Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Gül Tanrıçası – Tanrıça Serisi 4. Kitap

P. C. Cast

Gül Tanrıçası – Tanrıça Serisi 4. Kitap

BÜYÜLÜ BİR AŞK BÜTÜN ENGELLERİ AŞABİLİR Mİ?

Empusai ailesinin gülleri, ailenin kadınlarının bahçeleri için feda ettiği kan damlaları sayesinde yüzyıllar boyunca çiçek açmıştır. Mikki, ailesinin bu tuhaf geleneğini sürdürmesinin yanı sıra normal hayatına da devam etmektedir. Ta ki farkında olmadan bir ritüeli tamamlayıp kendini Gül Diyarı’nda bulana dek…

Çok uzun bir zaman önce büyük bir öfkeye kapılan Tanrıça Hekate, Gül Diyarı’yla birlikte Diyar’ın koruyucusunu da sadece bir rahibenin bozabileceği sihirle büyüler ve şimdi bu sihrin ortadan kaldırılması konusunda Mikki’ye güvenmektedir.

Canavar gibi görüntüsüyle Koruyucu ilk başta Mikki’nin korkmasına neden olur ancak kısa zamanda kadının, o ana dek hiçbir erkeğin yapamadığı kadar, ilgisini çekmeye başlar. Ama hem Gül Diyarı’nın hem de Koruyucu’nun kurtuluşu, Mikki’nin yaşam kaynağı olan kanını feda etmesine bağlıdır…

“Olağanüstü… Modern bir yorumla sunulan sihir, efsane ve romantizm. Yazarın hayal gücü ve hikâye anlatma yeteneği bu tür için biçilmiş kaftan.”
Romantic Times

***

GİRİŞ

Bir zamanlar, insanlar yeryüzünde tanrı ve tanrıçaların dolaştığına hâlâ inanırken, Gece’nin Yüce Tanrıçası Hekate’ye insanoğlunun kesişme noktalarına hükmetme gücü bahşedildi. Karanlık Tanrıça, bu görevini fazlasıyla ciddiye aldı ve sadece ölümlülerin caddelerine ve yollarına göz kulak olmakla kalmayıp rüyalarla gerçekliğin, maddesel ile ruhani olanın kesiştiği yerleri de korudu. Hem rüyaların hem de onların yarattığı sihrin doğduğu yere hükmetti. Böylece Gece Tanrıçası aynı zamanda Sihir, Vahşi Yaratıklar ve Karanlık Ay Tanrıçası da oldu.

Daima tedbirli olan Hekate, eski dünyadan canavara benzeyen vahşi bir yaratığı hizmetine çağırdı. Yaratık, kendi isteğiyle, Tanrıça’nın himayesindeki Kesişme Noktası’nın Koruyucusu olacağına ve Tanrıça’nın her isteğini yerine getireceğine yemin etti. Titan Kronos’un oğlu olan bu yaratık, insan ve hayvandan oluşan mükemmel bir karışımdı ve yeryüzündeki başka hiçbir varlığa benzemiyordu. Tanrıça ’nın çağrısına kulak vererek sadakatini göstermesinin bir ödülü olarak Hekate, Koruyucu’yu bir erkeğin kalbi ve ruhuyla ödüllendirdi ve böylece dış görünüşü korkunç bile olsa, hem Gül Diyarı adını verdiği kesişme noktasının sınırlarının hem de ona bu diyarda hizmet eden Kan Rahibeleri’nin korunmasında Koruyucu’ya sonuna kadar güvendi. Koruyucu yüzyıllar boyu sadakatini sürdürdü, güçlü olduğu kadar onurlu, kudretli olduğu kadar da akıllı olduğu için kendisine duyulan bu kutsal inancın gereklerini yerine getirdi…

Ta ki bir Beltane* günü gelene kadar. Koruyucu görevini iyi biliyordu. Ancak ne yazık ki mükemmel bir Koruyucu dahi yorgun düşebilir. Ama onu yanlışlığa sürükleyen şey, zalimlik ya da açgözlülük olmadı; onun tek hatası mantıksız bir sevgiye kapılmasıydı. Koruyucu, Tanrıça’nın güvenini sarstı ve Hekate bir öfke anında hem onu hem de Gül Diyarı’nı büyüledi. Diyar’da artık Yüce Rahibe olmayacak, Koruyucu da, Hekate’nin Rahibesi’nin sihirli kanını taşıyan ve gerçeği görecek kadar akıllı, o doğrultuda hareket edecek kadar da şefkatli olan bir kadın tarafından uyandırılmadığı sürece sonsuza dek uyuyacaktı.

Böylece Gül Diyarı çaresizliğe büründü ve Tanrıçaları beklerken Koruyucu da uyudu…

BÖLÜM 1

“Yine o rüyaları görmeye başladım.”

Nelly sandalyesinde doğrulup Mikki’nin, “Klinik Olarak İlgimi Çekti” olarak tanımlamaktan hoşlandığı bakışıyla ona baktı. “Bana onlardan bahsetmek ister misin?”

Mikki bakışlarını diğer yana çevirdi. Ona anlatmak istiyor muydu? Uzun bacaklarını uzatıp önce bacak bacak üstüne attı, sonra vazgeçti; en sonunda yeniden bacak bacak üstüne attı. Elini huzursuzca saçlarının arasında gezdirip koltuğuna iyice yerleşmeye çalıştı.

“Cevap vermeden önce ben bir soru sormak istiyorum.”

“Olur,” dedi Nelly.

“Sana rüyalarımı anlatırsam beni hangi sıfatla dinlersin? Arkadaşım olarak mı yoksa bir psikiyatrist olarak mı?”

Psikiyatrist güldü. “Lütfen Mikki! Şu an ofisimde değil, bir kafedeyiz. Burada seninle bir saat otursam bile sonunda bana yüz yirmi dolar ödemeyeceksin. Ve unutma ki,” öne doğru eğilip abartılı bir şekilde fısıldadı, “sen yıllardır benim arkadaşımsın ama hiçbir zaman hastam olmadın.”

“Haklısın ama bu yine de sorunsuz birisi olduğum anlamına gelmez.”

“Ah, kesinlikle,” dedi Nelly, sesinde imalı bir alaycılık vardı. “O halde bana anlatacak mısın, yoksa ağzından laf almak için özel meslek sırlarımdan mı faydalanayım?”

“Sakın ha!” Mikki olası bir saldırıdan korunmak istermişçesine ellerini kaldırdı. Sonra da omuzlarını silkti.

“Şey, öncekilerden çok farklı değiller aslında.” Nelly’nin her zamanki bilmiş bakışlarının etkisinin, kaşlarını kaldırmasıyla birlikte daha da arttığını fark edip gözlerini devirdi. “Tamam, yani son zamanlarda biraz değişmeye başladılar.”

“Bu kez yüzünü görebildin mi?” diye sordu Nelly nazikçe.

“Hemen hemen.” Mikki gözlerini kısıp bakışlarını kafenin köşesindeki tuğladan yapılmış sıcacık şöminenin üzerindeki bir noktaya dikti. “Aslında bu sefer yüzünü net bir şekilde görebileceğimi düşünmüştüm ama…”

“Ama?” diye sordu Nelly sabırsız bir şekilde.

“Ama ben…” Tereddüt etti.

Nelly ona cesaret vermek ister gibi bir ses çıkardı.

“Ama öyle meşguldüm ki onun yüzüne bakmaya konsantre olamadım,” diye tamamladı çabucak.

“Neyle meşguldün?”

Mikki şömineden vazgeçip arkadaşının gözlerine baktı. “Hayatımın en nefis erotik rüyasını görmekle meşguldüm. Onun yüzünün neye benzediği umurumda bile değildi.”

“Vay, vay, vay…” dedi Nelly sözcükleri uzata uzata. “Diğer rüyalarında cinselliğin geçtiğini hatırlamıyorum. Şimdi hikâyenin geri kalanı gerçekten ilgimi çekti işte.”

“O rüyalarda cinsellik yoktu da o yüzden… ya da belki de ben… Ah, bilmiyorum. Nedense rüyalarım değişmeye başladı.”

Yaşadıklarını tarif edebilmek için çabalıyordu. “Sana şu kadarını söyleyeyim Nelly, bu rüyalar gitgide daha gerçekçi bir hal almaya başladı.”

Nelly’nin koyu renkli gözlerindeki neşeli ifade, yerini hızla endişeye bıraktı. “Anlat bana, tatlım. Neler oluyor?”

“Rüyalarımın gerçekçiliği arttıkça, normal hayatım gerçeklerden uzaklaşıyor sanki.”

“Bana son gördüğün rüyayı anlat, Mikki.”

Mikki ona yanıt vermek yerine, bakır rengi saçlarından dökülen asi bir tutamı parmağına doladı ve kapuçinosunu yudumlayarak zaman kazanmaya çalıştı. Nelly ile yıllardır arkadaştı. Birlikte çalıştıkları hastanede tanışmışlar ve hemen dost olmuşlardı. Dışarıdan bakıldığında birbirlerine pek fazla benzemezlerdi. Nelly hem ince ve uzundu hem de egzotik güzelliğe sahip bir esmerdi. Bu özelliklerini anne tarafından Haiti kanı taşımasına borçluydu. Mikki ise tersine açık tenliydi; ince ve zarif yapılı arkadaşının aksine kendisi dolgun vücutlu, seksi bir kadındı. Dış görünüşlerindeki bu farklılıklardan rahatsızlık duymak ya da birbirlerini kıskanmak yerine, tanıştıkları günden beri birbirlerinin bu özelliklerini takdir ediyorlardı. Ortak güven ve saygıya dayanan, sıkı bir dostlukları vardı. İşte bu yüzden Mikki ona rüyalarını anlatmakta neden bu kadar zorluk çektiğine bir anlam veremiyordu, özellikle de son rüyasını…

“Mikki?”

“Nereden başlayacağımı düşünüyordum,” diye geveledi.

Nelly ona bakıp hafifçe gülümsedi ve çikolatalı kekini zarif bir şekilde ısırmadan önce kapuçinosundan bir yudum aldı. “Acele etme. Bütün başarılı psikiyatristlerin ortak bir yanı vardır”

“Biliyorum, biliyorum… Hepiniz sinir bozucu bir şekilde sabırlısınız.”

“Kesinlikle.”

Mikki önündeki kahve fincanıyla oynayıp duruyordu. Bu rüya meselesini gerçekten halletmesi gerekiyordu çünkü artık neredeyse aklını başından alan, karşı konulmaz bir tuhaflığa dönüşmüştü.

Ama yine de rüyalarını anlatmamak için sürekli bahaneler buluyordu. Üstelik bunun nedeni sadece böylesine mahrem detayları sesli olarak dile getirmek istememesi değil, mükemmel bir psikiyatrist olan arkadaşının onu gerçekten iyileştirebilmesinden korkmasıydı.

İyileştirilmek istediğinden emin değildi.

“Hey, ben senin dostunum,” dedi Nelly yumuşak bir ses tonuyla.

Mikki ona gergin ama minettarlık dolu bir gülümsemeyle bakıp derin bir nefes aldı ve nihayet anlatmaya başladı. “Pekâlâ, bu da diğerleri gibi başladı,” dedi huzursuz bir şekilde ojelerini yolarak.

“Yani cibinlikli yatakta mı?”

“Koskocaman bir yatak odasındaki devasa cibinlikli yatakta,” diyerek düzelttikten sonra başını salladı. “Evet. Yine aynı mekân ama bu sefer her zamanki gibi karanlık değildi. Pencerelerle kaplı duvardan sızan hafif bir ışık vardı. Sanırım bu tür pencerelere…” Mikki doğru kelimeyi bulmaya çalıştı. “Tirizli pencere ya da o tür bir şey diyorlar… vitray cam. Ne demek istediğimi anladın mı?”

Nelly başını salladı. “Vitray pencere.”

“Evet, sanırım öyle. Adı her neyse bu sefer onları fark etmemin nedeni içeri ışık sızdırıyor olmalarıydı.” Rüyasını tekrar yaşarken, bakışları neşeyle yanan şömineye takıldı. “Işık tıpkı şafak vaktindeki gibi yumuşak bir pembe tonundaydı,” dedi sanki hâlâ rüyadaymış gibi ama sonra çabucak toparlanıp devam etti. “Her neyse, neticede beni uyandırdı.” Durdu, sonra da küçük bir kahkaha attı. “Rüyadayken bile garipti; rüyanın içinde rüyadan uyanmak.” Omuzlarını silkti. “Ama uyandım. Yüzükoyun uzanmıştım ve birisinin saçlarımı fırçaladığını hissediyordum. Harikaydı. O ‘her kimse’ şu yumuşak kıllı, büyük fırçalardan kullanıyordu.” Arkadaşına bakıp gülümsedi. “Saçlarının fırçalanması kadar güzel şey yoktur, biliyorsun.”

“Kesinlikle katılıyorum ama saç fırçalatmak pek de erotik sayılmaz.”

“Tamam, uzun süredir seks yapmıyorum belki ama bunun erotik olmadığının ben de farkındayım. Daha erotik kısmına gelmedim. Şu an, neden-o-kadar-rahatlamış-ve-mutluydum, kısmındayım,” dedi Mikki sabırsızca arkadaşına bakarak.

“Böldüğüm için üzgünüm. Ben yokmuşum gibi davran lütfen.”

“Bu psikiyatristlerin taktiklerinden biri mi yoksa?”

“Hayır. Artık-erotik-kısmını-duymak-istiyorum, taktiklerinden biri.”

Mikki arkadaşına bakıp sırıttı. “O halde seve seve devam edeyim. Hımm, bir düşüneyim… Öylesine rahatlamıştım ki neredeyse kendimden geçmeye başladığımı hissediyordum. Tuhaftı… Ruhum, bedenimden çıkıp gidecek kadar hafiflemişti sanki. Ondan sonra da her şey iyice garipleşti.”

“Garipleşti de ne demek?”

“Şey, birdenbire bir rüzgâr esmeye başladı ve beni alıp bir yerlere götürdü. Ama aslında o ‘ben’ değildim. Sadece ruhumdu. Sonra yerleşme gibi bir şey hissettim. İrkilerek gözlerimi açtım. Tekrar bedenimin içine girmiştim ama bu kez, şimdiye kadar gördüğüm hatta hayal ettiğim en inanılmaz gül bahçesinin ortasında duruyordum.” Kendini gördüğü manzarayı anlatmaya kaptırırken sesinde ufacık bir tereddüt bile kalmamıştı. “Nefes kesiciydi. Havayı bir şarap gibi içmek istiyordum. Her tarafım güllerle doluydu. En sevdiğim güllerle: Double Delight, Chrysler Imperial, Cary Grant, Sterling Silver…” Mutlulukla içini çekti.

“Peki ya Mikado gülü?”

Mikki, Nelly’nin sorusuyla birlikte gerçek dünyaya dönüş yaptı.

“Hayır, adaşım olan güllerden görmedim.” Doğrulup öfkeli gözlerle arkadaşına baktı. “Ve bütün bunların, annemin bana en sevdiği gülün ismini vermesiyle ilgisi olduğunu da düşünmüyorum,”

Nelly gönlünü almak ister gibi bir hareket yaptı. “Ama Mikki,” aralarında asılı kalan Mikado sözcüğünü ortadan kaldırmak istermiş gibi lakabını üstüne basa basa söylemişti, ‘’güllerin bir şekilde her rüyana girmesinin biraz tuhaf olduğunu da itiraf etmelisin.” “Neden tuhaf olsun? Tulsa Belediyesi Gül Bahçeleri’nde gönüllü olarak çalışıyorum. Kendi güllerimi yetiştiriyorum. Hayatımın bu kadar büyük bir kısmını işgal eden bir şey neden rüyalarıma da girmesin ki?”

“Haklısın. Güller hayatının önemli bir parçası, tıpkı annenin hayatında da olduğu gibi…”

“Ve annemin annesinin ve onun annesinin,” diyerek onun sözünü kesti Mikki.

Nelly gülümseyerek başını salladı. “Biliyor musun bence bu çok hoş bir hobi ve senin böylesine güzel güller yetiştirme konusundaki kabiliyetini çok kıskanıyorum.”

“Özür dilerim. Bu kadar alıngan davranmamalıydım. Sanırım biraz fazla uykusuz kaldım.”

Nelly’nin ifadesi endişeyle gölgelendi. “Bana uykusuz kaldığından bahsetmemiştin.”

“Ah, hayır, bu çok önemli değil,” dedi Mikki çabucak. “Son zamanlarda eve çok fazla iş getirip geç saatlere kadar çalışıyorum.”

Bununla ilgili başka soru sorma artık, diye geçirdi içinden ve telaşla karıştırdığı kapuçinosundan bir yudum aldı. Yorgunluğunun ne az uyumakla ne de çok çalışmakla ilgisi olduğunu öğrenmesini istemiyordu. Tek istediği uyumak ve bir an önce rüya diyarına geri dönmekti. Sonrasında hiçbir şekilde dinlenemese de kendini her gece o diyara girmek zorunda hissediyordu “Mikki?”

“Nerede kalmıştım?” Toparlanmaya çalıştı.

“Güzel gül bahçesinde.”

“Doğru.”

“Ve her şey tuhaflaşmaya başlamıştı.”

“Evet.” Mikki gözlerini tekrar şömineye çevirdi. “Hepsine tek tek dokunup güzelliklerinin tadını çıkara çıkara bir süre aralarında gezindim. Tahminim doğruydu, sabah saatleriydi. Hava serin ve tertemizdi, güllerin üzerinde hâlâ çiy taneleri vardı. Her şey sanki henüz yıkanmış gibiydi. Bahçe daire biçimindeydi ve güllerle taraçaları bir çeşit labirent oluşturuyordu. Etrafta dolanıp gördüklerimin tadını çıkarıyordum.”

Yüzündeki gülümseme titreyen bir hal aldı ve rüyasının geri kalanına başlamakta tereddüt etti. Yanaklarının kızarmaya başladığını hissedebiliyordu. Aniden gözlerini arkadaşının endişe dolu bakışlarına çeviriverdi.

“Bana utandığını söyleme sakın!”

Mikki mahcup bir şekilde gülümsedi. “Birazcık.”

“Birlikte Brezilya ağdası bile yaptırdığımızı hatırla, lütfen. Aynı odada. Şimdi utangaçlığı bir kenara bırak ve bana detayları anlat. Üstelik tüm bunlar bir yana,” kekinden koca bir ısırık alıp ağzı dolu bir halde devam etti, “unutma ki ben bir profesyonelim.”

Mikki, “Hatırlatmana gerek yok,” diye mırıldandı. Derin bir nefes aldı. “Pekâlâ, dediğim gibi gül bahçesinin içindeydim ve sonra onu hissettim. Onu göremiyordum ama arkamda olduğunu biliyordum.” Dudaklarını yaladı. Farkında olmadan elini boğazına götürmüştü. Parmak uçları yavaşça boynunun altındaki hassas bölgenin üzerinde gezinmeye başladı. “Daha hızlı yürümeye başladım çünkü ilk başta ondan kaçmam gerektiğini düşünüyordum ama sonra bu durum değişti. Beni takip ettiğini işitebiliyordum; yetişmek üzereydi. Sessiz olmaya ya da saklanmaya çalışmıyordu. Vahşi sesler çıkarıyordu… tehlikeli sesler… sanki azgın ve erkeksi bir canavar tarafından avlanmak üzereydim.”

————

*     Bazı kültürlerde geleneksel olarak mayıs ayının ilk günü yapılan yazı karşılama kutlaması. (ed.n.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıGül Tanrıçası - Tanrıça Serisi 4. Kitap
  • Sayfa Sayısı432
  • YazarP. C. Cast
  • ÇevirmenMüge Kocaman Özçelik
  • ISBN9786055360290
  • Boyutlar, Kapak14x21, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur