Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Dürüst Olmam Gerekirse
Dürüst Olmam Gerekirse

Dürüst Olmam Gerekirse

Austin Siegemund-Broka, Emily Wibberley

Dürüstlüğü onu hiç yenilgiye uğratmamıştı… Ta ki kazanamayacağı tek savaşın ortasına düşene dek. Cameron Bright, gittiği özel lisenin kraliçesiydi. Güzel, yetenekli, başarılı ve acımasızca…

Dürüstlüğü onu hiç yenilgiye uğratmamıştı… Ta ki kazanamayacağı tek savaşın ortasına düşene dek.

Cameron Bright, gittiği özel lisenin kraliçesiydi. Güzel, yetenekli, başarılı ve acımasızca dürüst olduğundan, kimse yoluna çıkmak istemiyordu. Ancak uzun zamandır hoşlandığı Andrew’un yanında çenesini tutamadığında, aslında o kadar da sevilesi özellikleri olmadığı ortaya çıkmıştı.

Onu tekrar kazanmak adına Cameron, tıpkı Shakespeare’in Hırçın Kız’ında olduğu gibi kendini “ehlileştirmeye” karar verdi. İşe geçmişteki hatalarını telafi ederek başlayacaktı. Altıncı sınıfta berbat bir lakap taktığı Brendon’dan başlayarak, bile isteye kırdığı herkesten özür dileyecekti. Amacına ulaşması artık an meselesiydi. Fakat Cameron değişmeye başlamıştı – hem de hiç ummadığı bir biçimde.

BİR

“SÜRTÜK.” 

Autumn Carey’nin arkamdan mırıldandığını duydum. Sanırım bu hakareti, yemek salonuna doğru giderken onun önünden yürüdüğüm için yemiştim. O, telefonunun ön kamerasından kâküllerinin kötü bir fikir olup olmadığını anlamaya çalışırmışçasına kendine bakarken önüne geçivermiştim. Ki bence o kâküller kesinlikle kötü bir fikirdi. Bir yanım, Autumn’a doğru dönüp tüm yemek arasını onun arkasından yürüyerek geçiremeyeceğimi söylemek istiyordu ama yapmadım. Onun yerine Autumn’un onu duyduğumu ama cevap vermeye tenezzül etmeyeceğimi anlaması için başımı hafifçe yana eğdim. Yapacak daha önemli işlerim vardı.

Autumn, ilgi göstermeme değecek biri değildi ve bana bu kelimeyi öyle çok fısıldamışlardı ki artık canımı yakmıyordu bile. Hele onun gibi bir kızdan duyunca asla. Buralarda şu düşünce öyle çok da sıradışı sayılmazdı: Cameron Bright sürtüğün tekidir. Kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Güneş, bahçenin ortasındaki çeşmenin sularında parlıyor, alçak çalılıkların ve yemek masalarının arasında dolanıyordu. Dışarıdaki sıcaklık milyon derece olmalıydı çünkü Los Angeles’ın kıyamet kopacakmışçasına sıcak olduğu eylül ayındaydık. Doğruca avlunun, kırmızı kiremitli ve okulun karakterini yansıtan krem rengi kemerlerin bulunduğu ikinci katına çıkan merdivenlere yöneldim.

Yürürken kafaların bana doğru döndüğünü hissedebiliyordum. Kızlar yarı hayranlık yarı kızgınlıkla, erkeklerse ilgiyle bana bakıyordu. Onların açısından bakarsak haklıydılar çünkü ben… baya çekiciydim. Doğal bir sarışındım ve her gün on kilometre koşmanın kazandırdığı şekilli bir vücudum vardı. İkinci sınıftaki kızlardan biri, onu gördüğümü fark etmeden bana bariz bir ilgiyle bakınca ben de ona ne var? bakışı attım ve ânında gözlerini yere indirdi, yanakları kıpkırmızı olmuştu. Popüler bir öğrenciydim. Neden öyle hiç bilmiyorum. Okulun tek çekici kızı sayılmazdım ve zengin de değildim. En azından ben değildim. Babam zengindi ama o da ben doğduğumdan beri, tesadüf sayılamayacak şekilde Philadelphia’da yaşıyordu. Okul masraflarım ve annemin kirası için bir çek göndermekten başka bir şey yaptığı yoktu.

Ebeveynlerimden biri Oscar kazandığı ya da statların dolup taşmasını sağlayan bir ünlü olduğu ya da bir zamanlar Steven Tyler’ın peşindeki hayranlardan olduğu için popüler değildim. Annemin aktris olduğunu söyleyebilirdik ama o da öyle ünlülerinden değil, üçüncü sınıf oyunculardandı. Benim ilkokulda olduğum zamanlarda birkaç reklamda görünmüş ve tiyatro oyununda rol almıştı. Sonrasında kariyeri koltukta bütün gün pembe diziler izlemek ve internette iş aramaktan ibaret olmuştu. Okul arkadaşlarım arasında ilgi çekici olduğum da söylenemezdi. West Coast’un en iyi, en pahalı özel okulu olan Beaumont Hazırlık Okulu, zengin ve ünlü çocuklarla doluydu. Oyuncular, genç girişimciler, atletler, müzisyenler. Bir de ben vardım. Koreatown’a kırk dakikalık bir mesafede oturuyorduk. Clinton’ın başkanlık döneminden öncesinde üretildiğine emin olduğum bir Toyota kullanıyordum.

Moda öncüsü sayılmazdım ve Instagram’da dünya çapında binlerce beğeni alan fotoğraflar da paylaşmıyordum. Yine de popülerdim. İnkâr edilemeyecek ve sorgulanamayacak bir şekilde. Bahçeye bakan her zamanki masamıza oturdum. Avlunun, en güzel manzarayı gören ve herkes tarafından görülebilen ikinci katının bize ait olduğunu herkes bilirdi. Ama henüz kimse gelmemişti ve bu da bana çantamdan not defterimi çıkarıp düşüncelerimi toparlamak için küçük bir liste oluşturma fırsatı tanıdı.

8 Eylül – Yapılacaklar
1. Wharton makalesinin değerlendirmesini bul
2. Kondisyon koşusu
3. Ekonomi ödevi

Dördüncü bir madde olduğunu biliyordum. Hatırlamaya çalıştım ama bir türlü aklıma gelmiyordu. Rahatlamak için listeler yapardım çünkü işler fazlasıyla karışık ve kontrolümde değilmiş gibi hissedince geriliyordum. Tıpkı bugün yapmam gereken şeyi hatırlamak için kendimi zorlarken de hissettiğim gibi… “Bu akşam gelebilirdin…” diye mırıldandı bir erkek sesi. Jeff Mitchel’a ait olduğundan emindim. Arkamdaki masanın yanına iki çanta atıldı.

Cevap veren kızın sesini duyunca gözlerimi devirdim. “Rebecca’nın partisine gelmiyor musun?” Kızın ses tonu biraz mahcup ve kesinlikle flörtözdü. Bunu duyunca hafifçe irkildim. Jeff Mitchel en beteriydi. Zengin, şımarık ve herkesi kendine bağlayacak derecede yakışıklı. Sınavlardan her zaman D alır, derslere girmek yerine ot içip takılır ve kızları, babasının restoranında beş yüz dolarlık yemekler ısmarlayarak tavlardı. “Bize uğrayacaksan gitmem,” dedi Jeff. Kumaş hışırtısıyla birlikte fiziksel temas olduğu sonucunu çıkardım. Ne tip bir temas olduğunu bilmek bile istemiyordum doğrusu. Ama bitirmem gereken bir liste vardı ve arkamda bunlar olurken başarmam mümkün görünmüyordu. Dişlerimi sıkarak ikisine doğru döndüm. Jeff’i yakasını havalı bir şekilde kaldırmış, elini beyaz kot pantolon giymiş olan Bethany Bishop’un dizine dayamış hâlde gördüm. Beamont’un geçmişindeki neredeyse tüm kas kafalı, umarsız ve zengin kazanovalar tarafından kalbi kırılan Bethany. Bu yeni macerayı izlemeye ne zamanım ne de hevesim vardı. “Gerçekten mi ya?” dedim, gözlerimi devirerek Bethany’ye bakarken. “Şimdi de onunla mı flörtleşiyorsun?” Bethany öfkeli gözlerle bana bakarken kızardı. “Senin fikrini soran olmadı.” “Yeni terk edildin,” dedim, onu duymazlıktan gelerek. “Tüm okul biliyor. Dolabının önünde haftalarca salya sümük ağladın.

Açıkçası Etik dersine giderken yine aynı manzaraya şahit olmak istemiyorum ve Jeff de eski erkek arkadaşından çok daha beter…” “Hey,” diye araya girdi Jeff. Ona bir bakış attım. “Dur da sıra sana gelmesin.” Bethany’ye geri döndüm. “Doğruya doğru, çekici bir kızsın. Aslında gardırobuna bir el atmak lazım, bir de çok sinir bozucu bir gülüşün var. Ama sonuç olarak Beaumont için altı nokta beş sayılırsın. Jeff ise” –elimi Jeff’e doğru salladım– “ancak iki olur. Çok daha iyilerini elde edebilirsin,” dedim onu cesaretlendirmek için. Bethany çantasını masadan aldı. “Siktir git, Cameron.” Ona yaptığım büyük iyiliğin farkında bile olmadan oflaya poflaya yanımızdan gitti. Kimse fark etmiyordu ki. İnsanlar bana sürtük demedikleri zamanlarda, fazlasıyla dürüst olduğumu söylüyorlardı. Biliyordum. Öyle olduğumun farkındaydım. Babam, çocukluk yıllarımdaki nadir ziyaretleri ve telefon konuşmalarımızda hiç lafı dolandırmadan yaptığı yorumlarıyla, bunun bende resmen bir içgüdüye dönüşmesine neden olmuştu. Kelimeleri çok can yaktığında bile haksız olmazdı. Ki kelimeleri sıklıkla can yakardı çünkü pisliğin teki olduğunu biliyordum. Ama Fortune 500 listesine giren ve iki kıtada teras katı olan başarılı bir pislikti. Yaptığı her eleştiriyle kelimelerinin altında kendimi ezilmiş hissedebilir ya da söylediklerine kulak kabartıp daha iyi biri olabilirdim. Bu yüzden dürüstlüğünü her zaman takdir ederdim. Bethany’nin farklı bir bakış açısı olduğuysa ortadaydı.

“Bu ne şimdi?” dedi sinir olmuş gibi görünen Jeff. “Bethany benimle yüzde yüz yatacaktı. Bana borçlusun.” “Hadi ama. Asıl sen bana, hayatımın asla geri alamayacağım on dakikasını borçlusun.” Yüzündeki ifade yavaşça değişirken beni süzmeye başladı. Hafifçe havalanmış kaşı midemi bulandırıyordu. “Sana on dakika verebilirim,” dedi, baştan çıkarıcı olduğuna emin olduğu bir sesle. “Ölmeyi yeğlerim.” “Lanet olsun, Cameron,” dedi. “Biraz rahatlaman lazım.

Hepimize bir iyilik yap ve birileriyle yatmayı dene. Bu buzlar kraliçesi pozlarına devam edersen buralarda onu yapacak bir erkek kalmayacak.” “O listenin başında sen olduğun sürece imkânsız.” Bu konuşmanın bitmesi gerekiyordu artık. “Gerçekten öyle demek istemedin. Hadi ama, bu akşam Skāra’ya geliyorsun, değil mi? Ben de orada olacağım. Birlikte…” Jeff Mitchel’ın akşam birlikte yapmamızı istediği şey her neyse duymadım çünkü fazlasıyla mide bulandırıcı olan teklifi, listemdeki son maddeyi hatırlamamı sağlamıştı. Not defterime dönüp yazmaya başladım.

4. Futbol takımı Skāra’ya geliyor mu, öğren

Kampüste buzlar kraliçesi olarak nam salmış olabilirdim ama bu unvanı uzun süre taşımaya niyetim yoktu. Futbol takımının özellikle umursadığım bir üyesi, takımın amigolarından birinin Kuzey Hollywood gece kulübünde verdiği partiye katılacaksa. “Sen beni dinliyor musun?” diye sızlandı Jeff, dikkatimi çekmeye çalışıyordu. “Tabii ki hayır.” Tam kafamı kaldırdığım sırada en yakın iki arkadaşımın yaklaşmakta olduğunu gördüm. Elle Li, tek kelime bile etmeden saf tiksintisini gösterecek şekilde Jeff’e baktı. Jeff de sırt çantasını aldı ve sonunda gözden kayboldu. Yemin ederim ki bu kızın Tanrı vergisi bir yeteneği vardı. “Söylenmeye izin var mı?” Elle’in sesindeki ona özgü hiddeti duyabiliyordum. Karşıma geçip oturdu, Jeff tamamen unutulmuştu bile. O ve Morgan masaya öğle yemeğini koyarken ben de not defterimi kapadım. Morgan şahane görünen sarı saçlarını özenle örmüştü. Üzerinde Dolce&Gabbana elbise vardı ama Morgan LeClaire, eşofman da giyse film yıldızları gibi görünen bir kızdı. Aslına bakarsanız öyle de sayılırdı.

Annesi müzik yapımcısıydı, Morgan da hayatı boyunca Donald Gloverlar ve Demi Lovatolarla takılmıştı. On yaşındayken oyuncu olmaya karar vermiş, bir süre önce de menajeri onun için civar bölgelerdeki bağımsız yapımlarda roller ayarlamaya başlamıştı. Bankta Elle’in yanında otururken canı fena hâlde sıkkın görünüyordu ve bundan, yemek salonundan buraya kadar yürürken Elle’in söylenmesinin ilk yarısını çoktan duyduğunu tahmin edebiliyordum. Elle, mükemmel manikürlü elini kısa, parlak siyah saçlarının arasından geçirdi. Boyu bir altmış bile yoktu ama herkes –buna öğretmenler de dahildi– onun kampüsteki en etkileyici kişi olduğunu düşünüyordu. Tam da bu yüzden, onun lafını bölmezdim. “İzin verildi,” dedim, elimi havada abartıyla sallarken. “MissMelanie, Sephora sponsorluğunu almış,” dedi Elle üfleyerek, İngiliz aksanı iyice ortaya çıkmıştı. On yaşına kadar Hong Kong’da yaşamış, çok pahalı okullarda İngilizce öğrenmişti. “Dudak kalemlerini tanıtan bir sürü video yayınladım. Hatta hiç ihtiyacım olmayan makyaj malzemelerine cebimden yedi yüz dolar verdiğim bir alışveriş videosu çektim. Dijital tanıtımlar ekibinin başına boşu boşuna yalakalık e-postaları attım. Belli ki hepsini, sponsorluğu yorumlarda ekleri bile ayıramayan aptal MissMelanie’ye versinler diye yapmışım.”

Ellen Li ya da 15 milyon YouTube takipçisinin onu tanıdığı adıyla Elli, haftalık eğitici videoları en çok izlenen makyaj sanatçısıydı. Her hafta Yeni Yıl Arifesi partilerinden tutun da cenazelere kadar birçok olaya uygun makyaj tasarlayıp uyguluyordu. Forbes’un En Çok Kazanan YouTube Starları listesine iki kez girmişti. Makyaja ya da internet yıldızlarına karşı büsbütün ilgisiz olmama rağmen Elle’le birbirimize çok benziyorduk.

Bu okulun yüzde doksan dokuzunun ne kadar çaresiz ve umarsız olduğunu benden başka anlayan tek kişiydi. Elle’in gözü kara bir dürüstlüğü vardı ve amacına ulaşmak için her şeyi yapardı. Bu yüzden ayrılmaz bir ikiliydik. Yine bu yüzden de ona çıkışmama aldırmayacağını biliyordum. Sert bir ifadeyle ona döndüm. “Bunu hak ettiğini düşünüyormuşsun gibi davrandığının farkındasın, değil mi?” Elle bana doğru istemeye istemeye döndü. “Öyle görünüyor,” dedi, gülümsemesini bastırmaya çalışarak. “Sephora sponsorluğunu hak ediyorum çünkü bunun için çok çalıştım. Tıpkı, bitmek tükenmek bilmeyen yarışlarının her birine geldiğim için, senin de içimi boşaltmamı hiç şikâyet etmeden dinlemeni hak ettiğim gibi.” Dürüst olmak gerekirse haklıydı. Elle ve Morgan şimdiye kadar neredeyse tüm yarışlarıma gelmişti. Çoğu zaman tribünlerde beni desteklemek için bulunan sadece ikisi olurdu. İlk kez birinci sınıftayken gelmişlerdi; o yarışa, yatırımcıları hisse senedi alımları konusunda etkilemek için şehirde olan babamı da çağırmıştım.

Gelip kazanmamı izleyeceği konusunda çok umutluydum. Bitiş çizgisine vardığımda babam orada değildi ama Elle ve Morgan oradaydı. Gelerek beni çok şaşırtmışlardı ve o gün orada darmadağın olmamamı onlar sağlamıştı. “İkiniz de çok fenasınız,” dedi Morgan kafasını sallayarak. “Neden sizinle arkadaş olduğumu bile bilmiyorum.” Elle’le birbirimize bir bakış atmamıza bile gerek yoktu. Onun yerine aynı anda Morgan’a döndük. “Sen onur öğrencisisin, çok iyisin, havalısın, ailen çok zengin,” dedim. “Sen bir oyuncusun ve çok güzelsin,” diye devam etti Elle. “Fazla mükemmelsin,” dedim.

“Bizden başka kimse seninle arkadaş olmaya katlanamaz,” dedi Elle duygusuzca. Morgan gözlerini devirdi ama kızarmıştı. “Siz gerçekten çok fenasınız.” Omuzlarımı silktim. “Ama bizi seviyorsun.” “Tartışılır,” dedi göz kırparak. Yüksek ihtimalle erkek arkadaşı Brad’e mesaj atmak için telefonunu çıkardı. Bir anlığına ekranındaki saati gördüm. Siktir. Yemek arasının bitmesine sadece on dakika kalmıştı. Üniversite ve Kariyer Merkezi’ne üzerine değerlendirme yazdığım makaleyi bırakıp kendi makalemi almam gerekiyordu. Not defterimi çantama tıkıp ayaklandım. “Morgan,” dedim, listemdeki son maddeyi hatırlamıştım. “Brad’e futbol takımı akşam Skāra’ya geliyor muymuş diye sorar mısın?” İki çift göz ânında üzerime dikildi. Böyle olacağını tabii ki biliyordum. “Futbol takımı seni neden ilgilendiriyor?” diye sordu Elle. “İki yıldır yalnız geçirdiğin cumaları biriyle takılarak sonlandırmayı mı düşünüyorsun yoksa?” “Azıcık vitrinlere bakmakta ne var?” dedim umursamazca.

Çantamı sırtlanıp uzaklaşmaya başladım, sorguya çekilmek istemiyordum. Üniversite ve Kariyer Merkezi’ne doğru ilerledim. Bahçedeki havuzun yanından geçerken gözlerini bana diken Autumn Carey ve arkadaşlarını görmezden gelmeye çalıştım. Umurumda bile değillerdi. Haklı ya da haksız üzerime çektiğim her bakışı kafama taksaydım, şimdiye kadar insanların yargıları içinde boğulurdum. Makalemi vaktinde alabilmek için adımlarımı hızlandırdım. Üniversite ve Kariyer Merkezi, birbirlerinin makalelerini okuyup değerlendirebilmeleri için son sınıf öğrencilerini eşleştiriyordu. Her ne kadar sınıf arkadaşlarımın üniversite beklentilerim hakkındaki yorumlarıyla zerre kadar ilgilenmesem de zorunlu bir uygulamaydı. Ben inanılmaz tuhaf biri olan Paige Rosenfeld’le eşleşmiştim ama neyse ki onunla konuşmak zorunda değildim.

Onun makalesi, zorbalıkla karşılaşan bir arkadaşına yardım edememiş olmasıyla alakalıydı ve ben de üstüne sadece birkaç yorum yapmıştım. Paige’in kişisel hayatı hakkında bilgi sahibi olmak, önceliklerim listesinde pek üst sıralarda sayılmazdı. Asıl önceliğim kendi makalemdi. Harika olması gerekiyordu. Tüm yaz boyunca, merkeze sunacağım makalenin taslağı üstünde çalışmıştım. Yazmış, sonra yeniden yazmış ve yeniden yazmıştım. Hatta Morgan’ın, Harvard’da okuyan babasının yolundan gitmeye kararlı erkek arkadaşı Brad’den de makaleyi düzenlemesini istemiş, istediği kadar sert davranabileceğini söylemiştim. Yani Brad ne kadar sert davranabilirse. Çünkü 1 Kasım’a kadar hazır ve mükemmel durumda olması gerekiyordu. Pennsylvania Üniversitesi Wharton Okulu’nun Erken Karar başvurularının son gününe kadar.

Babam da oradan mezun olmuştu. Her ne kadar birlikte yaşamış olmasak ve ilişkimiz bariz şekilde işlevsiz olsa da, ben de onun okuduğu yerde okumak istiyordum. Eğer girebilirsem, bunu yapabileceğimi görürdü sonunda. Girersem, ortak bir Penn’imiz olacaktı. Yemek arasının son dakikalarında Üniversite ve Kariyer Merkezi’ne girdim. Her yer boştu; ben de yerleri halı kaplı, fazlaca temiz salonu hızla geçip öğrenci posta kutularına yöneldim. Paige’in makalesini bıraktım ve kendi kutuma döndüm. Paige’in yorumlarının bulunduğu zarf en üstte duruyordu. Aceleyle sayfaları açtım ve sayfa kenarlarına kırmızı kalemle yazılmış notlara baktım. Ve… çok fazla not vardı. Kalbimin önce hafifçe teklediğini, ardından gümbür gümbür attığını hissettim. Paige Rosenfeld’in makalemle ilgili ne düşüneceğini umursayacağımı sanmazdım ama karşımda böyle bir şey varken bunu görmezden gelemeyeceğim ortadaydı. Son sayfaya, Paige’in kapanış notunu yazdığı kısma gittim. Her ne kadar her bir kelimeyi görmezden gelmeyi istesem de dikkatlice cümlelerine baktım.

Bu makale gerçekten ama gerçekten yapaydı. UPenn üzerinde birkaç araştırma yapan herkes bunu yazabilirdi. Burada “sen” yoksun. Oraya gitmek istemenin sebebi neyse onu anlat. İçinde buna dair bir tutku bulmaya çabala ve ardından yeniden yazmayı dene. Paige kim oluyordu da bana yapay diyordu? Beni tanımıyordu ki. Onun makalesi de harika sayılmazdı. Umurumda olsaydı, ben de onun klişe konu seçimi ve fazla abartılı betimlemeleri için bir not yazabilirdim.

Beaumont’ta zorbalık çok da karşılaşılan bir durum değildi. Gurur duyduğum bir şey üzerine böyle bir şey okumak çok utanç vericiydi. Ve en berbat yanı da haklı olduğunu bilmemdi. Profesyonel olmaya o kadar odaklanmıştım ki kişisel bir noktaya değinmeye fırsat olmamıştı. Ama cesaretimin kırılmasına izin vermeyecektim. Bethany gibi değildim ben. Sert laflar karşısında kırılan biri olsaydım, çok uzun zaman önce pes ederdim. Bu makaleyi yeniden yazacak ve UPenn’e girecektim. Çantamın içindeki telefonum titreşti. Refleksle çıkarınca ekranda Morgan’ın mesajını gördüm.

Futbol takımı gelecekmiş. Planladığın neyse görmek için can atıyorum… Hafif bir gülümsemeyle makalemi tekrar katladım. Çantama koyarken aklım akşamki partiye kaymıştı bile.

İKİ

SKARA’YA GEÇ KALDIM ÇÜNKÜ Highland’de cuma akşamı trafiği korkunç oluyordu. Üstüne yarım saatliğine de park yeri kovalamıştım çünkü otopark için on yedi dolar ödemeye hiç niyetim yoktu. Kulüp, Hollywood Boulevard’da, uzun site binalarının ve modern sinema salonlarının arasındaki devasa bir alışveriş merkezinin en üst katındaydı. Kaldırımda toplanmış, hiç bilmediğim dillerde konuşan ve Hollywood Şöhret Yolu’nun fotoğraflarını çeken turistlerin arasından geçmek zorunda kaldım. Nihayet girişe ulaştığımda kapıdaki fedai içeri girmemi işaret etti. Kulüp klasik olarak yirmi bir yaş ve üstünü kabul ediyordu ama Rebecca Dorsey’nin babası mekânı doğum günü için kiralamıştı. Bize içki vermeyeceklerdi tabii ki ama insanların, kanlarındaki alkol oranını artırmak için oldukça yaratıcı yöntemleri vardı. Salonun içinde dönüp duran ışıkların altında hemen onu gördüm. Dans pistinin kenarındaki koltuğa yaslanmış, futbol takımındakilerle bir şeye gülüyordu. Mükemmel umursamazlığın resmi gibiydi âdeta. Mükemmel çekiciliğin de aynı zamanda. Uzundu, diğer üniversite sporcuları gibi yapılıydı ve gülümsemesi, kulübün diğer yanından bile görülebiliyordu. Bir kolunu kaldırıp futbol takımı tişörtünün yakasını sıyırırken ve boynunu ovuştururken onu izledim. Kolunu kaldırınca kemerinin biraz üstünden koyu renk teni göründü.

Çok güzel bir manzaraydı ve doğrusu çok davetkârdı. İşte benim ânım gelmişti. Sadece yanına gidecek, sohbete dahil olacak ve sonra da onu, sadece ikimizin olacağı bir yere götürecektim. Ama yapamadım. Müzik, kulaklarımda rahatsız edici bir şekilde çınlıyordu. Kapının yanındaki dandik heykelin yanından geçmeyi bile başaramamıştım. Bir yıldır bunu bekliyordum. Bunu planlıyordum. Neden yapamıyordum ki? Nasıl flört edileceğini unutmuş olmam mümkündü. Gizliden gizliye bu aşkı filizlendirirken, iki yıldır erkeklerden gelen tüm teklifleri reddediyordum.

Bu özel oyunun nasıl oynandığını unuttuysam ne olacaktı? Patrick Todd’un söylediği aptalca şey her neyse gözlerini devirdi ve ardından ne geleceğini ânında tahmin ettim. Ne zaman lafı yapıştıracak olsa kaşları seğirir gibi oluyordu. Harika bir şekilde, saçmalığa gelemeyen bir adamdı. Andrew Richmond’la ilgili sevdiğim ilk şey buydu. Beaumont’ta yeni olduğu zamanlarda bile onun hızlı ve soğukkanlı mizahını fark etmiştim. Arkadaşlığımız giderek derinleşmişti çünkü ikimiz de varlıklı, gözalıcı sınıf arkadaşlarımızın arasında kendimizi yabancı hissediyorduk. Andrew ayrıca, çoğunluğu beyaz öğrencilerden oluşan bir okulda siyahi olmanın getirdiği zorluklarla da karşılaşıyordu. Sebep ne olursa olsun, ikimiz de Beaumont’un aykırıları gibi hissediyorduk. Onunla defalarca konuşmuştum ama bu konuda değil. Aklıma klişe tavlama cümleleri bile gelmiyordu. Yardıma ihtiyacım vardı.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Genç Yetişkin
  • Kitap AdıDürüst Olmam Gerekirse
  • Sayfa Sayısı382
  • YazarEmily Wibberley, Austin Siegemund-Broka
  • ISBN9786257550079
  • Boyutlar, Kapak13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviYabancı Yayınevi / 2021

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Belki Bir Başka Hayatta ~ Taylor Jenkins ReidBelki Bir Başka Hayatta

    Belki Bir Başka Hayatta

    Taylor Jenkins Reid

    Yirmi dokuz yaşındaki Hannah Martin, hayattaki amacının ne olduğunu hâlâ çözememişti. Üniversiteden mezun olduğundan beri altı farklı şehirde yaşamış, sayısız iş değiştirmişti. Son kararı...

  2. Kış Ustası ~ Terry PratchettKış Ustası

    Kış Ustası

    Terry Pratchett

    “Kış asla ölmez. İnsanların öldüğü gibi ölmez. Geçe kalmış kırağıda ya da bir yaz akşamındaki güz kokusunda takılıp kalır ve sıcak havalarda dağlara kaçar.”...

  3. Eric ~ Terry PratchettEric

    Eric

    Terry Pratchett

    “Kaçıyorum, öyleyse varım. Daha doğrusu, kaçıyorum, öyleyse –ve şansım da yaver giderse- hâlâ var olacağım.” Yakın geçmişte, sonsuzluğun büyülü evrenine uğurladığımız Sir Terry Pratchett’ın, dünya...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur