Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Yeni Çağın gerçek anlamda ilk best-sellerı, ince, parıltılı bir espri anlayışının en büyük jonglörü Don Kişotun okurlarla buluşmasının üzerinden tam dört yüz yıl geçti. Don Kişot, tüm zamanların en çok dile çevrilen, en çok okunan, en çok gönderme yapılan, en çok yankı uyandıran romanı olmasının yanı sıra devrinin en renkli tablosunu çıkaran eser olma konusunda da rakipsizdir. Üstelik Cervantes, İspanyanın sosyal, ekonomik, dinî, siyasî ve edebî portresini resmederken okuru eğlendirmeyi bir an olsun unutmaz.

***

Gibraleon Markisi, Benalcazar ve Banares Kontu, Alcocer Viskontu, CapiUa, Curiel ve Burguillos Kentlerinin Efendisi

BEJAR DÜKÜ’NE

Saygıdeğer Velinimetim,

Sizin, hem halka hem de soylulara hizmet eden eserleri koruyan bir bey olduğunuzu biliyorum. İddiasız kitapların sahiplerini dahi lütfunuzdan mahrum bırakmadığınıza güvenerek, “Becerikli Şövalye Mançalı Don Kişot’un Maceraları” adlı emeğimi size ithaf ediyorum. Eğer onu himayenize alır, yayınlanmasını sağlayacak olursanız; bu iyiliğinizi ömür boyu unutmayacağım.

Kitabımın, bilgili yazarların elinden çıkmış eserlerin inceliğinden ve edebî süslerden mahrum olduğunu biliyorum. Ancak bilgisizliklerine bakmadan, başkalarının eserlerini küçük gören, kaba kuvvetlerin saldırısını hak edecek basitlikte de değildir. Onu güçlü kanatlarınız altına aldığınız takdirde, bu kaba kuvvetler Mançalı Don Kişot’u ezemeyeceklerdir.

Soylu birinin emrinde çalışmadığım ve soyluların meclisinde bulunmadığım için, size tam olarak nasıl hitap edeceğimi bilemiyorum. Eğer bilseydim, inanın o sözlerin en güzelleri ile sizi yüceltmek isterdim. Fakir bir yazarın, sizin gibi soylu birine ömrünün tek semeresi olan eserinden ve iyi niyetlerinden başka verecek nesi olabilir?

Lütufkârlığınıza sığınır, saygılarımı sunarım benim efendim.

Miguel de Cervantes Saavedra

GİRİŞ

Bir yazar için, öyle zannediyorum ki, kitabın en zor bölümü “önsöz”ü olsa gerektir. Zira kitabı kolayca yazıp bitirdiğim halde, önsöz için ne söyleyeceğimi bilememenin aczi içerisindeyim. Parlak cümleler bulup tumturaklı sözler sarfedemediğime göre, hissiyatımı size açmayı daha uygun görüyorum… Yemin etme basitliğini göstermeden şuna inanmanızı istiyorum: Zihnimin çocuğu olan şu eser , şimdiye kadar yazılmışların en güzeli olsun istedim. Diyeceksiniz ki: Hangi baba, kendi çocuğunun en güzel ve en zeki olmasını istemez! Çok haklısınız… Ancak, şurası da bir gerçek: Tanrı’nın hakkımızda takdir ettiği bir şeyi kimsenin değiştirmeye gücü yetmez. Payımıza düşene razı olmak zorundayız. Buna rağmen babalık sevgisi göze perde çeker, çocuktaki kusurları görmesine engel olur. Baba, çocuktaki kusurları birer meziyet gibi anlatır ve onunla övünür. Pek tabii olarak, ben de bu kaidenin dışına çıkamadım. Çocuklar arasında benim çocuğumun en güzeli olduğuna inanıyorum…

Fakat ey sevgili okuyucum, sen baba olmadığın için dilediğin tenkidi yapmakta serbestsin! Bu yüzden kimse seni cezalandıramaz. Kendi evindesin ve oranın kralı sensin. Eski bir filozofun dediği gibi: “Cübbemin altında, kralı bile öldürebilirim…”

Kitabımı okurken, aklına ne gelirse söyleyebilirsin. Kötü söylersen, inan sana darılmam. İyi söylersen de kimseden mükâfat alacak değilsin. Seni böylesine meşhur bir şövalye ile tanıştırdığım için övünecek de değilim. Ancak, aynı şeyi Sanço Panza için söyleyemem… Bu saf ve iyi yürekli seyis ile tanıştığın için çok şanslısın.

Onda sadakatin ve dürüstlüğün bütün özelliklerini görecek; dünya üzerinde böyle insanların azaldığına üzüleceksin.

Sevgili okuyucum, Tanrı sana vücut ve akıl sağlığı versin, bu arada beni de unutmasın.

Cervantes

MANÇALI DON KİŞOT

Mança ilinin küçük bir köyünde, soylu bir bey yaşıyordu. Bir rivayete göre adı Kesada, diğer bir rivayete göre de Alanso idi… Pek zengin sayılmazdı ama babasından kalan mirası, har vurup harman savurmadığı takdirde, ömrünün sonuna kadar yeterdi. Gösterişi ve lüks yaşamayı sevmezdi. Şatosunda ellisini çoktan geçmiş emektar bir kahya kadın, her işe koşturan bir uşak ve evde kalmış şapşal bir kız yeğen vardı. Aynı tencereden hem ev halkı hem de kendisi yerdi. Ev halkı dediğimiz de işte topu topu yukarıda saydığımız üç kişi idi. Diğer soylular gibi, burnundan kıl aldırmayan cinsten değildi. Köyün fakirlerine yardım eder, kapıya geleni geri çevirmezdi.

Ahırında cılız bir atı, silahlığında dededen kalma kılıcı, mızrağı, kalkanı ve çengelleri yer yer dökülmüş bir zırhı vardı. Kapısında da sıradan bir av köpeği duruyordu.

Boş zamanlarını ava çıkarak, dostlarıyla sohbet ederek veya şövalye romanları okuyarak geçirirdi. Zamanla avdan hoşlanmaz oldu. Şövalye romanlarına daha çok vakit ayırdı. Ziyaretine gelen dostlarına okuduğu roman kahramanlarının maceralarını anlata anlata onları bezdirirdi.

Papaz Efendi, Berber Nikolas’a dert yanıyordu:

–    Azizim, bizim bey, şu kahrolası şövalye romanlarına merak saralı tuhaflaştı. Sohbeti de artık çekilmez oldu.

–    Haklısın muhterem Peder! Ben kral olsaydım, şövalye romanı yazanların hepsini ipe çektirirdim.

Senyör Kesada, her ay şehre iniyor; çantalar dolusu kitap satın alıyordu. Öyle bir gün geldi ki, odasının her tarafı kitaplarla doldu. Okurken rahatsız edilmekten hoşlanmıyor, ziyaretine gelen dostlarını bile kabul etmiyordu. Roman kahramanları, onun nazarında dünyanın en büyük insanlarıydı. Nerede bir mazlumun iniltisi varsa orada bitiyorlar, zalimlerin tepesine demir yumruk gibi iniyorlardı. Ne yazık ki, analar artık böyle yiğitler doğuramaz olmuşlardı… Meydanı boş bulan kötü insanlar, zayıfları alabildiğince eziyor; adaleti temsil etmekle görevli hakimler, zenginlerin ve güçlülerin tarafını tutuyorlardı. Eğer, kendisini insanlığın hizmetine adamış, yiğit bir şövalye çıkmazsa; durum daha da kötüye gideceğe benziyordu.

Bunları düşünürken, birden kafasında şimşekler çaktı: “Soylu bir geçmişim, korkusuz bir yüreğim, adaleti temsile yeterli bir aklım var! Neden bu yiğit şövalye ben olmayayım? Zalimlere haddini bildirmekten, zayıfların imdadına koşmaktan beni alıkoyan nedir?” Gelmiş geçmiş bütün şövalyelerin ruhunu sevince boğacak bu fikirler, bizim soylu beye öyle parlak geldi ki; kendisini tutamayıp haykırdı:

– Titreyin ey zalimler! Sevinin bütün ezilenler! Düzeni bozulmuş şu dünyaya, “Mutlu Çağ”ı getirecek olan yiğit bir şövalye doğuyor!

Soylu bey, kararını vermişti. Bu günden tezi yok hazırlıklara başlayacaktı. Kimseye sezdirmeden dededen kalma silahları odasına taşıdı. Onları silip parlattı. Sonra ahıra indi; atını gözden geçirdi. Bu iskeleti çıkmış, uyuz beygir, ona meşhur şövalye Amadis’in küheylanı kadar yiğit göründü. İskender’in atı bile yanında yaya kalırdı… Osmanlı Sultanı onu görse, sahip olmak için kim bilir kaç kese altını gözden çıkarırdı. Böyle soylu bir atın, herkesin dilinde dolaşan, güzel bir adı olmalıydı. Bütün isimler üzerinde uzun uzun düşündü. Kimini kısalttı, kimini değiştirdi. Nihayet, “Rosinenta” adında karar kıldı. Atma soylu bir isim bulduktan sonra sıra kendisine gelmişti. Sekiz gününü uzun bir liste hazırlamakla geçirdi.

Hemen hemen hepsinin başına doğduğu ilin adını koymuştu. Çünkü bu bir şövalyelik geleneği idi… Onuncu günün akşamı şu isim ona en güzeli gibi göründü: “Mançalı Şövalye Don Kişot”. Bir kaç defa tekrarladıktan sonra kulağa da hoş geldiğine karar verdi. Evet, evet… Bu, dostları sevindirecek; düşmanları korkutacak bir isimdi.

Geriye, aşık olacağı bir sevgili bulmak kalmıştı. Okuduğu şövalye romanlarında sevgilisi olmayan kahraman yoktu. Gerçeği söylemek gerekirse, bizim soylu bey veya yeni adı ile Mançalı Şövalye Don Kişot zaten aşıktı. Gençliğinde güzel bir köylü kızını sevmiş, ancak karşılık bulamadığı için, aşkını herkesten gizlemişti. Kızın adı, Aldonza Lorenzo idi. Fakat bu, soylu hanımlara veya prenslere yakışacak bir isim değildi. Atına ve kendisine isim bulmak için iki hafta kafa yorduğuna bakılırsa; sevgilisine de bir kaç gün ayıracak demekti. Ancak hiç de öyle olmadı. Roman kahramanlarından biri, öte dünyadan, ona şu ismi fısıldadı: “Toboso’lu Dulsinea!”.

Hakikaten, kız Toboso köyünde doğmuştu. Ölmüş kahramanlardan mesaj almaya başladığına göre, onlar da kendisinin şövalyeliğini tasdik ediyorlar demekti! Bu geceden tezi yok yola çıkmalıydı. Herkesin derin uykuya dalmasını bekledi. Silahlarını kuşandı. Çizmelerini eline aldı. Hiç gürültü çıkarmadan ahıra indi. Rosinenta’yı eyerledi. Zavallı at, gece karanlığında neye uğradığını bilemedi. Efendisi, daha evvel hiç böyle yapmamıştı.

Mançalı Şövalye Don Kişot, huysuzlanan atını yatıştırmak için kulağına eğildi:

– Benim soylu Rosinenta’m! Heyecanlanmakta haklısın. Aslına bakarsan, ben senden daha fazla heyecanlıyım. Bir an evvel maceraya atılmak, ilk etapta üç beş zavallıyı huzura kavuşturmak istiyorum.

Çizmelerini giydi. Rosinenta’yı ahırdan dışarı çıkardı. Etrafı dinledi. Herkesin uykuda olduğundan emin olduktan sonra atına atlayıp, avlunun kümese bakan arka kapısından sessizce çıktı.

Tolgasının siperi pek eski olduğu için, yerine bir karton parçası takmıştı. Tamir işinden fazla anlamadığı için siper ikide bir aşağı düşüp görüşünü engelliyordu. Açlığa, susuzluğa, uykusuzluğa, hatta kılıç yarasına tahammül etmesi gereken bir şövalye için böyle küçük aksiliklerin hiç ehemmiyeti yoktu…

Rosinenta’yı tırısa kaldırmak için mahmuzladı. Zavallı at, dörtnala koşmaya alışık olmadığı için hiç istifini bozmadı. Savaş atından çok, fakir bir sütçü beygirine benziyordu. Şövalye buna da aldırmadı. Hem kendisine hem de can yoldaşına moral vermek için şöyle konuştu:

–    Dinle soylu atım! İleride maceralarımızı kaleme alacak olan şanslı yazar, kitabına şu cümlelerle başlayacaktır: “Ünlü şövalye Mançalı Don Kişot, zalimlere haddini bildirmek, ezilenlerin iniltilerini dindirmek için sıcak yatağını ve çok sevdiği baba ocağını terketti. Soylu atı Rosinenta’ya atlayıp bereketli Montiel ovasına doğru yola çıktı.”

Gerçekten de o sırada Montiel ovasında idi. Güneş iyice yükselmiş, bizim şövalyenin sulanmış beynini kaynatacak derecede etkili olmaya başlamıştı. Her yanından terler boşandığı halde mola vermeyi düşünmedi bile. Atı o kadar ağır gidiyordu ki, ancak birkaç mil ilerleyebilmişlerdi.

Akşama doğru kendisi de atı da yorgunluktan ve açlıktan bitkin düşmüşlerdi. Dinlenecekleri ve açlıklarını yatıştıracakları bir çoban kulübesi aradı; ama nerede!… Uzun yola alışık olmayan Rosinenta, adımlarını iyice yavaşlatmış; neredeyse boylu boyunca toprağa uzanmak üzere idi. Tam bu sırada, uzaktan bir ev göründü. Sıradan bir insana göre ev, Mançalı Şövalye’ye göre ise bu bir şatoydu. Zira bunu, evi görür görmez koparmış olduğu sevinç çığlığından anlıyoruz:

–    Bak Rosinenta’m! Kader bize gülümsemeye başladı… Her şeyin kötüye gittiğini sandığımız bir sırada karşımıza heybetli bir şato çıkardı. Kimbilir, orada bizi nasıl bir macera bekliyor?

Hızını alamayıp tekrar bağırdı:

–    Ey mutlu şato! Ünlü şövalye Mançalı Don Kişot’u karşılama şerefine ermek için kapılarını aç!

Bir iki tumturaklı cümle daha düzmek üzereydi ki, bütün neşesi iğne batırılmış balon gibi sönüverdi. Sıcaktan iyice sulanmış olan beyni karmakarışık oldu. İçinden bir ses ona şöyle seslenmişti:

–    Sen daha şövalye sayılmazsın! Bu ses, şeytandan veya kötü cinlerden de gelse, doğruydu. Okuduğu şövalye romanları da böyle söylüyordu: “Bir kimse, soylu bir beyin eliyle kılıç kuşanmadıkça şövalye sayılamaz.”

Hayalleri bir anda suya düştü. Geri dönse, bütün köy halkına ve özellikle dostlarına rezil olacağı gün gibi aşikârdı. Beyni sulanmış da olsa hâlâ çalışıyordu. Yaradana sığınıp, ölmüş meşhur şövalyelerin ruhlarından imdat istedi. Olumlu ya da olumsuz bir mesaj almadan hareket etmemek niyetinde idi. Münzevi bir derviş sabrı ile beklemeye başladı.

Bir ruh, muhtemelen şövalyeliğin babası Amadis de Gaula’nın ruhu, beklediği mesajı gönderdi:

–    Ey yiğit Mançalı! Asla ümitsizliğe düşme! O gördüğün şatoya doğru yoluna devam et. Orada, sana kılıç kuşandıracak bir soylu, bu şerefli görevi yerine getirmek üzere bekliyor!

Don Kişot’un solgun yüzüne renk geldi. Yol gösteren ruha teşekkür ederken Tanrı’ya dua etmeyi de unutmadı…

Şatoya yaklaşınca, Rosinenta’nın dizginlerine asıldı. Zaten açlıktan ve yorgunluktan yürüyecek dermanı kalmayan zavallı at, iyice yavaşladı. Okuduğu kitaplardan öğrendiğine göre, şato nöbetçileri meşhur birinin geldiğini görünce boru çalarak şato sahibine haber verirlerdi. O da merasim elbiselerini giyip, bu meşhur kişiyi kapıda karşılardı…

Güneş batmış, hava kararmak üzere olduğundan binanın arkasında bulunan bir domuz çobanı borusunu öttürmeye başladı. O bunu kırda oraya buraya dağılmış olan domuzlarını toplamak için yapmıştı, ama bizim şövalye namzedi kale gözcülerinden birinin kendi gelişini haber verdiğini sandı. Hemen üstüne başına çeki düzen verdi. Silahlarını düzeltti. Tolgasının siperini kaldırdı.

Burası ne sıradan bir ev, ne de Don Kişot’un zannettiği gibi bir şatoydu. Avlusunun kerpiçleri eskimiş, bakımsız bir handı. Hancının iki tembel kızı kapıya çıkmış, akşam güneşine karşı oturmuş, müşterilerin dedikodusunu yapıyorlardı. Kendilerine doğru gelen şövalye bozuntusunu görmüşler, bu tuhaf kılıklı adamdan korkmuşlardı.

Mançalı Şövalye namzedi, belki de ilk defa bir şövalye görmüş olan bu iki genç kızın korktuğunu farketti. Korkularını yatıştırmak ve emniyet vermek için gülümsedi: “Ey soylu Senyoralar!” diye söze başladı. “İyi yürekli bir şövalyeden korkmayınız. O size kötülük yapmaz. Bilakis, eğer varsa, düşmanlarınızla savaşıp sizi onlardan kurtarmak ister.”

Bu tür bir konuşma tarzına alışık olmayan iki köylü kızı, aval aval Don Kişot’un yüzüne bakıyorlardı. Küçük olanı, diğerinden biraz daha akıllıca idi. Bir zırdeli ile karşı karşıya olduklarını hemen anladı. Yerinden kalktığı gibi, babasına durumu haber vermek üzere koşarak içeri girdi. Diğeri de onu takip etti.

Az sonra, Hancı kapıda göründü. İskeleti çıkmış uyuz bir beygirin sırtında, yine iskeleti çıkmış sırık gibi bir adam görünce gülmemek için kendisini zor tuttu. Tolgasının önüne taktığı karton siperlik onu daha da komik gösteriyordu. Hancı, güngörmüş tecrübeli bir yaşlıydı. Delilerin damarına basılmayacağım çok iyi biliyordu. Yerlere kadar eğilerek kahramanımızı selamladı ve: “Soylu şövalyem! Burada kalmak arzusunda iseniz, boş yataktan gayrı her ihtiyacınızı karşılamaya hazırım. Çünkü odalarımızın hepsi tutulmuş vaziyettedir.” dedi.

Hancı’nm hitabı Don Kişot’un çok hoşuna gitmişti. Onu mızrağı ile selamlayıp, gösterdiği nezakete teşekkür etti:

– Asil şato sahibi! Yatağın yorganın ne ehemmiyeti var? Bir gezici şövalye için toprak ona en iyi yataktır. Ayrıca, zaten emniyetinizi sağlamak için dışarıda nöbet tutacağımdan uyumaya vaktim olmayacak. Bana yiyecek bir şeyler verip atıma da iyi bakarsanız, sizden başka bir şey istemem.

Hancı, tekrar yerlere kadar eğilerek onu selamladı:

–    O halde, şatomuza şeref vermek üzere mübarek ayaklarınızı yere indiriniz, dedi.

Rosinenta’nın üzengisini tuttu. Şövalyenin yere inmesine yardım etti. Don Kişot’un, bütün gün at sırtında oturmaktan ayakta duracak dermanı kalmamıştı. Mızrağına yaslanarak vaziyeti idare etmeye çalıştı…

Hancı at bakıcısını çağırdı. Ona bir göz işareti yaptıktan sonra şöyle seslendi:

–    Soylu senyörün soylu atına iyi bak! Ben de kendilerini yemek salonuna götüreceğim…

Şövalye, şato sahibinin iyi kalpli bir bey olduğunu düşünerek içinden onu takdir ediyordu. Yemek kokularının birbirine karıştığı bir odaya girdiler. Katırcılar, kurulan yer sofralarının başında, karınlarını doyurmakla meşguldüler. Don Kişot’u görünce, yemeği bırakıp onu seyretmeye başladılar. İlk defa bir şövalye ile karşılaşmış olduklarından, her biri bir başka yorumda bulunuyordu. Bir tanesi, kahramanımızın su katılmadık bir deli olduğunu söylerken diğeri itiraz etti: “Hayır, olsa olsa soylu bir barondur.” dedi. Bir üçüncüsü; “İkiniz de yanılıyorsunuz, bir saray şövalyesini tanıyamayacak kadar cahilsiniz.” deyip bilgiçlik tasladı…

Mançalı yiğit, onlara aldırış etmeden Hancı’nın önüne koyduğu yemek artıklarını büyük bir iştahla yedi… Karnı doyduktan sonra ayağa kalktı; nazik bir sesle Hancı’yı çağırdı. Arkasından gelmesini rica ederek onu ahıra götürdü. Orada adamın önüne diz çöktü. Hancı, çattık belaya der gibi sordu:

–    Hayrola, senyör! Yine ne var?

–    Sayın soylu derebeyi…

Hancı, içinden:

–    Biraz sonra kral yaparsa şaşmam, diye söylendi.

Don Kişot devam etti:

–    Sizden istediğim, benim için çok önemli bir lütfu esirgeme-menizdir.

–    Ne dediniz? Bir lütuf mu?

–    Evet, iyi yürekli efendim! Yakında size de bana da büyük ün kazandıracak bir lütuf!

Hancı, yine içinden söylendi:

–    Bizimki iyice tozuttu! Ne yapsam da şundan kurtulsam?

Deliyi kızdırmaktansa, suyuna gitmeyi tercih etti.

–    Eğer elimden gelecek bir şeyse, seve seve yaparım. Soylu bir şövalyenin önümde diz çökmesinden hoşlanmam, lütfen ayağa kalkınız!

Mançalı yiğit, hiç istifini bozmadı:

–    Siz ricamı kabul etmedikçe, asla bu yerden dizimi kaldırmayacağım! Soylu bir aileden geldiğinizi biliyorum. Yarın gün ağarır ağarmaz bana merasimle silah kuşandırmanızı ve bu gece kalenizin kilisesinde nöbet tutmama izin vermenizi yüce şahsınızdan istirham ediyorum…

Hancı, çok gezmiş, çok yaşamış bir adamdı. Çeşit çeşit insanla karşılaşmış ama böylesini hiç görmemişti. Kendisine ve başkasına zararı dokunmadıkça onu idare etmeyi düşündü:

–    Şövalye Hazretleri! Bunu seve seve yaparım. Benim için şereftir.

–    Bu iyiliğinizi ömrümün sonuna kadar unutmayacağım. Zalimlerin elinden kurtardığım zavallılara sizin için de dua etmelerini söyleyeceğim. Şimdi izninizle, kiliseyi gösterin de kutsal nöbetime başlayayım!

–    Üzülerek söyleyeyim ki, bizim şatonun kilisesi yoktur…

–    Soylu efendim! Eğer benim dindar bir şövalye olup olmadığımı denemek istiyorsanız, biliniz ki ben dini bütün bir soyluyum. Daha geçen sene, masrafını karşılayarak köyün kilisesini yeni baştan tamir ettirdim. Papaz Efendi de çok yakın dostumdur… Söylemeye utanıyorum, ama köyün bütün fakirleri benden iyilik görmüşlerdir. Kapıma gelen hiç bir ihtiyaç sahibini geri çevirmemişimdir…

–    Size bütün kalbimle inanıyor, tebrik ediyorum! Ancak, tekrar etmeliyim ki şatomda kilise olmadığı bir gerçek!

Don Kişot, büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Duyduklarına inanamadı. Dinsiz bir soylunun elinden silah kuşanacağı için çok üzgündü:

–    Sizin gibi iyi yürekli bir bey, nasıl olur da Tanrı’ya inanmaz?

–    Tanrı’ya inanmadığımı söylemedim ki!

–    Ama kiliseniz yok?

–    Evet, yok fakat bu inanmadığımı göstermez ki!

–    Özür dilerim, Senyör! Sizi anlayamıyorum! Tanrı’ya inandığınızı söylüyorsunuz, ama karargahınızda kiliseniz yok. Burası aynı zamanda bir askeri garnizon sayılır. Nöbetçileriniz, uşaklarınız, misafirleriniz var. Bunların ibadet ihtiyaçlarını karşılamak kale komutanı olarak vazifenizdir.

Hancı güç durumda kalmıştı. Eğer bir şeyler uydurup bu deliyi ikna edemezse işler karışabilirdi… Son bir gayretle, ayaküstü bulabildiği yalanları sıraladı:

–    Canım, efendim! Beni yanlış anladınız. Hiç kilisesiz askerî garnizon olur mu? Kilisemiz vardı elbette. Ancak çok küçük olduğu için, daha büyüğünü yaptırmak üzere geçenlerde yıktırdım. En kısa zamanda, şöyle anlı şanlı, koca bir kilise yaptıracağım vallahi!

Don Kişot, bu iyi yürekli, dindar soyluyu yanlış anladığı için çok üzgündü:

–    Sizden nasıl özür dileyeceğimi bilemiyorum, Soylu efendim! Affınıza sığınıyor, kabalığımı bağışlamanızı istirham ediyorum!

Hancı, üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hafifledi:

–    Esas yanlış anlamanıza sebep olduğum için siz beni bağışlayın… Şahsen, sizin gibi dindar bir şövalye ile müşerref olduğum için çok mutluyum!

–    Tanrı size uzun ömür versin; mutluluğunuz daim olsun! Lütfen, beni kilise yıkıntısının yanına götürünüz… Derhal nöbetime

başlamak istiyorum. Gözünüz arkada kalmadan, emniyet içinde uyuyabilirsiniz!

Hancıda yine şafak attı:

–    Bu adam, ya gerçekten zırdeli ya da deli numarası yapıyor! Kilise işine iyice kafayı taktı…

Müşterilerin hatırı için onu idare etmekten başka çaresi de yoktu:

–    Beni takip ediniz, dini bütün Şövalye!

Hancı önde, Don Kişot arkada ahırdan çıktılar. Adam, kahramanımızı yıkık bir köpek kulübesinin enkazının yanına getirdi!

–    İşte, Senyör, nöbet yeriniz burası, dedi ve cevap vermesini beklemeden iyi nöbetler dileyip oradan uzaklaştı.

Yıkık köpek kulübesinin yanında bir su kuyusu, önünde de müşterilerin hayvanlarını suladığı kocaman bir maslak vardı. Yiğit şövalye, bir ileri bir geri gitmeye başladı. Ancak çok yorgun olduğundan göz kapakları kendiliğinden kapanıyordu. Uykusunu açmak için önce zırhını ve tolgasını çıkarıp bir kenara bıraktı. Sonra kuyudan su çekip yüzünü yıkadı. Eli kılıcında tekrar dolaşmaya başladı.

Hancı, karısı ve iki tembel kızı pencerenin gerisinden Mançalı Don Kişot’u seyrediyor, komik hareketlerine katıla katıla gülüyorlardı. O ise her şeyden habersiz, büyük bir ciddiyetle kutsal nöbetine devam ediyordu…

Sabaha kadar gözünü kırpmadan dolaştı durdu. Tanyeri ağarırken, şövalye ilan edilmesine az bir zaman kaldığını düşünüyor, heyecandan yerinde duramıyordu. Ara sıra maslağın içine koyduğu zırhı ile tolgasına göz atıyor, anlaşılması zor şeyler mırıldanıyordu. Derken, katırcılardan biri hayvanını sulamak üzere kuyuya doğru yaklaştı. Onu gören kahramanımız mızrağını havaya kaldırarak bağırdı:

–    Ey yiğit şövalye! Kim olursan ol, o silahlara fazla yaklaşma! Onlar, bu memleketin en cesur şövalyesinin namusudur.

Katırcı, bu ikaza aldırış etmeme hatasını işledi. Maslağın başına kadar gelip alaycı sözlerle şöyle dedi:

–    Bu hurda şeylere de silah mı diyorsun manyak herif!

Mançalı Şövalyenin çok değer verdiği zırhı ile tolgasını kaptığı

gibi kuyunun biraz ötesine, gübrelerin üzerine fırlattı.

Kahramanımızın sinirden bütün kanı beynine hücum etti. Başını göğe kaldırıp kısa bir dua etti:

–    Ey, şerefli kimselerin koruyucusu yüce Tanrım! Bileğime güç, yüreğime cesaret ver!

Duasını bitirir bitirmez, mızrağını iki eliyle sıkıca kavradı. Katırcıya öyle bir vuruş vurdu ki, adamın feleği şaştı. Boylu boyunca yere uzandı. Şövalyemiz ayakları dibine baygın düşen katırcıya hiç aldırış etmeden gezintisine devam etti.

Hancı da uyanmış ve pencereden olayı bütün teferruatıyla seyretmişti. Şövalyenin tehlikeli bir deli olduğunu gördükten sonra, onu idare etmekle ne kadar isabetli davrandığını anladı. Bir an önce şu silah kuşandırma işini bitirip başından savmaya karar verdi…

Eline eski bir hesap defteri aldı. İki tembel kızına en güzel elbiselerini giymelerini söyledi. Kızlar hazır olunca, hizmetçi çocuğun eline de bir şamdan tutuşturdu. Merasim mangası böylece hazırlanmış oldu. Hancı önde diğerleri arkada Don Kişot’un yanına indiler.

–    Senyör, bana bu şerefi bahşeden Tanrı’ya şükürler olsun ki size kılıç kuşandırmanın zamanı gelmiştir, dedi.

Kahramanımız, bir çocuk uysallığı ile Hancı’nın önünde yere diz çöktü. Hancı, elindeki hesap defterini açtı. Üç defa, “Oremus, oremus, oremus” diye bağırdı. Dişlerinin arasından anlaşılmaz dualar mırıldandı. Birden bire elini kaldırıp Don Kişot’un ensesine hatırı sayılır bir tokat indirdi… Bu yetmiyormuş gibi başını eğmesini söyleyerek, kılıcın kabzası ile sırtına vurdu.

Mançalı Şövalye, bütün bu saçmalıkların merasimin gereklerinden olduğunu düşünüyor, sesini çıkarmıyordu… Hancı, küçük kızına bir göz işareti yaptıktan sonra, kılıcı onun eline verdi:

–    Soylu Senyora, lütfen şövalyemize kılıcını kuşandırınız, dedi.

Kız, gülmemek için dudaklarını ısırdı. Alçak bir sesle:

–    Ey soylu şövalye Mançalı Don Kişot, ayağa kalkınız, dedi.

Ve o da babası gibi anlaşılmaz dualar mırıldanarak kahramanımıza kılıcını kuşandırdı.

Hancı, diğer katırcıların uyanıp oyunu bozacaklarından korktuğu için merasimi kısa kesmek niyetinde idi:

–    Ey soylu şövalye, bütün savaşlarınızda Tanrı yardımcınız olsun. Yüreğinize cesaret, bileğinize güç versin. Merasim bitmiştir.

–    Sakın unuttuğunuz lüzumlu bir kelime olmasın; her şeyin tam olduğundan emin misiniz?

–    Bana güvenebilirsiniz Senyör. Sizi yeminle temin ederim ki, ben ne kadar soylu bir derebeyi isem, siz de o kadar gerçek bir şövalyesiniz artık!

–    Soylu efendim! Bu iyiliğinizi asla unutmayacağım. Size gelince güzel Senyoralar… Söyleyiniz, lütfen! Bir yerlerde kötülüğünüzü isteyen düşmanlarınız varsa, bundan böyle sizi onlardan korumak benim vazifemdir!

İkisi de gülerek teşekkür ettiler. Böyle bir düşmanları olmadığını söylediler. Hancı’ya gelince… O da yemin ederek kimse ile bir alıp veremediği olmadığını tekrarladı.

Don Kişot, bunun üzerine soylu derebeyine döndü:

–    O halde, dünyanın en mutlu şövalyesine izin verin! Kim bilir, beklemeye tahammülleri kalmamış kaç zavallı, Mançalı yiğit şövalye Don Kişot’un yolunu gözlüyordur. Onları daha fazla bekletmek istemiyorum.

–    Evet, evet! Yerden göğe kadar hakkınız var yiğidim! Geç bile kaldınız…

Hancı, bu deliyi bir an önce başından defetmek için uşağına seslendi:

–    Oğlum, koş yiğidimizin soylu atını getir!

Don Kişot’u kızdırmadan masrafları istemenin bir yolunu arıyordu. Sesine tatlı bir ton vererek söze başladı:

–    Sayın soylu ve de şerefli yiğidim! Kılıç kuşandırma merasimi için harcadığım emeklerin hepsi sana helâl olsun. Ancak, zannettiğin kadar zengin bir soylu değilim. Eğer atınız ve kendiniz için edilen masrafların bedelini ödeme büyüklüğünü gösterirseniz, bunun için çok memnun olurum…

–    Soylu efendim! Okuduğum şövalye romanlarının hiç birinde gezici şövalyelerin para taşıdığına rastlamadım. Ben de bu geleneğe uyarak yanıma bir kuruş almadan yola çıktım…

–    Para, ekmek ve su kadar gerekli ihtiyaçlardan olduğu için yazmaya lüzum görmemişlerdir. Siz bu işte acemi olduğunuz için tecrübeli bir derebeyi olarak size nelerin lazım olduğunu söyleyeyim: En başta bir seyise ihtiyacınız var. Seyisi olmayan şövalyeyi kimse ciddiye almaz.

–    Çok haklısınız efendim! Bunu nasıl oldu da düşünemedim…

–    Sonra bolca temiz çamaşırlarınız olmalı. Üstü başı kir içinde, ter kokan bir şövalye de pek sevimli değildir.

–    Bu da doğru!

–    Sonra efendim… Yaralandığınız zaman, yaralarınızı iyileştirecek bir kutu merheminiz olmalı. Hepsinden daha önemlisi bolca para… Unutmayın, bolca para…

–    Bu para işinden pek hoşlanmadım, efendim! Oldum olası fazla para taşımayı sevmem. Parası çok olanın düşmanı da çok olur…

–    Yiğidim, sende düşmandan korkacak göz olsaydı şövalyeliğe soyunmazdın… Eğer benim soylu bir derebeyi olduğuma inanıyorsan, sözlerime kulak vermelisin. Düşün bir kere. Diyelim uzun bir seferde, yorgun ve aç, yolun fakir bir köylü kulübesine veya çoluk çocuğunun nafakasını temin etmek için ter döken bir hancının evine düştü, ne yapacaksın? Kılıcını çekip adamcağızlara zorla kendinin ve atının karnını mı doyurtturacaksın? Eğer böyle yaparsan adın kısa zamanda lekelenir, soyguncuya çıkar! Söyle soylu senyör, haksız mıyım?

–    Sevgili derebeyi! Bir kere daha ne kadar bilgili ve şerefli bir soylu olduğunuzu anlamış bulunuyorum. Verdiğiniz öğütleri unutmayacağım. En kısa zamanda size olan borcumu ödeyecek, soyguncu biri olmadığımı ispat edeceğim!

–    Haydi, yolun açık olsun, açık sözlü, yiğit Don Kişot! Sana silah kuşandıran soylu kişiyi unutma!

Mançalı Şövalye, atına atladı. Hancı’ya, iki kızına, Rosinenta’yı getiren uşağa ayrı ayrı veda etti. Mızrağı ile onları selamlayıp yola çıktı. Hancı, arkasından el sallarken ondan kurtulduğuna pek seviniyordu.

DON KİŞOT’UN İLK MACERASI

Mançalı Şövalye, atının içgüdüsüne itimat ederek dizginlerini serbest bıraktı. Soylu da olsa, hayvanın gideceği yer ahırının bulunduğu köyden başka neresi olabilirdi. Rosinenta’nın köye doğru yol değiştirdiğini kahramanımız da fark etmişti. Bu gidişini hayra yorarak şöyle dedi:

– Rosinenta’m, sen benim gözümde Renand’m Bayard’mdan daha kıymetlisin! Köye doğru yönelişinde mutlaka bir sebep vardır. Bence de şimdilik işin en doğrusu, evimize dönüp şövalyelik için gerekli ihtiyaçlarımızı temin etmektir. Para, iç çamaşırları ve merhem kutusu kolay… Ama iyi bir seyisi nereden bulmalı? Papaz’la Berber bu işe asla yanaşmazlar. Baştan beri şövalyeliğe karşı olan bu adamlardan seyis olmaz…

Düşündü, taşındı sonunda seyisliğe tam lâyık birini buldu: Sanço Panza… Bu adam, aynı köyde oturan, otuzuna yeni basmış, şişman, kısa boylu, temiz yürekli, saf bir köylü idi. Her şişman gibi, uykuyu seven, fazla çalışmaktan hoşlanmayan, midesine düşkün, neşeli biriydi… Cesareti bir parça eksikti. Ancak, bu küçük ayrıntıların fazla önemi yoktu. Neticede bu adam, kahramanımıza seyislik konusunda biçilmiş kaftan gibi göründü.

Böyle tatlı hayallere dalmış giderken, ağaçların arkasından bir inilti duydu… İniltiler, çok geçmeden çığlıklara dönüştü. Don Kişot, atını sesin geldiği yöne doğru sürdü. Ağaçlıkların içine dalınca, meşe ağacına bağlanmış bir at gördü. Çığlıklar ondan gelmiş olamazdı…

Dikkatle etrafı gözden geçirince, biraz ileride yine meşe ağacına bağlanmış bir delikanlı gördü. Bağıran oydu. Çığlıklar da boşuna değildi. Sağlam yapılı bir köylü, elindeki kayışı oğlanın sırtına indiriyordu. Hem vuruyor hem de öğüt veriyordu:

–    Dilini tut, gözünü aç!

Zavallı dayağı yedikçe,

–    Tövbe efendim, bir daha yapmayacağım, diye inliyordu.

Don Kişot, bu manzara karşısında daha fazla bekleyemezdi:

–    Be hey görgüsüz şövalye! Utanmıyor musun, savunmasız bir zavallıyı dövmeye? Atınıza binin, kılıcınızı çekin! Bunun cezasını size pahalıya ödeteceğim!

Köylü, kargısını burnuna dayamış olan bu silahlı korkuluk karşısında, neredeyse küçük dilini yutmak üzereydi. Kendisini güçlükle toparlayıp kibarca karşılık verdi:

–    Sayın Senyör! İzin veriniz de şu tatsız gibi görünen durumu size açıklayayım. Ben, söylediğiniz gibi şövalye filan değilim. Ağaca bağladığım çocuk, benim çobanımdır. O kadar dikkatsiz ve vurdumduymaz bir uşaktır ki, sürümden her gün birkaç koyunu kaybeder. Bu gidişle sürüde tek bir koyun bile kalmayacak. Nasihat kâr etmeyince ben de mecburen dayağa başvurdum. Ya, efendim! Vaziyet işte bundan ibaret. Şimdi bana ne yapacaksanız razıyım…

–    Sen ne diyorsun delikanlı? Efendin doğru mu söylüyor?

–    Kutsal kitap üzerine yemin ederim ki yalan söylüyor, Senyör! Kendisinde birikmiş olan ücretimi vermemek için bu yola başvuruyor.

Mançalı Şövalye sinirden tir tir titredi. Adama öyle bir bağırış bağırdı ki, yer yerinden oynadı:

–    Bana bak iğrenç herif! Çabuk şu delikanlıyı çöz ve parasını da hemen eline say! Yoksa yemin ederim ki, seni şu mızrakla delik deşik ederim!

Köylü, tek kelime etmeden oğlanı çözdü. Sıra para işine gelince yan çizdi:

–    Pek saygıdeğer şövalye! Ne yazık ki, yanımda bir tek kuruşum yok. Andreas -demek çocuğun adı buymuş- benimle eve gelsin, bütün parasını eline sayacağım.

–    Ben mi? Onunla gitmek mi? Asla, efendim! Siz buradan ayrılır ayrılmaz, değil paramı vermek, derimi yüzer vallahi!

–    Hayır, hayır! Kılma bile dokunamaz! Böyle bir şey yaptığı takdirde, işte yanında söylüyorum, anasından doğduğuna pişman ederim onu… Şövalyelik adına yemin eder de paranı ödeyeceğine ve sana bir tek tokat atmayacağına söz verirse, ancak bu şartla kendisini serbest bırakacağım. Aksi takdirde şuradan şuraya bir adım atamaz!

Köylü, şövalyelikten başka her şey üzerine yemin ederek çobanın parasını son kuruşuna kadar, hem de kokulu paralardan ödeyeceğine söz verdi.

Don Kişot, çok hayırlı bir iş yapmış olmanın gönül rahatlığı içinde Rosinenta’ya atladı. Bir şövalye için gerekli olan ihtiyaçlarını temin etmek üzere köyüne doğru yol aldı.

Köylü, kahramanımızın iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra uşağını alaycı bir sesle çağırdı:

–    Gel bakayım buraya, sevgili Andreas! Alacağını, koruyucu meleğinin istediği biçimde, ödeyeyim!

–    Ödeyeceksiniz tabii, dedi çoban. Hele bir ödemeyin de, nasıl geri dönüp dediğini yapıyor, görürsünüz.

Adam, hızla oğlanın kolundan yakaladı. Onu aynı ağaca bağladı. Öyle bir dövdü, öyle bir dövdü ki, anasından emdiği sütü burnundan getirdi…

–    Haydi, bakalım hain uşak! Çağır kurtarıcını da, imdadına gelsin… Söyle ha! Yüzeyim mi o nazik derini?

* * *

Kahramanımız, zavallı çobanın çektiklerinden habersiz, bütün gün yol aldı. İniltisini dindireceği başka bir zavallı ile karşılaşmadığına çok üzülüyordu… “Gezici bir şövalye için en sıkıcı şey, hiçbir macera ile karşılaşmadan tembel tembel at sürmektir herhalde.” diye geçirdi içinden.

Böyle tatlı hayallere dalmış giderken uzaktan bir atlı gurubunun yaklaştığını gördü. İşte macera başlıyordu… Gelen, bir tüccar kafilesiydi. Önde atlarına kurulmuş altı şemsiyeli zengin, hemen arkalarından onları takip eden dört atlı uşak, üç de katır seyisi vardı. Ancak bunlar, Don Kişot’a kılık değiştirmiş haydutlar gibi göründüler…

Mançalı Şövalye, üzengiler üzerinde dikildi. Mızrağını iki eliyle sıkıca kavradı. Hamle yapmak üzere yolun ortasında beklemeye başladı. Tüccar kafilesi iyice yaklaşınca, at üzerinde sırık gibi bir adamın kendilerini karşıladığını görüp şaşırdılar. Yanına geldiklerinde bunun şövalye bozuntusu bir üşütük olduğunu anlamakta zorluk çekmediler.

Don Kişot, onlara bağırdı:

–    Durun bakalım beyler! Necisiniz, nereden gelip nereye gidersiniz? Kim olduğunuzu ispat etmeden, bir adım daha ileriye gidemezsiniz!

Tüccarbaşı alttan aldı:

–    Pek saygıdeğer, soylu şövalye! Kim olduğumuz kıyafetlerimizden anlaşılmıyor mu? Gördüğünüz gibi, toplum hizmeti yapan tüccarlarız. Bunlar da uşaklarımız… Niyetiniz bizi soymak değildir herhalde. Çünkü şerefli bir soyluya benziyorsunuz…

–    Bana bak, kendini akıllı zanneden adam! Bir kaç övücü sözle beni kandıracağını mı zannediyorsun? Çıkarın hüviyetlerinizi göreceğim. Kim olduğunuza ancak o zaman karar verebilirim.

Yayım tarihi

“Don Kişot” için bir yanıt

  1. Merhabalar, 5-6 yıl önce okuduğum ama yarım bıraktığım bir don kişot kitabını arıyorum .Kapagı kabartmalı yazı ile yazılmıştı sanırım ve 300 küsür sayfaydı.Bu kitap kaç sayfadan oluşuyor çevirmenini hatırlayamıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıDon Kişot
  • Sayfa Sayısı304
  • YazarMiguel De Cervantes Saavedra
  • ÇevirmenAli Çankırılı
  • ISBN9799756870272
  • Boyutlar, Kapak 13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAntik Yayınları / 2009-3

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur