Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Erkek Nedir Bilmeyen Ben
Erkek Nedir Bilmeyen Ben

Erkek Nedir Bilmeyen Ben

Jacqueline Harpman

Yeraltında, kapalı bir mekânda yaşayan kırk kadından geriye yalnızca biri kalmıştır. Dış dünyaya ne olduğunu bilmeyen bu son tanık, geçmişi hatırlamaya ve anlatmaya başlar:…

Yeraltında, kapalı bir mekânda yaşayan kırk kadından geriye yalnızca biri kalmıştır. Dış dünyaya ne olduğunu bilmeyen bu son tanık, geçmişi hatırlamaya ve anlatmaya başlar: Erkeklerin var olduğu, düzenin hüküm sürdüğü, sonra yavaş yavaş çözülen bir dünya… Kadınlar, anlamını bilmedikleri kurallara uyarak hayatta kalmaya çalışmış, erkeklerin ortadan kayboluşunu ise sessizce kabullenmişlerdir. Anlatmak, hayatta kalmanın tek yolu haline geldikçe hafıza hem bir sığınağa hem de bir tehdide dönüşecektir.

Jacqueline Harpman, Erkek Nedir Bilmeyen Ben’de uygarlığın çöküşünü, iktidarın doğasını ve cinsiyetler arasındaki görünmez sınırları yalın ama ürpertici bir dille sorgularken, distopyayla felsefi anlatıyı ustalıkla birleştiriyor.

“1995’te yayımlandıktan sonra neredeyse tamamen unutulan ve erkekler tarafından tutsak edilen kadınları anlatan bu karanlık hikâye, bugün Z kuşağı tarafından modern bir Damızlık Kızın Öyküsü olarak yeniden keşfediliyor.”

The Guardian

**

Artık neredeyse hiç dışarı çıkmadığımdan beri zamanımın çoğunu koltuklardan birinde kitapları yeniden okuyarak geçiriyorum. Belli bir süredir önsözlere merak saldım. Yazarlar önsözlerde kendilerinden seve seve bahsediyor, sundukları bu eseri hangi nedenlerle kaleme aldıklarını açıklıyorlar. Şaşıyorum, bunun nedeninin edindiğimiz bilgileri aktarmak olduğu onların dünyasında, benim yaşadığım dünyaya kıyasla gün gibi ortada değil mi? Çoğunlukla bu girişimlerinde bir büyüklenme olmadığını, kendilerinden yazmaları istendiğini ve bunu kabul etmeden önce tereddüt ettiklerini açıklama gereği hissediyor gibiler. Ne tuhaf! Bu açıklama insanların öğrenmeye hevesli olmadığını ve bilgilerini aktarmak istediklerinde de mazeret sunmaları gerektiğini düşündürtüyor. Ya da eski çeviriler ne denli övgüye değer olsa da şu veya bu eksiği var diye yeni bir Shakespeare çevirisini yayımlamayı kabul etmelerinin ardında yatan nedenleri açıklıyorlar. Farklı diller öğrenip istediğimiz eserleri arabulucu olmadan okumak varken çevirmek niye? Bütün bunlar beni hayrete düşürüyor. Fazlasıyla cahil olduğum kesin, görünüşe bakılırsa sandığımdan bile daha azını biliyorum. Kendilerini yetiştirenlerden, onlara şu ya da bu bilginin kapılarını açanlardan minnetle bahsediyorlar ve bende bir şey ifade etmediğinden tümünü genellikle belirli bir kayıtsızlıkla okuyorum. Ancak dün, birdenbire, gözlerim yaşla doldu; Théa’yı hatırladım ve içimi korkunç bir hüzün dalgası kapladı. Onu yine bir yatağın köşesine oturmuş, dizlerini bitiştirmiş, sürekli kopup duran kötü örgü saçlara rağmen sabırla dikiş dikerken gördüm. Sonra durup bilgisizliğimi hemen kavrayarak bana şaşkınlıkla baktığını gördüm ve ancak bu kadarını yapabildiği için benden özür dileyerek bildiklerini öğretmeye çalıştığını anladım. O an içimde bir şeyler koptu, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Hiç ağlamamıştım. Ruhum o denli yanıyordu ki bu iç ezici büyük acı midemi ağrıttı ve artık beni dinleyen kimse kalmadığı için bir daha hiç konuşmayan ben, “Théa! Théa!” diye tekrarlayarak onun adını çığırdım. Yokluğuna, ölümün onu ele geçirmesine, hantal kollarımdan almasına izin vermesine katlanamıyor, artık buna dayanamayacağını anlayarak ölümün onu ele geçirmesine izin verdiği için, ölüm onu tutamadığıma, artık dayanamadığını anladığımda bütün hayatım boyunca olduğum ve ölünce de olacağım gibi kaskatı kalmama, onu sıcaklıkla saramadığıma, yüreğim taşlaşmış ve akılsız davranıp ümidimi kaybettiğimi fark edememe kızıyordum.

O âna dek böylesine allak bullak olmamıştım ve böyle bir şeyin benim başıma gelmeyeceğinden gayet emindim. Kadınların titrediğini, ağladığını, bağırdığını görmüştüm, onların acısına kayıtsız kalmıştım, bana anlaşılmaz gelen hareketlerine tanık olmuştum, onlara yardım etmek için benden istediklerini yaptığım zaman bile sessiz kalmıştım. Hepimiz aynı trajedinin bir parçasıydık; öylesine güçlü, öylesine geneldi ki başka her şeye karşı duyarsız kalsam da sonuçta farklı olduğumu düşünüyordum. Ve o sırada, hıçkırıklarla sarsılırken, çok ama çok geç olsa da benim de sevdiğimi, acı çekebileceğimi ve sonuç olarak insan olduğumu fark ederek pes ettim.

Bana öyle geliyor ki bu acı hiç yatışmayacaktı, beni sonsuza dek ele geçirmişti, onun dışında hiçbir şeye kendimi adamama kesinlikle izin vermeyecekti, ben de buna razıydım. Vicdan azabından kıvranmak dedikleri şey bu olsa gerek. Bundan böyle ayağa kalkamayacak, düşünemeyecek hatta yemeğimi bile hazırlayamayacak ve yavaş yavaş eriyecektim. Umutsuzluğa kapıldığım düşüncesinden kötücül bir haz alıyor gibiydim; bedenimin hissettiği acı öyle sert ve şiddetliydi ki ruhumun acısını unutturdu bana. İşte böylece, zaten hiç eğlenmeyen ben, bu değişimin mizahi yönünü görüp iki büklüm bir halde gülmeye başladım.

Acı hafiflediğinde, daha önce gülüp gülmediğimi düşündüm. Kadınlar sık sık gülüyorlardı ve ben de yer yer onlara katıldığımı düşünsem de tam olarak emin olamıyordum. O anda, geçmişi hiç düşünmediğimin, ebedî bir şimdi içinde yaşadığımın ve kendi geçmişimi unutmaya başladığımın farkına vardım. Omuz silkip başıma hiçbir şey gelmediği için bunun büyük bir kayıp olmayacağını düşünüyordum ki çok geçmeden bu düşünce beni dehşete düşürdü. Ne de olsa, bir insansam, benim öyküm de William Shakespeare’in ayrıntılı olarak anlatma zahmetine girdiği Kral Lear’ın ya da Prens Hamlet’in öyküsü gibi önemliydi. Neredeyse farkına bile varmadan kararımı vermiştim, ben de onun gibi yapacaktım. Zamanla akıcı bir şekilde okumayı söktüm, yazmak çok daha zor olsa da zorluktan hiç kaçmamışımdır. Kâğıdım kalemim vardı, belki fazla zamanım yoktu ama artık keşif gezilerine çıkmadığımdan beri uğraşım kalmamıştı, ben de hemen işe koyulmaya karar verdim. Depoya gidip yiyeceğim eti çıkardım ve çözülmeye bıraktım. Böylelikle acıktığımda yemeğim hemen hazır olacaktı. Ardından büyük masaya oturup yazmaya başladım.

Bu satırları yazdığım sırada öyküm tamamlandı. Etrafımdaki her şey derli toplu ve kendime verdiğim son görevi de bitirdim. Sadece bir ayımı aldı ve bu dönem, hayatımın belki de en mutlu zamanıydı. Anlamadığım şeyse bana fazla mutluluk vermediği halde şu tuhaf var oluştan başka bir şey hatırlayamamam. Bellek çalışmasının kendi başına tatmin edici bir yönü var mı ve hatırladıklarımız hatırlama etkinliğinin kendisinden daha mı az önemli? İşte yanıtsız kalacak bir soru daha; bana öyle geliyor ki yanıtsız sorulardan başka bir şey değilim.

Hatırladığım en eski şey mağarada olduğum. Anı dediğimiz şey gerçekten bu mu? Kadınlar bana kendi öykülerinden parçalar anlatmayı birkaç kez kabul ettiler; bu parçalarda olaylar, koşuşturmalar, erkekler vardı; bense, anı denilen şeyi, aynı yerde, aynı insanlarla, aynı şeyleri yapmaya yani yemek yemeye, dışkılamaya ve uyumaya indirgemekle yetiniyorum. Hayli uzun bir süre günler tamamen aynı şekilde birbirini kovaladı derken düşünmeye başladım ve her şey değişti. Öncesinde özdeş hareketlerin tekrarından başka bir şey yaşanmıyordu ve büyüdüğümü, beraberinde de hayatın ilerlediğini kafam karışarak fark etsem de esasen zaman durmuş gibiydi. Anılarım öfkemle başlıyor.

Tam olarak kaç yaşında olduğumu söyleyemeyeceğim. Ergenliğe gireceğimin söylendiği dönemlerde diğerleri uzun süredir yetişkinlerdi. İlk belirtileri göstermeye başlamıştım; koltukaltlarım ve kasıklarım tüylenmişti, memelerim hafifçe şişmişti; derken hepsi durdu. Hiç regl olmadım. Kadınlar bana şanslı olduğumu, kan yüzünden utanmak zorunda olmayacağımı ve yatağı kirletmemek için önlem almama gerek kalmayacağını, her ay, yapabildikleri kadarıyla bacakları arasında tutmak zorunda oldukları –bir başka deyişle, bağlayabilecekleri hiçbir şey olmadığından kaslarını sıkarak tutmak zorunda oldukları– paçavra parçalarını yıkamak gibi sıkıcı bir görevden kurtulduğumu ve genç kızlar arasında fazlasıyla yaygın karın ağrılarına katlanmayacağımı söylüyorlardı. Ancak onlara inanmıyordum; neredeyse hepsi regl olurken başkalarının sahip olduklarına sahip olmamayı nasıl olurdu da bir üstünlük olarak düşünürlerdi? Beni kandırdıkları hissine kapılmıştım.

O zamanlar olaylar üzerine pek kafa yormamış, âdet görmenin ne işe yaradığını düşünmek aklıma gelmemişti. Tabiatım sessiz olabilirdi, bununla beraber zaten nadiren sorduğum sorulara verilen karşılıklar beni cesaretlendirmiyordu. Kadınlar genellikle iç çekiyor, gözlerini kaçırıyor, “Öğrenmek ne işine yarayacak ki?” diyorlardı. Bu konuda hiçbir fikrim olmadığından üstelemiyordum. Bundan epey uzun bir zaman sonra Théa bana âdet görmenin ne olduğunu açıkladı. Ayrıca bana, kadınların eğitimli sayılmadığını, anlamını hiçbir zaman tam olarak kavrayamadığım sözcükler kullanarak işçi, yazman ya da tezgâhtar olduklarını ve benden daha bilgili olmadıklarını söyledi. Yine de bunu öğrendiğimde, öğretme konusunda isteksizlermiş gibi geldi bana. Öfkeliydim. Théa çok da haksız olmadığımı söyleyip davranışlarının nedenlerini açıklamaya çalıştı; buna daha sonra belki değinirim, geriye dönüp baktığımda söz konusu dönem öfkeli olduğumu fark ediyorum. Ne denli az olursa olsun sorduğum soruların yanıtlarını anlamaktan âcizmişim gibi aşağılandığımı hissedince ben de kadınlarla bir daha hiç ilgilenmemeye karar verdim.

Sürekli kötü bir ruh hali içinde olsam da hissettiklerimi tanımlamaya yetecek terimleri bilmediğimden bunun farkında bile değildim. Kadınlar gündelik hayatın ender işleriyle meşgul oluyor, benden de bunlara katılmamı istemiyorlardı. Çömelip ne görebilirim diye bakıyordum. O günleri anımsadığımda zihnimde neredeyse hiçbir şey canlanmıyor. Oturmuş çene çalıyor ya da günde iki kez yemek hazırlıyorlardı. Dikkatimi yavaş yavaş kafesin çevresinde durmaksızın dolaşan gardiyanlara çevirdim. Hep birbirinden birkaç adım mesafede ilerleyen üçlüler halinde bizi gözetleyerek yürüyorlardı ve yoklarmış gibi yapmamız gerekse de bu durum gitgide ilgimi çekmeye başlamıştı. İçlerinden birinin farklı olduğunu sezmiştim: Daha uzun ve inceydi, bir süre sonra da diğerlerinden daha genç olduğunu anladım. Bu oldukça ilgimi çekti. Kadınlar neşeli olduklarında erkekleri, aşkı hatırlıyor, aniden gülme krizine kapılıyor ve gülünç olanın ne olduğunu sorduğumda benimle alay ediyorlardı. Bildiklerimi zihnimden saymaya başladım: dudaktan dudağa öpücükler, sarılmalar, hiçbir şekilde anlamadığım bakış ya da ayakla flört etmeler, ardından göklere çıkmalar. Tanrım! Ne ilkini ne de başkasını, herhangi bir gök görmediğimden bu konuda oyalanmıyordum. Ayrıca erkeklerin hoyratlığından, canlarının yanmasından, kadınları umursamamalarından, onları hamile bırakıp, “Benden olduğunu nasıl bilebilirim?” deyip çekip gitmelerinden de şikâyet ediyorlardı. Kadınlar kimi zaman hiçbir şey kaçırmadıklarını söylerken, kimi zaman da ağlamaya başlıyorlardı. Benim kaderimdeyse bakire kalmak vardı. Günlerden bir gün öfkemi dizginlemek için cesaretimi topladım ve iki yaşlı kadından en makulü olan Dorothée’ye bu konuyu açınca, “Zavallı yavrum!” cevabını aldım. Birkaç kez iç çektikten sonra her zamanki gibi yanıt verdi: “Böyle bir şey senin başına gelmeyeceğine göre öğrenmek ne işine yarayacak?”

Büyük bir öfkeyle, “Öğrenmek istiyorum,” dedim ve böylece kararlılığımı göstermiş oldum.

Birinin işine yaramayacak bilgileri öğrenme isteğimi anlayamadığından, ağzından tek kelime koparamadım. El değmeden öleceğim kesindi, en azından merakımı gidermek istiyordum. Neden hiçbir şey söylememeye ant içmişlerdi? Herkesin bu sırdan haberdar olduğunu söyleyerek kendimi avutmaya çalışıyordum. Bu sırrı benden esirgemelerinin nedeni ona değer katmak mıydı? Övgüye değer bir hazinenin ihtişamını geri kazandırmak için mi susuyorlardı? Böyle yaparak onları bir mucizenin emanetçileri gibi gören bilgisiz bir kız yaratıyorlardı. Yoksa çaresizliklerini gizlemek için mi beni karanlıkta bırakıyorlardı? Bazen bunun iffetten olduğunu ileri sürüyorlardı ama kendi aralarında iffetli olmadıklarını gayet iyi görüyordum: fısıldaşıyorlardı, kıkırdıyorlardı, patavatsızlardı. Ben sevişemeyecektim, onlar da bir daha yapamayacaklardı; böylece belki eşitlenirdik ve beni bundan mahrum bırakarak kendilerini teselli etmeye çalışıyorlardı.

Çoğunlukla akşamları, uyumadan önce gardiyanlardan genç olanını düşünüyordum. Tahminler yürütmek için elimdeki pek az şeyi kullanıyordum; başka bir hayatta gelip yanıma oturuyordu, beni dansa davet ediyordu, bana adını söylüyordu, benim de ona söyleyeceğim bir adım oluyordu, konuşuyorduk ve birbirimizden hoşlanmışsak el ele yürüyorduk. Belki de onu ilgi çekici bulmayacaktım; altı gardiyanımız arasında yaşlı olmayan tek kişi oydu ve hepsinden önemlisi, kuşkusuz bu kadar hoşgörülü olmamın nedeni ondan başka genç bir erkek tanımamış olmamdı. Bilmediğim o dönemlerde aramızda geçebilecek konuşmayı hayal etmeye çalışıyordum; yarın da hava güzel olacak mı? Komşunun evinde doğan kedi yavrularını gördünüz mü? Görünüşe göre teyzeniz seyahate çıkacak; böyle söylesem de şimdiye kadar hiç kedi yavrusu görmemiştim ve güzel havanın nasıl olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu, bu da düşlerimi kısa kesti. Bunun üzerine öpücük üzerine düşünmeye başladım; gardiyanın güzel şekilli, hafifçe şişkin –bazı kadınlarda gördüğüm fazlasıyla şişkin dudaklar hoşuma gitmiyordu– epey geniş ağzını olabildiğince gözümde canlandırmaya çalıştım. Dudaklarımı dudaklarına yaklaştırdığımı hayal ettim; kuşkusuz, bu konu hakkında daha fazla bilgiye ihtiyacım vardı çünkü içimde özel hiçbir şey hissetmemiştim.

Bir akşam hariç. Asla gerçekleşmeyecek bir öpücüğü gözümde canlandırmaya çalışırken can sıkıntısından uyuyup kalmak yerine aklıma, hiç sorgu yapılmamasına şaşıran kadınların aralarındaki konuşmalar geldi. Anlattıkları az buçuk şeyi süsledim; bir kadını aradıklarını, onu çığlıklar ve dehşete kapılmış bir halde alıp götürdüklerini düşündüm. Bazen bir daha geri gelmiyor, bazen de sabahleyin yara bere içinde inleyen bedeni yanmış bir kadını diğerlerinin arasına geri atıyorlardı, bu gibiler her zaman hayatta kalmıyordu. Düşündüm: “Ah! Sorgular olsaydı, beni alıp şimdiye dek yaşadığım odadan çıkartacak, bilmediğim uzun koridorlardan geçireceklerdi ve bir şeyler olacaktı!”

Zihnim inanılmaz bir hızla çalışıyordu; kararlı bir tavırla beni iten delikanlı yapılması gerekenleri yapıyor gibi davranıp köşeyi döner dönmez diğerlerinin gözünün önünden kaybolduğumuz an durup bana gülümseyerek, “Hiçbir şeyden korkma,” diyor ve beni kolları arasına alıyordu. O anda içimden muazzam bir şey geçti, öylesine yüce bir hazdı ki beni aştı, olağanüstü bir ışık bedenimde patladı ve nefesim kesildi ama hemen toparladım çünkü bu da umutsuzluk derecesinde kısa sürdü.

Bundan sonra ruhum değişti. Artık kadınların sırlarını öğrenmeye çalışmıyordum, benim de bir sırrım vardı. Bu hazza ulaşmak güç oldu, kendime gitgide uzun ve karmaşık öyküler anlatmak zorunda kaldım ve en büyük pişmanlığım hiç arka arkaya iki kez haz alamamış olmamdı oysa bunun saatler sürmesini isterken aralıksız, günlerce, gece gündüz hoş bir dengeyle ovalardaki nadir otları okşayan hafif bir rüzgâr gibiydim, bunu ancak çok sonraları fark ettim. Kendimi tümüyle haz almaya adamıştım. Bunun için baş başa kalacağımız ya da en azından diğerlerinden soyutlanıp yüz yüze geleceğimiz sıra dışı koşulları bir araya getirmek gerekiyordu ve işkence çektikten sonra kollarını bedenimde hissettiğimde inanılmaz şaşıracaktım. Hayal gücüm gelişti. Aynı anlatıya iki kez başvuramayacağımdan hayal gücümü disiplinli ilerleyerek eğitmek zorundaydım, olayların beklenmedik olması önemliydi; bunu, herhangi bir haz duymadan beni hayran bırakan o harika hareketi hayal etmek için birkaç kez denedikten sonra fark ettim.

Hayli zordu çünkü hem anlatının yaratıcısı, hem öykücü hem de duyduklarına şaşıran dinleyiciydim. Bugün bunca engelin üstesinden gelebilmeme şaşıyorum! Umulmadık şeylerin etkisinde kalmak amacıyla gelen fikri önceden sezmemek için zihnim nasıl bir hızla çalışıyordu! Sorgu düşüncesi ilk aklıma geldiğinde o zamana dek kendi kendime hiç öykü anlatmamıştım, böyle bir şeyin yapılabileceğini bile bilmiyordum, kendimi tamamen oyuna kaptırarak hem bu yeni etkinliğe hem de anlatının kendisine hayrandım. Ardından hızlıca bu işin müdavimi, bir anlatı ustası haline geldim, kötü başlayıp başlamadığını, bir çıkmaza doğru ilerleyip ilerlemediğini anlayabiliyor, hatta gittikleri yönü gerektiği gibi bükmek için olayları yeniden ele alabiliyordum. İşi düzenli olarak gelip giden, sahneden sahneye değişen ve bana çokça tanıdık gelen karakterler yaratmaya kadar götürdüm. Onlardan epey memnun olsam da bu günlerde kitap okuya okuya yarattığım bu karakterlerin ne denli üstünkörü kaldıklarını görebiliyorum.

Gitgide daha da karmaşık öyküler yaratmam gerekiyordu, sanırım içimde bir şeyler bu öykülerden ne beklediğimi biliyor, kendimi şaşırtmaya çalışıyordu. Bazen saatlerce anlatmam gerekiyordu, böylece dikkatini toplamayı unutan, kendini dinleme zevkine bırakan, eğlenen ve gardını indiren içimdeki izleyiciyi hazırlıksız yakalıyordum. Bu noktada hayranlık uyandıran o an geliyordu: oğlanın bakışı, omuzumdaki eli ve tüm varlığımın taşınması. Ardından uyuyabiliyordum. Belki de öyküyü keserek anlatıyı duygulara tercih eden, geri çekilmeye devam eden ve kendi zevkini uzatmak için beni bundan mahrum eden bir iç dinleyicimi hayal kırıklığına uğratıyordum. Anlatırken onu ikna etmeye çalıştığım oluyordu: Yorgunum, uyumak istiyorum, hazza ulaşmama izin ver, yarın devam ederim. Ama değişen bir şey olmuyor, oyuna gelmiyordu.

….

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Erkek Nedir Bilmezdim ~ Jacqueline HarpmanErkek Nedir Bilmezdim

    Erkek Nedir Bilmezdim

    Jacqueline Harpman

    “Yaptığımın cevapsız kalan bir sürü soruya yenisini eklemekten başka bir şey olmadığının farkındayım” diyor Erkek Nedir Bilmezdim’in gizemli kahramanı. “Sadece, o gün içinde yaşadığım,...

Aynı Kategoriden

  1. Kulübemiz Tehlikede! ~ Jean-Claude LalumièreKulübemiz Tehlikede!

    Kulübemiz Tehlikede!

    Jean-Claude Lalumière

    Bernie ve arkadaşları Félix, Pierre, Simon, Quentin ve Hugo’nun bir dertleri vardır: Yaşadıkları kasabanın yakınlarına yapılacak yeni otoyol, ormandaki kulübelerinin tam ortasından geçecektir. Burası...

  2. Oyuna Devam ~ Holly ChamberlinOyuna Devam

    Oyuna Devam

    Holly Chamberlin

    Yeniden başlamak için geç kaldığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz !.. Önce aşk, sonra evlilik ve ardından da sıkıcı ve sıradan bir hayat, sadakatsizlik, tatsız sürprizler ve...

  3. Kan Gölü – Cep Boy ~ Tess GerritsenKan Gölü – Cep Boy

    Kan Gölü – Cep Boy

    Tess Gerritsen

    Anne Rice vampirleri için neyse, Gerritsen de tıbbi gerilim romanları konusunda odur… Palmer’dan iyi, Cook’tan iyi… Evet, hatta Crichton’dan bile daha iyi… Stephen King...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    …
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur