşmasını kabul etmeyi reddetti. Bu konuda konuşmadı bile.

Belki suçluluk hissi çok ağırdı veya biryanı cezalandırılmak istiyor olabilirdi. Sebep ne olursa olsun, artık iş bitmişti.

Nihayet gözlerini, ondan önce bin tane sahip değiştiren, hapishane işi terliklerinden ayırarak, gözlerimin içine baktı. Loş ışıkta ıslak burun delikleri parlıyordu, gördüklerinden dolayı dehşete düşmüş kırmızı gözleri ise aşırı öfke doluydu. Tetiği çeken oydu, nihayet gerçek su yüzüne çıkmıştı. Konuşmakta olduğumuz son birkaç saat boyunca yüzündeki ifadenin değiştiğini görebiliyordum. Artık inkar etmiyordu; umudun azalıp azalıp sonra kayboluşuna tanık oldum. Bunların hepsini daha öncc de görmüştüm.

Islak ıslak öksürüp sağ koluyla yanağına balgam bulaştırdı. “Bu kadar mı yani?” diye sordu.

Cevap bile vermedim. Zaten o kendi kendini başıyla onaylıyordu, bense onun düşüncelerini, aramızdaki karanlığa yazılmış gibi okuyabiliyordum: Müebbet hapis cezası. Henüz yirmi üç yaşındaydı. Bu ağır gerçeğin, bütün kafasız katillerin, meşum bir hak gibi, hapse girerken takındıkları saçma kabadayı tavrı bastırması genellikle günler sürerdi. Belki bu adam düşündüğümden daha akıllıydı. Hakimin kararını vermesinin üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra gözlerinin feri gelmişti. Soğuk kırmızı tuğla duvarların arasında elli, belki altmış yıl. Şartlı tahliye şansı yok. Yirmi değil, otuz ya da kırk da değil, müebbet. Ölümden beter.

Saatime bir göz attığımda neredeyse iki saattir orada olduğumu anladım, daha önce hiç bu kadar uzun süre kalmamıştım. Koku çoktan giysilerime sinmiş olmalıydı. Elleriyle ccketime asıldığı yerlerin ıslaklığı gözle görülebiliyordu. Saatin geldiğini görünce gözlerini devirdi. Sözleri durgun havada buharlaşıp yok olarak ayağa dikilen vücudumu içine alan bir boşluk bıraktılar. Elini sıkmadım, o da elini uzatmadı, ama parmaklarında yeni bir titreme fark ettim.

Yaşından büyük gösteriyordu, hani neredeyse yirmi üçünde çökmüştü. Ağlamaya başladı, gözyaşları kirli zemine döküldü. O bir katildi, buna hiç şüphe yok, ama ertesi sabah ilk iş yeryüzü cehennemini boylayacaktı. İstem dışı uzanarak elimi omzuna koydum. Başını kaldırıp bakmadı ama üzgün olduğunu söyledi. Bu sefer gerçekten öyle olduğunu biliyordum. Ben onun gerçek dünyayla, ağaçları olan dünyayla son temasıydım. Geri kalan her şey cezasının gerçekliğiyle bıçak gibi kesilmişti. Elimin altındaki omuzları inip kalkmaya başladı, hiçlik hissinin neredeyse fiziksel bir ağırlığı vardı. Tam o sırada babamın cesedinin nihayet bulunduğu haberi geldi. İroniyi fark etmekte gecikmedim.

*

Rowan Hapishanesi’nden çıkıp bölge savcısının odasına giderken yanımda yürüyen nezaretçi; göğsünde sert kılları olan, uzun boylu, iri kemikli bir adamdı. Adliye tövbekarlarıyla dolu koridorlarda yürürken benimle sohbet etme zahmetine girmedi, ben de zorlamadım. Zaten konuşkan biri değilimdir.

Gözlerinde belli belirsiz tiki olan bölge savcısı kısa boylu, tombul bir adamdı Bazılarına göre sıcak ve samimi bir devlet adamı iken, bazılarına göre soğuk ve cansız bir görev adamıydı. Perde arkasındaki birkaçımız için ise sıradan bir adamdı; onu tanır ve severdik. Ülkesi için iki kurşun yemişti, ama babamın sık sık “savaşsız neslin yumuşak karnı” dediği, benim gibi insanları katiyen küçük görmezdi. Babama saygı duyar ama beni de insan olarak severdi, sebebini hiç anlamadım. Belki çoğu savunma avukatının yaptığı gibi suçlu müvekkilimin masumiyetini haykırmadığım için. Belki de kız kardeşim sebebiyle, ama o bambaşka bir hikaye.

“Work,” dedi ben odaya girerken, kalkma zahmetine girmeden. “Çok üzüldüm Ezra müthiş bir avukattı.”

Ezra Pickens’ın tek oğlu olarak birkaç kişi tarafından Jackson Workman Pickens olarak tanınırdım. Diğer herkes bana Work derdi, bu da komikti sanırım.

“Douglas.” dedim başımla selam vererek. Nezaretçi çıkarken kapanan kapının sesine döndüm. “Bunu nereden buldun?” diye sordum.

Douglas gömlek cebine bir kalem soktu ve gözünün ferini söndürdü. “Bu olağandışı, Work, o yüzden özel muamele bekleme. Buradasın çünkü olay ortaya çıkmadan bunu benden duyman gerektiğini düşündüm.” Susup pencereden dışarı baktı. “Jean’e sen söylersin diye düşündüm.”

“Kız kardeşimin bununla ne ilgisi var?” diye sordum, dar, sıkışık boşlukta sesimin yüksek yankılandığını fark ederek. Gözleri bana döndü ve bir an için iki yabancıydık.

“Bunu gazetelerden okumasını istemem. Sen ister misin?” Sesi keyifsizdi. “Bu resmi bir ziyaret. Work. Onun cesedini bulduk, daha fazla bilgi veremem.”

“Babam kaybolalı on sekiz ay oldu, Douglas. Sorular, fısıltılar ve tuhaf bakışlar hiç kesilmedi. Ne kadar zor olduğunu biliyor musun sen?”

“Anlamıyor değilim, Work, ama bu bir şeyi değiştirmez. Daha suç mahallini incelemeyi bile bitirmedik. Vakayı, bir savunma avukatıyla tartışamam. Ne kadar yanlış anlaşılabileceğini biliyorsun.”

“Yapma, Douglas. O benim babam, basit bir uyuşturucu satıcısı değil.” Douglas etkilenmiş gibi görünmüyordu. “Tanrı aşkına, sen beni küçüklüğümden beri tanıyorsun.”

Doğruydu, Douglas beni çocukluğumdan beri tanırdı ama herhangi bir duygu besliyorduysa da, fersiz gözlerinden belli olmuyordu. Oturup elimle alnımı sildiğimde, havadaki hapishane kokusunu aldım; o da bu kokuyu duymuş olabilir miydi?

“Başka yerden de öğrenebiliriz.” diye devam ettim daha alçak sesle, “ama bana söylemenin doğru olacağını biliyorsun.”

“Biz buna cinayet diyoruz. Work. Bu bölgede son on yılın en büyük olayı olacak. Beni ne kadar güç bir duruma soktuğunu tahmin bile edemezsin. Basında yer yerinden oynayacak”

“Douglas, öğrenmem lazım. Bundan en çok Jean etkilenmişti. O geceden beri kendine gelemedi, sen de gördün. Eğer ona babamızın öldüğünü haber vereceksem, detayları da söylemeliyim. Öğrenmesi gerek bunları. Ama en çok benim, durumun ne kadar kötü olduğunu bilmem gerek. Onu hazırlamalıyım. Sen de söyledin ya, haberi gazetelerden öğren memeli.” Durup bir nefes aldım ve kafamı topladım. Cinayet mahalline gitmeliydim ve bunun için Douglas’ın rızasına ihtiyacım vardı. “Jean’e usulünce söylemek lazım.”

Douglas, daha önce binlerce kez gördüğüm gibi, çenesini parmaklarına dayadı ama Jean benim kozumdu, o da bunu biliyordu. Kız kardeşim Douglas’ın kızıyla özel bir dostluğu paylaşmıştı. Beraber büyümüşlerdi, yakın arkadaştılar. Sarhoş bir şoför merkez hattını geçerek onlarla kafa kafaya çarpıştığında arabada Jean’le ikisi vardı. Jean hafif bir beyin sarsıntısı geçirdi; Douglas’m kızının ise neredeyse başı kopmuştu. Jean onun cenazesinde bir şarkı söyledi ve şimdi bile ona bakmak Douglas’ın gözlerinin dolmasına sebep oluyordu. Jean onun evinde büyümüştü, benim dışımda kimsenin onun acısını Douglas kadar hissedemcyeceğini düşünüyordum. Sessizlik uzadı, fırlattığım okun onun zırhındaki ufacık yarıktan içeri girdiğini biliyordum. Fazla düşünmesine fırsat vermeden bastırdım.

“Uzun zaman oldu. O olduğundan emin misin?”

“Ezra, canım. Sorgu yargıcı olay yerinde, resmi açıklamayı o yapacak ama Dedektif Mills’le konuştum, o olduğunu söyledi.”

“Olay yerini görmek istiyorum.”

Bu sözümle olduğu yere çivilenmiş, ağzı açık kalmıştı. Ağzını kapayışını seyrettim.

“Orası bir temizlensin—”

“Şimdi, Douglas. Lütfen.”

Belki yüzümdeki ifadeden veya beni doğduğumdan beri tanıyıp da on senedir sevmesinden. Belki de Jean’in sayesinde. Sebep her ne idiyse, onu ikna etmeyi başardım.

“Beş dakika,” dedi. “Ve Dedektif Mills’in yanından ayrılmayacaksın.”

Mills’le, cesedin bulunduğu kullanılmayan alışveriş merkezinin otoparkında buluştuk. Tanıştığımıza pek memnun olmamış gibiydi. Baştan ayağa sinir küpüne dönmüştü. Sivri bir yüzü ve sorgulayıcı bir ifadesi vardı; güzel denilemezdi belki ama kıvrımlı hatlara sahipti. Otuzlu yaşlarının ortalarındaydı – ve akranım sayılırdı – fakat yalnız yaşıyordu, hayatı boyunca yalnız yaşamıştı. Barodaki söylentilere karşın lezbiyen değildi. Sadece avukatlardan nefret ediyordu, bu da onu gözümde iyi biri yapmaya yeterdi.

“Bunun için savcıyı epey bir yağlamışsındır, Work. Aslında hiç kabul etmemem gerekirdi.” Mills’in boyu olsa olsa 1,65 m. idi ama daha uzun görünüyordu. Fiziksel eksikliğini zekasıyla kapatıyordu. Onunla boy ölçüşmeye kalkışan meslektaşlarımı paçavraya çevirdiğini çok görmüştüm.

“Yanından ayrılmayacağımı söyledim, ayrılmayacağım da. Görmem gerekiyor, o kadar.”

Öğleden sonraki gri aydınlıkta beni süzdü ve husumeti yok oluverdi. Böyle şeylere karşı katı eğitilmiş yüzündeki ifade yumuşadıkça hafif itici de gelse ben minnettardım.

“Arkamda dur ve hiçbir şeye dokunma. Çok ciddiyim. Work. Hiçbir şeye.”

Çatlamış ve ot bürümüş park alanında kararlı adımlar atıyordu. bir an ona yetişmekte zorlandım. Gözlerim alışveriş merkezi binasında, park sahasında dolaştıktan sonra küçük dereye odaklandı. Dere kirliydi, çöp ve kille doluydu; ilerisinde, park sahasının altından geçen bir beton tünel vardı. Kokusu hâlâ burnumdadır Benzinin kimyevi kokusuyla çamur kokusu. O an, oraya neden gittiğimi unutuverdim.

Cinayetin dün gerçekleşmiş olabileceğini düşündüm.

Mills’in adımı seslendiğini işitince gözlerimi o karanlık yerden ve onun temsil ettiği çocukluktan ayırdım. Artık otuz beş yaşımdaydım ve çok farklı bir sebepten ötürü buradaydım

Oradan uzaklaşarak Mills’e doğru yürüdüm, birlikte, bir zamanlar Towne Alışveriş Merkezi olan yere yaklaştık. Burası, çevre yolu ile kuleleri ve yüksek gerilim hatları göğü zedeleyen güç aktarım istasyonu arasında sıkışmış, iyi zamanında bile çirkin, prefabrik bir bina görünümündeydi. Altmışlı yılların sonunda inşa edilmiş olan yapı kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Bir yıl öncesine kadar dükkanların ancak üçte biri açıktı, son dükkan da kış geldiğinde kapandı. Şimdi burası buldozerler, yıkım gülleleri ve inşaat işçileriyle doluydu. Mills’e göre, bu işçilerden biri dükkanlardan birinin arka tarafındaki bir dolapla cesedi bulmuştu.

Ayrıntıları öğrenmek istedim, Mills de bana ayrıntıları, ılık bahar esintisinin yumuşatamadığı kısa, keskin cümlelerle verdi.

“Başta kaburgaları görmüş, köpek kemiği zannetmiş.” Bana bir bakış attı. “Köpeğin yediği kemiklerden değil, köpek iskeleti.” Aptal aptal başımı salladım, sanki babamdan bahsetmiyormuşuz gibi. Sağımda bir hidrolik matkap betonu oyuyordu. Solumda arsa Salisbury’ye kadar uzanıyordu; binalar sanki altından yapılmış gibi, bir anlamda öyleydiler, ışıldıyorlardı. Salisbury, bol miktarda eski ve bir o kadar da yeni parasıyla zengin bir şehirdi. Ama mekanlarda güzellik boya gibi inceydi ve çatlakları pek gizlemiyordu; zira çoğu insan yokmuş gibi davransa da burada da fakirlik vardı.

Mills sarı suç mahalli şeridini kaldırıp ben altından geçerken tuttu. Eskiden çift kanatlı kapı olarak kullanılan, artık kırık cüruflu briketten dişleri olan bakımsız bir ağza benzeyen kapıdan alışveriş merkezine girdik. Kapalı dükkanların önünden geçerek en sondaki dükkanın önüne geldik. Açık kapının üzerindeki tabelada şöyle yazıyordu: Doğadan: Evcil ve egzotik hayvanlar. Hiçbir şey yıllarca o kontrplakların ardında bulunmuş olan farelerden – ve Ezra Pickens’in, babamın çürüyen cesedinden – daha egzotik olamaz.

Elektrik yoktu ama suç mahalli birimi seyyar lambalar yerleştirmişti. Sorgu yargıcını tanıdım, acıdan buruşan yüzünü annemin öldüğü geceden hatırlıyordum. Gözlerime bakamaması şaşırtıcı değildi.

O gece birçok zor soru vardı. Kalanlardan birkaçı nazikçe başıyla selam verdi, ama polislerin çoğunun beni gördüklerine sevinmedikleri belli oluyordu. Yine de Mills beni tozlu dükkanın arka tarafına götürürken kenara çekildiler. Sezgilerim bana onların, duyduğumu düşünebilecekleri acıdan ziyade Mills’e ve babama saygılarından kenara çekildiklerini söyledi. Ve işte karşımdaydı, unutmuş olduğum ama o an hatırlayıverdiğim gömleğin uzun yırtığından sönük bir şekilde parlayan kaburgalar. Babam kopmuş kolu ve bükülmüş bacaklarıyla kırık bir çarmıha benziyordu. Yüzünün büyük bir bölümü, hâlâ askısında duran kırmızı beyaz çizgili hasta bakıcı önlüğünün altında kalıyordu ama porselen çene kemiğini seçebildim ve onu canlı gördüğüm son gece bir sokak lambasının altında beyaz ve ıslak görünen sakalını hatırladım.

Bakışlarını üzerimde hissettim, gözleri beni adeta çekiyordu. Toplanmış hevesli polislere baktım; bazıları sadece meraklıyken, bazılarının özel bir tatmin aradığını biliyordum. Hepsi cinayetin bir sabıka dosyası olmaktan çıktığı, kurbanın akraba olduğu bu küf kokulu yerde yüzümü, bir savunma vekilinin yüzünü görmek istiyordu.

Bana baktıklarını hissediyordum. Ne istediklerini biliyordum, bunun için neredeyse içi boş giysilere, bir görünüp bir kaybolan akça ve kıvrık kemiğe bir daha dönüp baktım. Ama ben hiç bozuntuya vermeyecektim, vücudum da bana ihanet etmediği için minnettardım. Zira hissettiğim şey uzun zamandır uyuyan bir öfkenin dönüşü ve babamın görüntüsünün hiç bu kadar insani olmadığı kesin inancıydı.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıDeja Vu
  • Sayfa Sayısı416
  • YazarJohn Hart
  • ÇevirmenÖzgü Çelik
  • ISBN6054188086
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviKORİDOR YAYINCILIK / 2009

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur