Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

“Tüm kadınların kendilerinden bir şeyler bulabileceği yaşamdan heyecan verici, sıcak bir kesit. Şiddetle tavsiye edilir.”
-Publising News-

Bir gün bildiğiniz her şeyin kocaman bir yalandan ibaret olduğunu öğrenseniz ne yapardınız?

Erin Joyce’un Dublin’i terk edip sakin ve güzel bir kasaba olan Dunbarra’dan bir pansiyon alarak orada yaşamaya başlamasının üzerinden dört sene geçmiştir. Bu sürede bir sürü misafir ağırlayan Erin’in hayatı gelen son konuklarıyla birlikte yeniden altüst olacaktır: Yakın arkadaşı Marguerite’ın Hollywood yıldızı olan erkek kardeşi Sebastian, içine kapanık ressam bir anne ile konuşamayan kızı, pansiyona geldiği gün kocasının kendisinden boşanmak istediğini öğrenen Sarah ve diğerleri…

Misafirlerin birbirine teğet geçen yaşamlarının ve geçmişin ardında gizlenen büyük sırların hikâyesi… Okura, hayatta hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını gösteren akıcı ve bir o kadar da samimi bir roman…

***

I. Bölüm

Erin Joyce, kapıyı kapatıp dışarı çıktı ve yoldan aşağı doğru yürümeye başladı. Çiçekleri sularken ıslık çalan PJ’İ, eski bir boya kutusuyla sek sek oynayan Grade’i ve ertesi gün çıkacakları gezinti için arabalarını yerleştiren Alman misafirlerin heyecanlı konuşmalarını duyabiliyordu. Patika yola saptığında sesler uzaklaştı. Artık kuşların şakımaları, sandaletinin altındaki çakıltaşlarının çatırdaması ve uzaktaki bir traktörün uğultusuyla baş başa kalmıştı. Mis gibi kokan yaz akşamını içine çekerek neşeyle yürüdü. Virajı döndüğünde seyrekleşen ağaçlar arasından pırıl pırıl gölü ve Mark’ın kıyıya bağlanmış teknesinin siluetini görebiliyordu. Mark’ı görmese bile teknede olduğunu ve ertesi gün balığa çıkmak için gerekli hazırlıkları yaptığını biliyordu. Temmuzda işler yoğundu. Hava değişip duruyordu, ama bu balığa çıkmaya engel olmuyordu. Yaz ayları Mark için yoğun geçerdi, sonbahar da oldukça iyiydi. Sezon sonu tekne ve evdeki tamirat işleriyle ilgilenir ve daha sonra birkaç günlüğüne restoranı kapatıp Marguerite’la birlikte Fransa’ya Marguerite’ın annesini ziyarete giderlerdi.

Erin bazen Marguerite’ın Fransız olduğunu unutuyordu. Çok uzun süredir İrlanda’daydı; garip bir aksan ve kendine özgü bir dil geliştirmişti. Müşterilerin tebessüm etmesine neden olan bu dile Ronan Franglais adını takmıştı. Aslında Marguerite’ın restoranından içeri girmek bile insanı mutlu etmeye yeterdi. Pastel renkli büyük, yumuşak kanepeler ve üzerilerinde bahçeden toplanmış çiçeklerle süslenmiş cam vazoların bulunduğu meşe masalarla döşenmiş bu mekân bir yemek odasından ziyade bir oturma odasına benziyordu Marguerite ve Sean küçük gaz lambaları yakarak samimi ve romantik bir ortam oluşturmuşlardı. Öylesine şirin bir yerdi ki yemekler muhteşem olmasaydı bile ki öyleydi, yine de insanlar buraya gelirlerdi. Erin, yazları burada yemek yemeye pek zaman bulamıyordu, ama en az haftada bir kez on dakikalık bir yürüyüş yaparak adını Marguerite’ın büyüdüğü yer olan Dijon’dan alan bu restorana gelir ve bir kadeh şarap eşliğinde arkadaşıyla sohbet ederdi. Dört yıl önce Erin, Dunbarra’ya geldiğinde tanışmışlardı ve o zamandan beri yakın dosttular. Erin’in daha önce Marguerite gibi bir kız arkadaşı olmamıştı ve aralarındaki yaş farkına rağmen çok yakın arkadaştılar. Otuz sekiz yaşındaki Marguerite, Erin’den yedi yaş büyüktü.

Aslında Erin bu akşam buraya gelmeyi planlamamıştı. Ertesi gün yeni iki misafiri geliyordu ve onlar gelmeden yapılması gereken çok iş vardı. Ama Marguerite’ın telefondaki sesi o kadar telaşlı ve endişeliydi ki davetini hiç düşünmeden kabul etti.

Nihayet anacaddeye ulaştığında restoran karşısındaydı. Önünde park etmiş üç araba vardı. Bu, pazartesi akşamı saat dokuz için hiç de kötü sayılmazdı.

Kapıyı açar açmaz Marguerite’ın yemeklerinin nefis kokusu geldi burnuna.

“Hey, iyi akşamlar. Nasılsın?”

Sesin geldiği yöne bakarak gülümsedi, “iyiyim Sean. Bu akşam mönüde ördek var, değil mi?”

“Evet. Tadına bakmak ister misin?”

Meşeden yapılmış bara doğru yürürken, “Hayır teşekkürler Az önce bir şeyler yedim, ’’ dedi gülerek ve bir tabureye oturdu.

Sean kocaman ellerini barın üstüne koyup tek kaşını kaldırarak, “Şarap alırsın, değil mi?” diye sordu.

Erin, eliyle kızıl kahverengi uzun saçlarını arkaya doğru iterken, “Evet lütfen,” dedi.

“Marguerite şimdi gelir. İki adet sipariş hazırlıyordu. Bitirmek üzeredir.”

Erin restorana göz gezdirdi. Dolu beş masa vardı. Ortadaki masada iki işadamı oturuyordu; köşede flört eden bir çift vardı; başka bir masada kasabadan üç yaşlı çift kahve ve likörlerini yudumluyordu; dört kişilik bir grup tatlıları övüyordu. İki kişilik bir masada ise Erin’in son gelen misafiri olan oldukça küstah Amerikalı bir kadın tek başına oturmuş, bir şeyler atıştırarak şarap içiyordu. Erin, başıyla kadını işaret ederek, “Bayan Bell’den ne haber?” diye fısıldadı.

Sean barın üstünden eğilerek ona yaklaştı ve “Sanırım ekildi,” dedi.

Erin üzüntüyle iç geçirerek, “Ama bugün evliliğinin gümüş yılı. Kocasının Dublin’de işi vardı. Bugün saat sekizde burada buluşacaklarını söylemişti. Umarım arabası bozulmamıştır,” dedi.

“Muhtemelen yolunu kaybetmiştir. Bu, çok sık oluyor.”

“Sanmam. Yolu detaylı tarif etmiştim. Acaba gidip onunla konuşsam mı?”

Sean kaşlarını çattı. “Yapmasan iyi olur,” dedi. “Bu, onu mahcup edebilir.”

“Evet haklısın.”

Marguerite Hayes romantik çift için hazırlanmış yemeklerle mutfaktan çıktı. “Erin! Hemen geliyorum.” Masadakilerin siparişlerini tamamladıktan sonra arkadaşının yanına geldi.

Erin ayağa kalkarak ona sarıldı. “Nasılsın?” Üç kez öpüştükten sonra Marguerite onun yanındaki tabureye oturdu. Yorgun görünüyordu ve terden ıslanmış saçları alnına yapışmıştı. Yine de koyu renk gözleri ışıl ışıldı ve her zamanki gibi gülümsüyordu.

‘‘Şimdiye kadar beni en faza iki kez öptün,” dedi Sean, Erine göz kırparak.

Marguerite, gözlerini kocaman açarak ellerini kaldırdı. “Unutma, ben kıskanç bir adamla evliyim.’’

“Benim karım Mary de aynı,” dedi kırkıncı evlilik yıldönümünü henüz kutlamış olan iriyarı altmış dört yaşındaki garson. “Bir kadeh şarap alır mısın patron?”

Marguerite salona göz gezdirdi, bakışları Sandra Bell’e takıldı. “Şimdilik alkolsüz bir şey içsem daha iyi olur Sean,” dedi. Sonra Erin’e dönerek, “Ne var ne yok tatlım? Yoğun musun?”

“Unutmadan… Yarın yeni mahsul patates geliyor. İster misin?’ Marguerite sevinçle ellerini çırptı. “Oh, bien sûr lütfen! Roka ve kabak da var mı?”

“Hepsini yarın getiririm,” dedi Erin. “Hindibağını da çok beğeneceksin. Çok lezzetli.”

“Harika. Alabalıkla çok iyi gider. Yarın akşam doluyum. Belfast’tan işadamları geliyor, bir çeşit ikna etme gezisi…” Omuzlarını silkti. “Gündüz Mark onlara çevreyi gezdirecek. Akşam da buraya yemeğe gelecekler.”

“Pansiyonda kalan Alman bir aile var Balığa çıkmak istiyorlar.” “Sorun değil. Onlara Mark’ın kartını ver.”

Erin başını salladı. “Tamam.”

“Küçük bir aile şirketimiz var,” diye güldü Marguerite. “Kalacak yer senden, ekmekler ve kekler Paddy Burke’den, balık avı turları ise Mark’tan…”

“Ronan ve yumurtaları da var,” diye ekledi Erin. “Kendimize yetiyoruz işte.”

“Ronan’dan laf açılmışken…” dedi Marguerite kaşını kaldırarak “Aranız nasıl”

Erin, şuratını ekşiterek, “Sanırım daha iyi. Eskisi kadar surat asmıyor,” dedi.

“Bunu duyduğuma sevindim. Hâlâ onu reddetmiş olmanın delilik olduğunu düşünüyorum.”

“Lütfen o konuya girme,” diye yalvardı Erin. “Evlilik konusunda ne düşündüğümü biliyorsun. Bu konuda Ronan’a karşı da hep dürüst oldum.”

Marguerite, “Haklısın,” diye onayladı. “Bir daha bu konuda konuşmayacağım.”

Erin gülümsedi. “İyi.”

“Söyle bakalım. Pansiyon tamamen dolu mu?”

“Şükürler olsun ki öyle.”

“Ya?”

Erin, Marguerite’ın yüzünün asıldığını fark etti. “Ne oldu?”

“Bana bir iyilik yapar mısın diye soracaktım. Kalacak yere ihtiyacı olan bir tanıdığım var.”

“Yapabileceğim bir şey var mı bakayım. Ne kadar kalacaklar? Kaç kişi?”

Marguerite onun gözlerinin içine baktı. “Kalacak kişi Sebastian, Erin.”

“Sebastian?” diye sordu Erin.

“Bir süre kalacak bir yere ihtiyacı var,” dedi Marguerite aceleyle. “Senin pansiyonda kalabileceğini düşündüm.”

Erin ne diyeceğini bilemedi. Marguerite’ın üvey kardeşi milyarder bir film yıldızıydı, neden onun mütevazı pansiyonunda kalmak istesin ki? Londra’da Mayfair’in lüks çatı katında, Paris’te George V’de, Dublin’de Shelbourne’da kalan biriydi o. Zamanının çoğunu yaşadığı Los Angeles ile eski karısı ve iki çocuğunun yaşadığı New York arasında geçirirdi. Erin buraya yerleştikten sonra bir kez Marguerite’ı ziyarete gelmiş; o zaman da Kildare’deki Iüks K Club’ta kalmış ve Dubarra’ya gelmek için helikopter kira-lamıştı. Erin onu sadece bir kez çok kısa bir süre görmüştü. Yakışıklı bir adamdı; koyu renk gözleri kız kardeşiyle aynıydı. Ama Erin’e göre tek benzerlik buydu. Marguerite gibi içten değildi, hatta rahatsız edici bulduğu kendini beğenmiş ve kibirli bir tavrı vardı.

Marguerite’ın bir yanıt beklediğini fark ederek, “Ne zaman geliyor?” diye sordu.

Marguerite dalgın bir biçimde önlüğündeki bir iplik parçasını çekiştirdi. “Önümüzdeki hafta geleceğini söyledi, ama ne kadar kalmayı planladığı konusunda hiçbir fikrim yok.”

Erin, “Yardımcı olabilir miyim bilmiyorum,” dedi omuzlarını silkerek, rahatlamış hissediyordu. “Şu an uygun olan tek oda tek kişilik ve çok küçük. Banyosu bile yok. Hem yanındakileri nereye yerleştireceğim?” “Yardakçılarını” dememek için kendini zor tutmuştu.

“Yalnız gelecek dedi Marguerite. “Nerede kaldığını umursayacağını hiç sanmıyorum. Ruh hali pek iyi değil.”

“Bunu duyduğuma üzüldüm Marguerite.” Erin, arkadaşına sarıldı. Ela gözlerinde endişe vardı.

“Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Birkaç gün önce aradı, sesi çok…” Bir süre düşündükten sonra, “düşünceli geliyordu,” dedi. “Yanıma gelmek istediğini söyledi, ama biliyorsun bizim ev el içi kadar,” diye devam etti üst katı işaret ederek.

“Avuç,” diye onu düzeltti Erin.

Marguerite başını sallayarak, “Evet,” dedi. “Bu yüzden senin pansiyonun geldi aklıma. Gatehouse mükemmel bir yer. Ona istediği huzur ve sükûneti verecek. Ayrıca Dunbarra’ya kadar peşinden gelen hayranları ve gazetecilerle uğraşmak zorunda kalmayacak.”

“O kadar emin olma,” diye uyardı Erin. “Paparazzilerden kaçış yok. Elbette ilk bakacakları yer ailesinin yanı olacak.”

“Benim aileden olduğumu bilmiyorlar. Annem onunla görüşmemi hiçbir zaman tasvip etmedi. Sebastian hâlâ ona babamın başka biriyle olan ilişkisini hatırlatıyor. Hatta onun hakkında konuşmayı bile reddediyor. Onu Üzmemek için Sebastian bizden kimseye söz etmiyor.”

Erin, Sebastian’ın böylesi bir duyarlılık gösterebilmesine hem şaşırdı hem de memnun oldu.

“Lütfen Erin, benim için yap bunu. Sebastian ona göz kulak olabileceğim bir yerde olursa daha mutlu olacağım.”

Erin, arkadaşının yüzündeki endişeyi görünce fazla bir seçeneği olmadığını fark etti. Bunu yapmak zorundaydı. Dunbarra ya geldiği günden beri Marguerite ona çok destek olmuştu. “Tabii ki gelebilir. Onu rahat ettirecek bir yol bulacağım.”

Marguerite ona sımsıkı sarıldı. “Sen bir meleksin.”

Salonun diğer köşesinden gelen bir çığlıkla yerlerinden fırladılar. Erin dönüp baktığında Sandra Bell hıçkıra hıçkıra ağlıyordu ve kadehi yerdeydi.

Birbirine bakan iki arkadaş koşarak kadının yanına gitti. “Bayan Bell, ne oldu?” diye sordu Marguerite. “Hasta mısınız?” Kadın yanıt vermeyerek ağlamaya devam etti.

Erin yere çömelerek yüzüne baktı. “Bayan Bell, iyi misiniz?” Elleri titriyordu. Cep telefonunu Erin’e uzattı.

Erin şaşkın bir biçimde bakışlarını kadından telefona çevirdi. Sonra ekrandaki mesajı görünce yüksek sesle okudu.

‘‘Üzgünüm Sandra. Gelmiyorum. Ne bugün ne de başka bir zaman. Bitti.”

Marguerite, “Zavallı Madam Bell,” diyerek ona sarıldı Arkada ne yapacağını bilmez bir halde dikilen Sean’a seslendi: “Konyak

getir.”

“Çok üzüldüm Bayan Bell,” dedi Erin telefonu koyarken. “Ne büyük bir şok” Kadının gözleri ve yüzü kıpkırmızıydı, Erinin ellerine öyle bir yapıştı ki Erin irkildi.

“Bunu nasıl yapar?” diye iç geçirdi. “Bugün evlilik yıldönümümüz. Bunu yüzüme söyleyecek kadar erkek değilmiş. Evliliğimizi bir mesajla bitirdi.”

“Bir centilmen bunu yapmaz,” diye onayladı Marguerite. “Boktan herifin biriymiş.”

Erin ona bir bakış fırlattı.

Marguerite umursamaz bir biçimde omuz silkti. “Ama öyle”

Sean büyük bir bardak konyakla geldikten sonra hemen yine yok oldu.

“Yapabileceğimiz bir şey var mı Bayan Bell? Sizin için aramamı istediğiniz kimse var mı?” dedi Erin. Bu sırada kadın içkiyi bir dikişte bitirmişti.

“Bana Sandra de. Burada kimse yok. Çocuklarımın ikisi de Amerika’da. Yalnızım.” Yalnızlığının farkına varınca tekrar ağla-maya başladı.

Erin, onu teselli edecek ne söyleyebileceğini düşünerek şaşkın bir biçimde yüzüklü tombul eline dokundu. “Gatehousea döner dönmez havayolu şirketini arayacağım. Bakalım uçak tarihinizi değiştirebilecek miyiz? Bir sorun çıkacağını sanmıyorum ”

Sandra dehşetle, “Aklını mı kaçırdın?” dedi. “Jerry’nin organize ettiği romantik yıldönümü gezimizden herkese söz ettim. Geri dönüp beni terk ettiğini nasıl söylerim onlara. Benimle dalga geçerler”

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıGeçmişin İzinden
  • Sayfa Sayısı398
  • YazarColette Caddle
  • ISBN9786055514587
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviFeniks Yayınları / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur