Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Gölün Kıyısında

Mary Lawson

Gölün Kıyısında

Gecenin geç saatlerine kadar sizi ayakta tutacak, bittiği için üzüleceğiniz bir kitap. Ve ardından tanıdığınız herkese okutmaya çalışacaksınız.
-Washington Post-

“Usulca çiçek açan keskin sezgilerle ve duygusal zekayla dolu… insanı cezbeden, elinizden bırakmakta zorlandığınız bir kitap.”
-Observer-

“Lawson okuru nasıl içine çekeceğini biliyor… boşa çıkmış umutlar ve hayalkırıklıklarıyla, kendini kandırmalarla dolu ama sonu insana kendini iyi hissettiren bir roman bu.
-Spectator-

“Son, hiç umulmadık şekilde geldi; ve üstünden çok uzun vakit geçinceye kadar ortada ona uzanan bir olaylar silsilesi bulunduğunu göremedim…. Bir şeyin başlangıç noktasını bulmaya çalışırken ne kadar geri gidilebileceğine dair bir sınır yok elbette. Bu arayış insanı Adem’e, hatta daha da öncesine götürebilir. Fakat bizim ailemiz için o yaz mevsimi, pratikte her şeyin başlangıcı sayılabilecek kadar feci bir olay olmuştu. Söz konusu olay ben yedi yaşımdayken, Temmuz ayının sıcak ve durgun bir Cumartesi günü yaşandı ve normal aile hayatımızı sona erdirdi; neredeyse yirmi yıl sonra bile hâlâ bu olaya nasıl bakmam gerektiğini bulmakta zorlanıyorum.”

Gölün Kıyısında nadide bir keşif. Romanın öylesine telaşsız bir kendinden eminliği ve öylesine iyi kontrol edilmiş bir duygusallığı var ki, özel olduğunu ânında hissediyorsunuz. Kendinizi tadı çıkarılacak bir edebi deneyim, içinde kaybolabileceğiniz bir kitap ve dikkatle takip edilecek yeni bir yazarla karşı karşıya buluyorsunuz.

Giriş

BÜYÜK BÜYÜKANNEM İPLİK EĞİRİKKEN KİTAP okuyabilsin DİYE ÇIKRIĞINA bir kitap altlığı tutturmuş. En azından bize öyle anlamlar. Bir Cumartesi akşamı kendini kitabına öyle bir kaptırmış ki başını kaldırdığında bir de bakmış saat gecenin on iki buçuğu. Yani Şabat gününün yarım saatini iplik eğirerek geçirmiş. O zamanlar bu büyük bir günah sayılıyordu.

Aile tarihimizle ilgili bu küçük hikâyeyi laf olsun diye anlatmıyorum. Son zamanlarda bir sonuca vardım: Büyük büyükannem ve kitap altlığının vermesi gereken epey yüklü bir hesap var. Ailemizi mahveden olaylar gerçekleştiğinde ölümünün üzerinden onyıllar geçmişti, fakat bu durum büyük büyükannemin nihai sonuca tesiri olmadığı anlamına gelmiyor. Matt ile aramda olanlar, Büyük Büyükanne’den söz etmeden açıklanamaz, bu bakımdan suçun bir kısmının ona mal edilmesi de haksızlık olmayacaktır.

Çocukluk yıllarımda annemle babamın odasında onun bir resmi dururdu. Küçükken o resmin karşısına dikilir, cesaretimi toplayıp onun gözünün içine bakmaya çalışırdım. Ufak tefekti, sırtı dik, dudaklarıysa sımsıkı kenetli. Siyah kıyafetinin üzerinde beyaz dantel

bir yaka vardı (hiç şüphesiz istisnasız her akşam iyice ovalanıp temizlenen, her gün şafaktan önceyse ütülenen bir yakaydı bu). Sert, onaylamayan ve mizahtan tamamen yoksun bir görünümü vardı. Bu da şaşırtıcı değildi doğrusu; ne de olsa on üç yıl zarfında on dört çocuk yapmış ve Gaspe Yarımadasında beş dönümlük çorak bir çiftlik arazisinin sahibi olmuştu. Bırakın okumayı, iplik eğirmeye bile nasıl vakit buluyordu, hiçbir zaman anlayamayacağım.

Dördümüzün içinde, yani Luke, Matt, Bo ve benim aramızda, ona az da olsa benzeyen tek kişi Matt’ti. Pek de öyle ürkütücü bir edası yoktu ama aynı kenetlenmiş dudaklara ve kararlı kurşuni gözlere sahipti. Ne zaman kilisede kıpırdanıp da annemin keskin bakışlarına hedef olsam, fark etti mi diye gözümün ucuyla Matt’e bir bakardım. Her seferinde de fark etmiş olurdu ve sert bir ifade takınırdı, ama sonra mümkün olan son anda, tam da iyice umutsuzluğa kapıldığımda, göz kırpardı.

Matt benden on yaş büyük, uzun boylu, ciddi ve akıllıydı. En büyük tutkusu bir-iki mil uzakta, demiryolunun öte yanında bulunan göletlerdi. Yıllar önce, yolun yapılmasının ardından terk edilmiş ve tabiat tarafından her tür harikulade kıpır kıpır yaratıkla doldurulmuş eski çakıl ocaklarıydı bunlar. Matt beni göletlere ilk götürmeye başladığında o kadar küçüktüm ki beni omuzlarında taşımak zorunda kalıyordu. Bol bol zehirli sarmaşığın bürüdüğü ağaçlıkların içinden geçiyor, raylar boyunca yürüyor, şeker pancarı yükünü almak üzere sıralanmış tozlu yük vagonlarını arkada bırakıyor, kumlu dik patikadan inip göletlere varıyorduk. Sonra da güneş tepemizde bizi kavururken yüzüstü yatıyor, gözlerimizi karanlık suya dikiyor ve acaba ne göreceğiz diye bekliyorduk.

Çocukluk zamanımdan zihnime kazınmış en berrak imgeler bunlar: Belki on beş, belki on altı yaşında, sarı saçlı, leylek bacaklı bir oğlan; yanında ise ondan da açık renk saçları örgüler halinde arkasından sarkan, ince bacakları güneşin altında kavrulup bronza dönmüş küçük bir kız. Çeneleri ellerinin arkasına yaslı, hiç kımıldamadan yatıyorlar. Oğlan kıza bir şeyler gösteriyor. Daha doğrusu bir şeyler kayaların ve gölgelerin altından yüzerek gelip kendilerini gösteriyor, oğlan da kıza onlar hakkında bir şeyler anlatıyor.

“Parmağını oynat Kate. Suda gezdir. Mutlaka gelecektir. Hayatta dayanamaz…”

Küçük kız temkinle parmağını suda gezdiriyor; minik kir kapan kaplumbağa temkinle sürülerek teftişe geliyor.

“Gördün mü? Küçükken çok meraklı oluyorlar. Ama büyüyünce kuşkucu ve huysuz birşeye dönüşecek.”

“Neden?”

Bir keresinde karada yakaladıkları yaşlı kapan kaplumbağa göçme kuşkucudan piyade uykulu görünmüştü. Kırış kırış, lastikti bir kafası vardı, okşamak istemişti  onu. Matt başparmağı kalınlığında bir dalı uzattı, minik kapan kaplumbağa onu ikiye ayırdı.

“Başka birçok kaplumbağaya kıyasla, bedenlerine göre küçük kabukları var, derilerinin epey bir kısmı açıkta kalıyor. O yünden böyle tedirgin oluyorlar. ”

Küçük kız anladığını belirtircesine başını sallarken örgüleri suya dalıp çıkıyor, göletin yüzeyini titreten minicik dalgacıklar yaratıyor.

Yıllar içinde öyle yüzlerce saat geçirmişizdir herhalde. Bütün o zaman zarfinda Leopar kurbağalarının iribaşlarını, öküz kurbağalarının tombul gri iri başlarını ve kara kurbağalarının kıpır kıpır minicik yavrularını öğrendim. Kaplumbağaları ve yayın balıklarını, suda koşan böcekleri, su kelerlerini, suyun yüzeyinde çılgınca dönüp duran fırıldak böceklerini öğrendim. Yüzlerce saat geçti; mevsimler değişti ve göletteki yaşam defalarca ölüp defalarca kendini yeniledi, Matt’in beni omzunda taşıyamayacağı kadar büyüdüm ve ağaçların arasında onun peşi sıra yürümeye başladım. Bütün bu değişimin farkında değildim tabi – hepsi çok usulca gerçekleşiyordu ve çocukların pek az zaman mefhumu vardır… Yarın sonsuzdur ve yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçer gider.

Bir

SON, HİÇ UMULMADIK ŞEKİLDE GELDİ; VE ÜSTÜNDEN ÇOK UZUN VAkit geçinceye kadar ortada ona uzanan bir olaylar silsilesi bulunduğunu göremedim. Söz konusu olaylardan bazılarının bizle, yani Morrison’larla hiç ilgisi yoktu, bizden yarım mil ötedeki bir çiftlikte yaşayan ve en yakın komşularımız olan Pye’larla alakalılardı tamamen. Pye’lar tam da sorunlu aile denecek türden bir aileydi. Her zaman öyleydiler, her zaman da öyle olacaklardı zaten, ama özellikle o yıl, griye boyalı büyük çiftlik evlerinin içinde -Kuzgun Gölü sakinlerinin geri kalanının gözlerinden uzakta- sorunları tam teşekküllü bir kâbusa dönüşme yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Bilmediğimiz bir başka şey ise, kaderde Pye’ların kâbusunun, Morrison’ların düşünün ayaklarına dolanmasının yazılı olduğuydu. Kimse tahmin edemezdi böyle bir şeyi.

Bir şeyin başlangıç noktasını bulmaya çalışırken ne kadar geri gidilebileceğine dair bir sınır yok elbette. Bu arayış insanı Adem’e, hatta daha da öncesine götürebilir. Fakat bizim ailemiz için o yaz, pratikte her şeyin başlangıcı sayılabilecek kadar feci bir olay olmuştu. Söz konusu olay ben yedi yaşımdayken, Temmuz ayının sıcak ve durgun bir Cumartesi günü yaşandı ve normal aile hayatımızı sona erdirdi; neredeyse yirmi yıl sonra bile hâlâ bu olaya nasıl bakmam gerektiğini bulmakta zorlanıyorum.

Bu olay konusunda söylenebilecek yegâne olumlu şey varsa, o da en azından her şeyin zirvede sonlanmış olduğudur. Çünkü bir evvelki gün -ki ailecek bir arada olduğumuz son gündü- annemle babam Luke’un, yani Matt değil de “öbür” ağabeyimin yeterlik sınavını verip öğretmen yüksek okuluna girmeye hak kazandığını öğrenmişti. Luke’un başarısı sürpriz olmuştu çünkü doğrusunu isterseniz pek de öyle öğrenmeye meraklı biri değildi. Her aile ferdinin bir rolü olduğunu ileri süren bir teori okumuştum bir yerlerde – bu teoriye göre “akıllılar vardı, “güzeller vardı, “benciller vardı. Belli bir role belli bir süre boyunca yerleştirildin mi o rol üstüne yapışıyordu, artık ne yaparsan yap insanlar seni rolün neyse o olarak görüyorlardı — ama teoriye göre sürecin ilk safhalarında rolünün ne olacağı konusunda az çok bir seçme fırsatın bulunuyordu. İşin aslı hakikaten de buysa demek ki Luke daha hayatının başlarında “sorunlu” rolünü üstlenmeye göz dikmişti. Onu bu seçimi yapmaya iten şey neydi bilmiyorum, belki de Büyük Büyükannem ve meşhur kitap altlığının hikâyesini biraz fazla dinlemiştir. O hikâye Luke’a hayatı zehir etmiş olmalı. Ya da hayatı zehir eden şeylerden biri olmuş olmalı – diğer bir tanesi de Matt’le kardeş olmasıdır şüphesiz. Matt öylesine net bir şekilde Büyük Büyükanne’nin entelektüel halefiydi ki, Luke’un bu makam için en ufak bir çaba bile göstermesi nafile olurdu. O halde en doğru iş, doğuştan iyi olduğu bir şey bulup (diyelim ki annemle babamın tansiyonunu yükseltmek) bu konuda bol bol idman yapmaktı.

Fakat bir şekilde, bu tabiatına rağmen, on dokuz yaşında sınavlarını vermişti işte. Böylece Morrison ailesi üç nesillik debelenmenin sonunda nihayet bir ferdini yüksek öğrenime gönderiyordu.

Zannediyorum ki bu sadece aile için değil, Kuzey Ontario’da bulunan ve dördümüzün içinde doğup büyüdüğü küçük çiftçi bölgesi Kuzgun Gölü için de bir ilkti. O zamanlar Kuzgun Gölü’nün dış dünyayla bağlantısı tozlu bir yoldan ve demiryolu raylarından ibaretti. Trenler bayrakla işaret vermedikçe durmuyordu, yol ise kimsenin daha da kuzeye gitmek için bir sebebi bulunmadığı için sadece güney yönünde uzanıyordu. Bir düzine kadar çiftlik, bir bakkal ve göl kenarında birkaç mütevazı evi hariç tutarsak, Kuzgun Gölü’nde kilise ile okuldan başka hiçbir şey yoktu. Burası tarihinde de pek öyle okumuş insan yetiştirmemişti zaten, o yüzden de Luke’un başarısı ertesi Pazar günkü kilise bülteninde kesin manşet olurdu… Arada aile faciamız patlak vermeseydi.

Luke öğretmen okuluna alındığını teyit eden mektubu Cuma sabahı alıp anneme söylemiş olmalı. Annem de babama haber vermek için onun çalıştığı bankayı, yirmi mil ötedeki Struan’ı aradı. Duyulmamış bir olaydı bu; bir adam masa başı işi yapıyorsa karısı onu hayatta işyerinden rahatsız etmezdi. Fakat annem yine de ona telefon etti ve belli ki ikisi o akşam yemeğinde bize haberi vermeyi kararlaştırdılar.

Kafamda o akşam yemeğinin üzerinden defalarca geçtim; Luke hakkındaki şaşırma haber yüzünden değil, bunun bizim son aile yemeğimiz haline gelecek olması yüzünden. Biliyorum, hafıza insana oyun oynar ve bazen beynin yarattığı olaylar da tıpkı vuku bulmuş olanlar kadar hakiki görünebilir. Yine de o yemeğin her bir ayrıntısını hatırladığım kanısındayım. Ve bugün dönüp baktığımda bana en çok dokunan yanı, yemeğin şatafatsızlığı oluyor. Bir şeyi olduğundan az gösterme, bizim evde âdetdi. Duygular, olumlu olduklarında bile, sıkı sıkı kontrol altında tutulurdu. Ayrı bir taş tablete kazınıp Presbiteryen inanca sahip olanların dikkatine sunulmuş bir nevi On Birinci Emir’di adeta bu: Duygularını Açığa Vurmayacaksın.

O yüzden, akşam yemeği her zamanki gibiydi. Bo’nun havayı canlandıran tek tük müdahaleleri dışında oldukça resmi ve oldukça sıkıcı. Bo’nun o zamandan kalma birkaç tane fotoğrafı var hâlâ. Minicik tostoparlak bir şeydi, kafasında da yıldırım çarpmış gibi dimdik duran incecik açık renk saçları vardı. Fotoğraflarda durgun ve tatlı bir bebek gibi görünüyor ki fotoğraf makinesinin nasıl da yalan söyleyebileceğini açıkça gösteren bir durum bu.

Hepimiz yerimize oturduk: Yaşları on dokuz ve on yedi olan Luke ve Matt masanın bir tarafına; yedi yaşındaki bendeniz ile bir buçuk yaşındaki Bo ise öteki tarafına. Babamın şükran duasına başladığını, Bo’nun araya girerek portakal suyu istediğini ve annemin “Şimdi olmaz, Bo, gözlerini kapa,” dediğini hatırlıyorum. Sonra babam yeniden duaya başlamış, Bo yeniden araya girmiş, annem “Bir daha duayı bölersen doğru yatağa gidersin,” demiş, bunun üzerine Bo da başparmağını ağzına sokmuş ve geri sayan bir saatli bomba gibi düzenli bir şekilde tıkırdatarak, tehditkâr bir şekilde emmeye başlamıştı.

“Bir kez daha deneyeceğiz, Tanrım,” demişti babam. “Bu akşam soframıza koyduğun bu yemek için, özellikle de bugün aldığımız haber için sana şükranlarımızı sunuyoruz. İyi talihimizin her zaman kıymetini bilmemize yardım et. Elimize geçen fırsatları en iyi şekilde değerlendirmemize ve Senin hizmetindeyken böyle küçük lütuflardan yararlanmamıza yardım et. Amin.”

Luke, Matt ve ben gerindik. Annem Bo’ya portakal suyunu verdi.

“Ne haberi?” dedi Matt. Benim tam karşımda oturuyordu. Sandalyemden biraz aşağı kayıp bacaklarımı uzatırsam ayak parmağımla dizine dokunabilirdim.

“Ağabeyin,” dedi babam, başını Luke’a doğru eğerek, “öğretmen okuluna kabul edildi. Üniversiteden bugün onay geldi.”

“Ciddi mi?” dedi Matt, Luke’a bakarak.

Ben de baktım. O andan önce Luke’a doğru dürüst baktığımdan, onu dikkate aldığımdan emin değilim. Şu ya da bu sebepten, birbirimizle pek az işimiz olurdu. Aramızdaki yaş farkı benle Matt arasındakinden de fazlaydı tabii ama bence sebep bu değildi. Pek ortak noktamız yoktu sadece.

Fakat şimdi onun farkına varmıştım; muhtemelen son on yedi yıldır olduğu üzere Matt’in yanında oturuyordu. Bazı açılardan birbirlerine çok benziyorlardı, kardeş olduklarını kolaylıkla tahmin edebilirdiniz. Aşağı yukarı aynı boydaydılar ve ikisi de açık tenliydi, uzun Morrison burunları ve kurşuni gözleri vardı. Asıl fark cüssedeydi. Luke geniş omuzlu ve iri kemikliydi, Matt’ten bir on beş kilo kadar ağır olmalıydı. Hareketleri yavaş ve güçlüydü, Matt ise atik ve hızlı.

“Ciddi mi?!” dedi Matt gene, bu kez biraz abartılı bir hayret edasıyla. Luke ona göz ucuyla bir bakış attı. Matt sırıttı ve hayret edasını yüzünden silerek “Harika! Tebrikler!” dedi.

Luke omuz silkti.

“Öğretmen mi olacaksın?” dedim. Gözümde canlandıramıyordum bunu. Öğretmenler büyük otorite sahibi kişilerdi. Luke ise altı üstü Luke’tu.

“Evet,” dedi Luke.

Kambur duruyordu ama bu sefer babam ona dik oturmasını söylemedi. Matt de kambur dururdu ama Luke gibi abartmazdı bunu, sandalyeye yayılmaydı, o yüzden de Luke’a kıyasla hep dik otururmuş gibi görünürdü.

“Çok şanslı bir delikanlı o,” dedi annem. Yakışıksız gurur ve haz duygularım saklamak için sarf ettiği çabadan dolayı sesi neredeyse küskün çıkmıştı. Yemek servisi yapıyordu – Tadworth’ten domuz eti, Calvin Pye’ın çiftliğinden patates, havuç ve çalı fasulyesi, Bay Janie’nin yaşlı ve hırpalanmış elma ağaçlarından da elma sosu. “Herkesin eline böyle fırsat geçmez. Orası kesin. Al bakalım, Bo, yemeğin. Düzgün ye, oynamadan.”

“Ne zaman gidiyorsun?” dedi Matt. “Bir de nereye? Toronto mu?’

“Evet. Eylül sonunda.”

Bo eline bir avuç çalı fasulyesi alıp göğsüne bastırdı, bir yandan…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıGölün Kıyısında
  • Sayfa Sayısı288
  • YazarMary Lawson
  • ISBN9786056260421
  • Boyutlar, Kapak14,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviDOMİNGO YAYINEVİ / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur