Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Bazen Karanlıktan Korkmak İçin Çok İyi Bir Sebep Vardır!

Üç genç insan bir araya gelerek insanlığa son bir kurtuluş şansı sunacak, karanlığa omuz omuza göğüs gerecektir. On bir yaşındaki Arlen, küçük orman köyü Tibbet Deresi’nden yarım günlük mesafede bulunan çiftlik evlerinde ailesiyle birlikte yaşamaktadır. Ne var ki Arlen’ın yaşadığı dünyada, akşam karanlığının bastırmasıyla birlikte yerden garip bir sis yükselir ve bu sis, yaşayan tüm canlılara saldırıp karınlarını vahşice doyurmak isteyen aç nüvelikleri de beraberinde getirir. Bu korkunç iblislerle, ölümlülerin silahlarını kullanarak mücadele etmek hemen hemen imkânsızdır. O yüzden, insanların, büyülü muhafaza sembollerinin arkasına sığınıp, yaratıklar şafağın sökmesiyle beraber tekrar Nüve’ye dönene kadar koruma düzeneklerinin saldırılara dayanması için dua etmekten başka hiçbir seçenekleri yoktur. Daimi bir korku içinde yaşamanın kader olmadığını düşünmeye başlayan Arlen ise, kendini farklı bir yol izlemek zorunda hisseder. Nüveliklere karşı savaşılmalıdır!

Küçük bir kasaba olan Ormancı Çukuru’nda, Leesha’nın geleceği basit bir yalan yüzünden paramparça olur. Kasaba ahalisinin gözünde küçük düşen Leesha, nüveliklerden bile daha korkutucu olan yaşlı bir Otacı Kadın’ın bakımını üstlenerek kendini kasabalıların imalı bakışlarından uzak tutmaya çalışır. Otacı’nın yanında geçirdiği uzun yıllar süresince de tehlikeli ve kadim bilgilerin koruyucusu haline gelir. Bir iblis saldırısında hem öksüz hem sakat kalan minik Rojer ise, kendini Jonglörlük sanatında geliştirip keman çalmakta ustalaşarak hayattaki kimsesizliğini unutmaya çalışır. Ne var ki sahip olduğu eşsiz yetenek, ona, gecenin karanlığı karşısında beklenmedik bir üstünlük kazandırır.

***

Kısım I
TIBBET DERESİ
Dönüşten Sonra
319

1

Sonrası

D.S. 319

Büyük borunun sesi duyuldu.

Arlen yaptığı işe ara verdi, gündoğumunda eflatuna boyanmış gökyüzüne baktı. Sabah sisi hâlâ havaya tutunuyor, nemiyle birlikte bir hayli tanıdık olan keskin bir tat getiriyordu. Sabahın durgunluğunda bunun sadece kendi hayal gücünün bir ürünü olduğunu umar ve beklerken, içinde ketum bir korku birikti. On bir yaşındaydı.

Boru bir kez daha çalındı, bu ikincisinin sesi daha uzun ve belirgindi. Arlen’ın arkasında evin kapısı açıldı, annesinin iki eliyle ağzını kapatmış orada öylece durduğunu çok iyi biliyordu. Annesinin tepkisini bu kadar net bir şekilde kafasında canlandırabildiğine göre, aynı şey geçmişte kim bilir kaç defa daha meydana gelmişti?

Bir duraksama oldu, sonra boru iki kez hızlıca üflendi. Bir uzun ve iki kısa, güney ve doğu demekti. Orman Boyu Evleri. Babasının, Cutterlar arasında arkadaşları vardı.

Arlen işine geri döndü, acele etmesi gerektiğinin söylenmesine ihtiyacı yoktu. Bazı günlük işler bir gün bekleyebilirdi ama sürünün hâlâ yemlenmesi ve ineklerin sağılması gerekiyordu. Hayvanları ahırda bırakıp saman ambarını açtı, domuzları yemledi ve tahta süt kovasını gidip getirmek için koştu.

Annesi ineklerden ilkinin altına çömelmişti bile. Yedek tabureyi kaptı ve kendisi de işe koyuldu; beraberce işlerini yaparlarken bir ahenk oluştu, sağılan sütün tahtaya vururken çıkardığı tıkırtı sesi bir cenaze marşı gibiydi adeta. Sıradaki diğer iki ineğe geçerlerken, Arlen, babasının en güçlü atlarını arabalarına doğru çekiştirdiğini gördü; beş yaşında, kestane rengi, Missy adında bir kısraktı bu. Babasının yüzü haşindi.

Bu kez ne bulacaklardı acaba?

Çok geçmeden, at arabasının sallantısı eşliğinde, Orman Boyu Evleri’ne yaklaşıyorlardı. Orası tehlikeliydi, bir sonraki muhafazalı olan yapıya en az bir saatlik koşu mesafesindeydi ama keresteye ihtiyaç vardı. Eski püskü şalına sarınmış olan Arlen’ın annesi, oğlunu sıkıca yanında tutuyordu.

“Anne artık kocaman oldum,” diye sitem etti Arlen. “Bana bebekmişim gibi sarılmana ihtiyacım yok. Korkmuyorum ben.” Bu tam olarak doğru değildi, ancak gidecekleri yere yaklaşırlarken diğer çocukların onu anneciğine sıkı sıkı sarılmış halde görmeleri de olmazdı. Onunla yeterince dalga geçiyorlardı zaten.

“Ben korkuyorum,” dedi annesi. “Sarılmaya ihtiyacı olan ya bensem?”

Bir anda göğsü kabaran Arlen, annesine tekrar sokuldu. O, Arlen’ı hiçbir zaman kandıramazdı ama yine de ne söylemesi gerektiğini daima çok iyi bilirdi.

Daha diğerlerine ulaşmalarına çok vardı ama ileride göğe doğru bir sütun halinde yükselmekte olan yağlı dumanlar, onlara bilmek istediklerinden fazlasını anlatıyordu. Ölüleri yakıyorlardı. Herkesin gelip dua etmesi için beklemek yerine bu işe erkenden başlamış olmaları ise, ölülerin sayısının fazla olduğuna işaretti. Zira ölen her insan için dua edilecek olsa, işin günbatımından önce tamamlanması imkânsız olurdu.

Arlen’ın babasının çiftliğiyle Orman Boyu Evleri’nin arası beş milden fazlaydı. Geldiklerinde, son birkaç kulübe yangını da söndürülmüştü, gerçi işin aslına bakılacak olursa geriye yanacak pek az şey kalmıştı. On beş ev. Hepsi moloz ve kül yığınına dönüşmüş on beş ev.

“Kereste yığınları da yanmış,” dedi Arlen’ın babası. Kesim mevsiminden artakalan kararıp kömürleşmiş keresteleri çenesiyle gösterdikten sonra arabanın kenarından yere tükürdü. Arlen ise, çiftliklerindeki kırık dökük çitlerin ağıldaki hayvanları içeride tutmaya bir sene daha nasıl dayanacağını düşününce yüzünü ekşitti ama bunu yaptığı için bir anda kendini suçlu hissetti. Ne de olsa sorun sadece tahtaydı.

At arabası durmak için yanaşırken köy sözcüsü onlara doğru yaklaştı. Uzun boylu, ince yapılı, derisi meşine benzeyen, yaşlı ama çetin bir kadındı Selia. Arlen’ın annesi ondan bahsederken bazen Çorak Selia da derdi. Kırlaşmış uzun saçlarını sıkı bir topuz yapmıştı ve şalını üzerinde bir makam işareti gibi taşıyordu. Arlen’ın onun sopası sayesinde birden fazla kez öğrendiği üzere, Selia’nın hiçbir zırvaya tahammülü yoktu, ancak bugün onun varlığı Arlen’a rahatlık veriyordu. Nedense Selia’nın yanında güvende hissediyordu, tıpkı babasının yanında da olduğu gibi. Hiç çocuğu olmamasına rağmen Selia, Tibbet Deresi köyündeki herkese evladıymış gibi davranırdı. Onun bilgeliğine pek az, inadına ise çok daha az insan erişebilirdi. Eğer Selia’nın gözüne girmişseniz, onun yanındayken dünyanın en güvenli yerindesiniz demekti.

“İyi ki geldin Jeph,” dedi Selia, Arlen’ın babasına. “Silvy’yi ve küçük Arlen’ı yanında getirmen iyi olmuş,” diye devam etti, onlara başıyla selam vererek. “Her türlü yardıma ihtiyacımız var. Ufaklığın bile yardımı dokunabilir.”

Arlen’ın babası arabadan homurdanarak indi. “Aletlerimi getirdim,” dedi. “Nereden başlayacağımı söyle, yeter.”
Arlen, babasının sözünü ettiği değerli aletleri arabanın arkasından toparladı. Tibbet Deresi’nde metal az bulunurdu ve babası sahip olduğu iki küreği, kazması ve testeresiyle gurur duyardı. Bugün aletlerden her birine çok iş düşecekti.

“Yirmi yedi,” dedi Selia, Arlen’ın anne ve babasının sormaya korktuğu sorunun cevabını vererek. Silvy’nin nefesi kesildi, elini ağzına götürdü, gözleri dolu dolu olmuştu. Jeph tekrar tükürdü.

“Kurtulan var mı?” diye sordu.

“Birkaçı,” diye cevap verdi Selia. Ölülerin yakıldığı odun yığınına gözünü ayırmadan bakan küçük bir çocuğa sopasının ucunu doğrultarak, “Manie…” dedi. “Gecenin karanlığında ta benim evime kadar koşmuş.”

Silvy bir an nefessiz kaldı. Şimdiye kadar hiç kimse kaçarak kurtulamamıştı. “Brine Cutter’ın evindeki muhafazalar gece uzun süre dayanmış,” diye devam etti Selia. “Brine ve ailesi her şeyi izlemiş. Diğerlerinden birkaçı nüveliklerden kaçıp onların imdadına yetişmiş, fakat alevler yayılıp çatıyı tutuşturmuş. Kirişler çatlamaya başlayıncaya kadar evin içinde bekleyip şafağa dakikalar kala şanslarını dışarıda denemişler. Nüvelikler Brine’ın karısı Meena ile oğulları Poul’u öldürmüş ama diğerleri kurtulmuş. Yanıklar iyileşir, çocuklar da zamanla düzelir ama diğerleri…”

Cümleyi bitirmesine gerek yoktu. Bir iblis saldırısından kurtulanları kısa sürede ölmek gibi bir kader beklerdi. Belki hepsi değil, hatta çoğunluğu bile değil ancak yeteri kadarı ölürdü. Bazıları kendi canlarına kıyar, diğerleri ise boş bakışlarla, göçüp gidecekleri zamana dek yiyip içmeyi reddederdi. “Saldırının üstünden bir sene bir gün geçene kadar saldırıdan tam olarak kurtulmuş sayılmazsın” sözü halk arasında yaygındı.

“Halen bir düzine kayıp var,” dedi Selia. Ama sesinde pek az umut vardı.

“Hepsini çıkartacağız,” diye onayladı Jeph, haşin bir tavırla. Dumanı tüten çökmüş evlere bakıyordu. Cutterlar evlerini ateşten etkilenmesin diye çoğunlukla taştan yapardı, ama eğer bir yerde yeterince ateş iblisi toplanır ve muhafaza sembolleri başarısız olursa, taş bile dayanamaz yanardı.

Jeph, molozları temizleyen ve ölüleri cenaze odunlarına arabalarla taşıyan diğer adamlara ve birkaç güçlü kadına katıldı. Doğal olarak, cesetler yakılmalıydı. Hiç kimse iblislerin her gece içinden çıkıp geldiği toprağa gömülmek istemezdi. Cübbesinin kollarını sıvayarak kalın kollarını çıplak bırakmış olan Rahip Harral, her cesedi ateşe kendisi verip dualar mırıldanıyor, alevler cesetleri yuttukça havaya muhafaza sembolleri çiziyordu.

Silvy ise daha küçük çocukları bir araya toplayan ve Tibbet Deresi’nin Otacısı Coline Trigg’in gözetimi altında yaralıları tedavi eden diğer kadınlara katılmıştı. Ama hayatta kalanlardan bazılarının acısını dindirebilecek hiçbir şifalı ot yoktu. Ailesiyle odun almaya geldiklerinde Arlen’ı havaya fırlatan ve aynı zamanda Genişomuzlu Brine olarak da bilinen Brine Cutter, gürül gürül kahkahalara sahip dev gibi bir adamdı. Şimdi ise enkaza dönmüş evinin yanında, küllerin arasında oturmuş, başını evinin kararmış duvarlarına vuruyor, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Sanki çok üşüyormuş gibi de kollarını sıkı sıkı kendi vücuduna dolamıştı.

Arlen ve diğer çocuklara ise su taşıma ve yanmış tahta yığınları arasında kurtarılabilecek eşyaları bulma görevi verilmişti. Ilık geçecek birkaç ay daha vardı önlerinde, ancak tüm kışa yetecek kadar odun kesmek için zamanları olmayabilirdi. Bu sene de gübre yakmak zorunda kalabilirlerdi ki bu durumda evler leş gibi kokacaktı.

Arlen bir kez daha suçluluk duygusuna kapıldı. Ne cenaze odunlarının arasında yanıyordu, ne de hayattaki her şeyini kaybettiği için şok içinde kafasını duvarlara vuruyordu. Gübre kokan bir evde yaşamaktan çok daha kötü kaderler mevcuttu.

Sabah vakti yavaş yavaş ilerledikçe daha çok köylü geldi. Ailelerini ve ayırabildikleri kadar erzaklarını getirdiler. Balıkçı Çukuru’ndan, Kasaba Meydanı’ndan, Boggin Tepesi’nden ve Islak Bataklık’tan geldiler. Hatta bazıları ta Güneygözeti’nden bile geldi. Ve Selia onları teker teker korkunç haberlerle karşılayıp işe koyulmaları için çeşitli görevlere yönlendirdi.

Sayılarının artmasıyla, erkekler gayretlerini iki katına çıkardı. Yarısı kazmaya devam ederken diğerleri köyde kurtarılabilecek tek yapı olan Brine Cutter’ın evinin etrafında toplandı. Selia omzuyla bu koca adamı bir şekilde destekleyerek oradan uzaklaştırırken, erkekler molozları temizleyip yeni taşları taşımaya başladı. Birkaçı muhafaza sembolü için gerekli olan malzemeleri çıkarıp yeni semboller için gereken boyama işine başlarken, çocuklar saz ve samanlardan bir dam örtüsü meydana getirdi. Ev karanlık çökmeden hazır duruma gelecekti.

Arlen tahta taşıma işinde Cobie Fisher ile eşleşmişti. Kaybedilenlere oranla çok az da olsa, çocuklar birçok tahta parçası toplamıştı. Cobie uzun boylu, yapılı bir çocuktu. Kıllı kolları, koyu kıvırcık saçları vardı. Diğer çocuklar arasında popüler olsa da bu popülaritesi daha çok zorbalığından kaynaklanıyordu. Hakaretlerine maruz kalmayan çocukların sayısı az, dayaklarına maruz kalmayanların ise daha da azdı.

Arlen’a yıllarca eziyet etmiş ve diğer çocuklar buna seslerini çıkarmamıştı. Jeph’in çiftliği, Tibbet Deresi’nin en kuzeyinde kalan çiftlikti ve çocukların oyun oynamak için toplandıkları Kasaba Meydanı’ndan bir hayli uzaktı. Arlen ise zamanının çoğunu Dere’de geçirmeyi tercih ederdi. Bu yüzden onu Cobie’nin gazabına kurban vermek diğer çocukların işine geliyordu.

Arlen ne zaman balık tutmaya gitse veya Kasaba Meydanı’na giderken ne zaman Balıkçı Çukuru’ndan geçse, Cobie ve arkadaşları bunu işitir ve eve dönüş yolunda hep aynı yerde bekliyor olurlardı. Bazı zamanlar sadece isim takıp dalga geçmekle ya da itip kakmakla yetinirlerdi. Ama genelde, eve yüzü gözü kanayıp morarmış halde gelen Arlen, annesinden kavga ettiği için azar işitirdi.

Sonunda bir gün tepesi atmıştı. O aynı yere kalın bir sopa bırakmış, Cobie ve arkadaşlarının üzerine çullandığı bir dahaki seferde kaçar gibi yapmış, sonra birden sopayı çıkarıp onlara doğru sallayarak üzerlerine yürümüştü.

İlk darbeyi Cobie almıştı. Bu, yere düşüp gözyaşlarına boğulmasına ve kulağının altından kan gelmesine neden olan sert bir darbeydi. Sonra Willum’ın parmağı kırılmış, Gart ise bir hafta boyunca topallayarak yürümek zorunda kalmıştı. Ne var ki bu Arlen’ın diğer çocuklar arasındaki popülaritesini arttırmaya yaramamıştı. Hatta Arlen babasından bir güzel sopa bile yemişti. Ama o olaydan sonra çocuklar bir daha ona hiç bulaşmamıştı. Şimdi bile Cobie, ondan çok daha iri olmasına rağmen Arlen’a karşı mesafesini koruyor, Arlen ani bir hareket yaptığında ürküp sıçrıyordu.

“Sağ kalanlar var!” diye birdenbire haykırdı Bil Baker. Köyün dış sınırına yakın bir yerde, çökmüş bir evin yanında duruyordu. “Mahzende sıkışıp kalmışlar, seslerini duyabiliyorum!”

Herkes uğraştığı işi hemen bırakıp oraya koştu. Molozları temizlemek çok uzun zaman alacağından tüm erkekler eğilip gayretle kazmaya başladı. Çok geçmeden mahzenin yan duvarlarından birinden sağ kalanlara ulaşarak onları dışarı çıkarmaya başladılar. Hayatta kalanlar arasında üç kadın, altı çocuk ve bir erkek vardı. Hepsi pislik içinde ve dehşete kapılmış durumdaydı.

“Cholie Dayı!” diye bağırdı Arlen. Annesi derhal oraya koşup bir sarhoş gibi tökezleyen kardeşini kucakladı. Arlen da onların yanına koşup dayısının kolunun altına girdi ve ayakta durması için ona destek oldu.

“Cholie, senin burada ne işin var?” diye sordu Silvy. Cholie, Kasaba Meydanı’ndaki atölyesini çok nadir terk ederdi. Arlen’ın annesi, evlenmeden önce kardeşiyle birlikte işlettikleri nalbant dükkânının ve Jeph’in ona kur yapmak için atlarının nallarını nasıl bilerek kırdığının hikâyesini en az bin kere anlatmıştı.

“Ana Cutter’a kur yapmak için gelmiştim,” diye mırıldandı Cholie. Saçlarını tutam tutam koparmış olmasına rağmen onları hâlâ çekiştirip duruyordu. “Nüvelikler muhafazaları aştığında, sığınak kapısını henüz açmıştık…” Bunu söylerken dizleri çözüldü. Ağırlığıyla Arlen ve Silvy’yi de aşağıya çekti. Yere kapanarak toz toprak içinde ağlamaya başladı.

Arlen kurtulan diğer insanlara baktı. Ana Cutter onlar arasında değildi. Çocuklar yanından geçerken boğazı düğümlendi. Her birini tanıyordu; ailelerini, evlerinin içini, hayvanlarının isimlerini… Geçerlerken bir saniyeliğine de olsa göz göze geldiler ve o anda Arlen saldırıyı onların gözünden yaşadı. Kendisini yerdeki dar ve sıkışık bir deliğin içine sığışmaya çalışırken gördü. Deliğe sığamayanların ise, iblislerle ve alevlerle yüzleştiğini. Birden nefessiz kalıp tıkandı ve Jeph sırtına vurup da onu kendine getirene kadar sakinleşemedi.

Soğumuş bir öğle yemeğini bitiriyorlardı ki Dere’nin uzak tarafından bir boru sesi duyuldu.

“Bir günde iki saldırı mı?” diyerek elini ağzına götürdü Silvy. Bir an nefessiz kalmıştı.

“Peh,” diye homurdandı Selia. “Öğle vaktinde mi? Biraz kafanı çalıştırsana be kız!”

“E peki ne o zaman?”

Selia boru sesine cevap vermek için, boru çalan bir erkek bulmak üzere ayağa kalkarken Silvy’yi duymazlıktan geldi. Keven Marsh’ın borusu hazırdı, zira Islak Bataklık’ta yaşayan herkesin borusu yanında olurdu. Bataklıklarda ayrı düşüp kaybolmak zor bir şey değildi ve hiç kimse bataklık iblisleri uyanırken kaybolmuş bir halde etrafta gezinmek istemezdi. Cevap vermek için borusunu art arda üflerken, Keven’ın yanakları tıpkı bir kurbağanın gırtlağı gibi şişti.

“Ulak borusu,” diyerek bilgi verdi Coran Marsh, Silvy’ye. Coran bir ‘bozsakal’dı. Aynı zamanda Keven’ın babası ve Islak Bataklık’ın da köy sözcüsüydü. Arlen onu tanımıyordu, o halde ya Bataklık’tan ya da Güneygözeti’nden olmalıydı. Onlarsa daha çok kendi işlerine bakarlardı. “Muhtemelen dumanı gördüler. Keven da borusuyla onlara ne olduğunu ve herkesin nerede olduğunu anlatıyor.”

“İlkbaharda bir Ulak mı?” diye sordu Arlen. “Ben onların sadece sonbaharda, hasattan sonra geldiklerini sanıyordum. Ekimleri daha geçen ay bitirdik!”

“Geçen sonbahar Ulak hiç gelmedi,” dedi Coran, konuşurken ağzında çiğnediği kökten kahverengi tükürükler saçarak. “Bişi oldu sandıktı. Bir sonraki güze kadar bize tuz getirecek Ulak olmaz diye düşündük. Ya da nüvelikler Hür Şehirler’i aldılar da yollar kesildi diye.”

“Nüvelikler asla Hür Şehirler’e ulaşamazlar,” dedi Arlen.

“Arlen, çeneni kapatsana sen!” diye öfkeyle araya girdi Silvy. “O senin büyüğün!”

“Bırak çocuk konuşsun,” dedi Coran. “Hiçbi Hür Şehir’e gittin mi ki evlat?” diye sordu Arlen’a.

“Hayır,” diye itiraf etti Arlen.

“Giden birini tanıdın mı?”

“Hayır,” dedi Arlen yine.

“E gitmediysen, tanımadıysan nasıl böyle uzman gibi konuşuyorsun?” diye sordu Coran. “Ulaklardan gayrı oralara giden yoktur. Bir tek onlar geceleri yolculuk etmeye cesaret edip o kadar uzağa gidebilirler. Hür Şehirler’in de aynı Dere gibi olmadığını söylemek kimin harcı? Nüvelikler buraya saldırabiliyorsa oraya da saldırabilir.”

“Yaşlı Hog Hür Şehirler’den,” dedi Arlen, Rusco Hog’u ima ederek. Dere’deki en zengin adam oydu. Tibbet Deresi’ndeki tüm ticaretin merkezi olan bir dükkânı vardı.

“Öyle,” dedi Coran , “ve Yaşlı Hog yıllar önce bana tek bir yolculuğun ona yettiğini de söyledi. Geldikten birkaç sene sonra geri dönmeye yeltenmiş ama sonradan böyle bir riske değmeyeceğini anlamış. Öyleyse ona sor bakalım Hür Şehirler başka yerlerden daha güvenli miymiş, değil miymiş?”

Arlen buna inanmak istemedi. Dünyada güvenli yerler olmalıydı. Ancak zihninde, biraz önce kendisini mahzenin içine atılmış olarak gördüğü aynı hayaller belirdi ve o anda geceleyin hiçbir yerin tam olarak güvenli sayılamayacağını anladı.

Ulak bir saat sonra yanlarına ulaştı. Kısa, kahverengi saçları ve aynı kısalıkta gür sakalları vardı. Uzun boyluydu ve otuzlu yaşlarının başında gösteriyordu. Uzun koyu renk bir pelerini, deriden yapılmış kalın bir pantolonu ve yine deriden yapılma çizmeleri vardı. Geniş omuzlarında metal halkalardan oluşan bir yelek taşıyordu. Kısrağı, parlak tüyleri olan kahverengi bir süvari atıydı. Atın semerine tutturulmuş olan koşum takımına birkaç değişik mızrak asılıydı. Yaklaşırken omuzları dik ve mağrur görünüyordu, yüzü ise sertti. Kalabalığı gözleriyle şöyle bir taradı ve etrafa emirler yağdıran Sözcü’yü gördü. Atının başını ona doğru çevirdi.

Birkaç adım gerisindense, ağır şekilde yüklü bir katır arabası ve onu kullanan Jonglör geliyordu. Giysisi parlak renkli yamalardan oluşmuştu ve oturduğu yerin yanında da bir lavta vardı. Saçları Arlen’ın hayatında daha önce hiç görmediği bir renkteydi (soluk bir havucun rengine benziyordu), cildi ise sanki hiç güneşe çıkmamışçasına soluktu. Omuzları çöküktü ve tamamen bitkin görünüyordu.

Yılda bir kez gelen Ulak yanında hep bir Jonglör getirirdi.

Çocuklar ve bazı büyükler için Jonglör, Ulak’tan bile daha önemliydi. Bu seferki sonuncusundan daha gençmiş, diye düşündü Arlen. Ayrıca bu seferkinin suratı, önceki Jonglörlerin aksine enikonu asıktı. Çocuklar onu gördükleri gibi koşmaya başlayınca genç Jonglör kafasını kaldırdı. Asabiyeti, yüzünden o kadar çabuk eriyip gitti ki Arlen, o asabiyetin daha önce orada olduğundan şüphelendi. Jonglör bir anda at arabasından indi ve renkli toplarını çocukların sevinç tezahüratları eşliğinde havaya fırlatıp tutmaya başladı.

Aralarında Arlen’ın da bulunduğu diğerleri ise işlerini unutup dikkatlerini yeni gelenlere çevirdi. Selia hızla onlara döndü, tahammül nedir bilmezdi. “Ulak geldi diye gün bitmedi!” diye bağırdı. “İşinizin başına!”

Bazı homurdanmalar olduysa da herkes işine geri döndü. “Sen değil Arlen,” dedi Selia, “sen buraya gel.” Arlen gözlerini Jonglör’den ayırdı ve Ulak yaklaşırken Selia’nın yanına gitti.

“Çorak Selia?” diye sordu Ulak.

“Sadece Selia demen yeterli,” diye çok ciddi bir şekilde yanıtladı Selia. Ulak’ın gözleri büyüyüp yüzü kızardı, solgun yanaklarının üstü koyu bir kırmızıya dönüştü. Atından atladı ve başını eğerek selam verdi.

“Özürlerimi kabul edin,” dedi. “Düşünemedim. Daha önceki Ulak’ınız Graig bana isminizin bu olduğunu söylemişti.”

“Bu kadar sene sonra Graig’in benim hakkımda ne düşündüğünü bilmek memnun edici,” dedi Selia, gerçi hiç de memnun bir hali yoktu.

“Düşünüyordu,” diye düzeltti Ulak. “Graig öldü efendim.”

“Öldü mü?” diye sordu Selia, birden yüzüne hüzün çökmüştü. “Saldırı yüzünden mi?”

Ulak kafasını hayır anlamında salladı. “İblisler yüzünden değil, soğuktan öldü. İsmim Ragen, bu sene Ulak’ınız be nim, Graig’in dul eşine bir iyilik olarak. Lonca size bir sonraki sonbahar için bir Ulak atayacak.”

“Bir sonraki Ulak için bir buçuk yıl daha mı bekleyeceğiz yani?” diye sordu Selia, birilerini haşlayacağa benziyordu. “Geçen kışı sonbaharda gelen tuz olmadan zar zor geçirdik zaten,” dedi. “Sizlerin Miln’de böyle bir sorununuz olmadığını biliyorum ama burada salamura edemediğimiz için etlerimizin ve balıklarımızın yarısı mahvoldu. Ayrıca gönderdiğimiz mektuplardan ne haber?”

“Üzgünüm efendim,” dedi Ragen. “Sizin kasabalarınız ana yollara çok uzak. Ayrıca bir Ulak’ın her sene bir ayı aşkın bir süre seyahat etmesi de oldukça masraflı bir iş. Ulaklar Loncası’nda yeterince insan yok, özellikle de Graig’in soğuğa yakalanıp ölmesinden sonra…” Sessiz bir biçimde gülümseyip kafasını salladı, ama buna cevap olarak Selia’nın kararmış çehresiyle karşılaştı.

“Lütfen üzerinize alınmayın efendim,” dedi Ragen. “O benim de arkadaşımdı. Sadece… Biz Ulaklar olarak başımızı sokabileceğimiz bir çatı, başımızın altına yerleştireceğimiz bir yastık veya kolumuza takabileceğimiz bir eş bulma şansına sahip olamıyoruz. ‘Gece’ bizi bunlardan önce avlayıveriyor, anlıyorsunuz değil mi?”

“Anlıyorum,” dedi Selia. “Eşin var mı Ragen?” diye sordu.

“Evet,” dedi Ulak, “gerçi kısrağımı karımdan daha sık görüyorum. Bana dert olsa da karım halinden gayet memnun.” Ragen güldü. Evde kendisini özlemeyen bir eşe sahip olmanın neresinin komik olduğunu anlayamayan Arlen’ın ise kafası karışmıştı.

Selia buna dikkat ediyor görünmedi. “Ya onu hiç göremeseydin?” diye sordu. “Ya seni ona bağlayan tek şey yılda bir kez gönderebildiğin mektuplar olsaydı ve yarım sene daha mektup gönderemeyecek olduğunu söyleselerdi, sen nasıl hissederdin? Bu kasabada Hür Şehirler’de akrabası olan insanlar var. Tek sahip oldukları bir Ulak veya bir başkası, hatta bazıları iki nesildir böyle. Bu insanlar evlerine geri dönemeyecekler Ragen. Onların bize dair, bizlerin de onlara dair sahip olduğumuz tek şey mektuplar.”

“Size tamamen katılıyorum efendim,” dedi Ragen, “ancak bu kararı almak benim yetkimde değil. Dük…”

“Ama geri döndüğünde Dük ile konuşacaksın değil mi?” diye sordu Selia.

“Konuşacağım,” dedi Ulak.

“Mesajı senin için bir kâğıda yazayım mı?”

Ragen gülümsedi. “Sanırım hatırlayabilirim efendim.”

“Evet, kesinlikle hatırla.”

Ragen yine yerlere kadar eğilerek selam verdi. “Böylesi kara bir günde geldiğim için özrümü kabul edin,” dedi, gözlerini cenazelerin yakıldığı odun yığınına çevirerek.

“Yağmurun ne zaman yağacağına, rüzgârın ne zaman eseceğine, soğuğun ne zaman geleceğine biz karar vermiyoruz,” dedi Selia. “Aynı şey nüvelikler için de geçerli. Hayat bunlara rağmen devam etmeli.”

“Hayat devam ediyor,” diye onayladı Ragen, “ama eğer benim veya Jonglör’ümün yardım etmek için yapabileceği en ufak bir şey bile varsa lütfen söyleyin. Sırtım güçlüdür ve nüveliklerin açtığı yaraları tedavi etmişliğim de çoktur.”

“Jonglör’ün zaten yardım ediyor,” dedi Selia, şarkılar söyleyip hokkabazlık yapan genç adama doğru kafasını sallayarak, “anne babaları işlerini yaparken küçükleri oyalaması çok iyi. Sana gelince, eğer bu kayıplardan sonra toparlanacaksak önümüzdeki birkaç gün yapacak çok işim var. Mektupları dağıtacak ve harflerle arası olmayanlara mektupları okuyacak zamanım yok.”

“Okuma bilmeyenlere mektuplarını okuyabilirim,” dedi Ragen, “ama dağıtma işi için kasabanızı yeterince iyi tanımıyorum.”

“Gerek yok,” dedi Selia, Arlen’ı öne çekerek. “Bu Ar len. Seni Kasaba Meydanı’ndaki Genel İhtiyaç Dükkânı’na ve oranın sahibi Rusco Hog’a götürecek. Tuzu ona teslim ederken mektupları ve paketleri de verirsin. Tuz geldiği için herkes koşa koşa oraya gider ve Rusco da, kasabada harfler ve sayılarla arası iyi olan çok az kişiden biridir. Yaşlı sahtekâr ağlayıp sızlanacak ve ona ödeme yapmanı isteyecek. Ona, zor zamanlarda tüm kasaba sakinlerinin birbirine yardımcı olması gerektiğini söyle. Mektupları gelenlere dağıtmasını ve okuyamayanlara okumasını, yoksa bir dahaki sefer kasaba onun boynuna ipi geçirmeye çalıştığı zaman ona yardım etmek için parmağımı bile kıpırdatmayacağımı söyle.”

Ragen, Selia’ya şaka yapıp yapmadığını anlamaya çalışarak dikkatlice baktı, ama Selia’nın taş gibi sert yüzü pek bir şey belli etmiyordu. Ulak yine eğilerek selam verdi….

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıDövmeli Adam
  • Sayfa Sayısı640
  • YazarPeter V. Brett
  • ÇevirmenMert Dengiz
  • ISBN9944824453
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur