1980’ler, Paris: Diskolar, dans pistleri dolu. Diğer yandan ne olduğu anlaşılmayan bir hastalık kol geziyor. Ölümü bekleyen genç bir adam vahşice öldürülüyor.
Tecrübeli Doktor Ségur, yakışıklı dedektif Swift ve parlak lise öğrencisi Heidi, genç adamın katilini bulmak için Paris’in gece kulüplerinin altını üstüne getiriyorlar. Katil hem çok yakında hem de ulaşılmaz…
“Yüksek tempolu bir roman, son sayfaya kadar gerçekçiliğini ve gerilimini koruyor.”
Le Figaro
“Damardan Grangé. Ama daha da iyisi. Konusunu aşan bir başarı.”
Le Parisien
*
I
Heteroseksüeller
1
Cinsel yolla bulaşan hastalıklar mı dediniz? Cinsel yolla bulaşan hastalıkların Paris’te kendi Mekkesi vardır: VI. Bölge, Assas Sokağı, 36. numarada bulunan Arthur-Vernes Enstitüsü. Bu türden esaslı bir hastalığınız (yani belsoğukluğu, klamidya, cinsel uzuvlarda siğiller…) varsa bilmeniz gereken adres, the place to be,1 burasıdır. Daha açık söylemek gerekirse, Vernes homoların, kadın ve erkek fahişelerin yuvasıdır. Neden mi? Gizlilik yüzünden. Eğer erkeklerden hoşlanıyorsanız, 1982 yılında sözde ahlaki özgürlüğe rağmen bırakın aile hekiminize, mahallenizdeki pratisyen hekime bile gitmezdiniz. Pazartesiden cumartesiye kadar 08.00-19.00 arası açık, pazar günleri kapalı olan Vernes Enstitüsü’ne giderdiniz; duvar diplerinden yürüyenler, gözlerini yerden kaldırmadan konuşanlar, altına kaçıranlar için ideal bir sığınaktı burası. Sıcak, ilgili, anlayışlı ve gizliliğe önem veren uzmanlar burada sizi beklerdi. Daniel Ségur de bu uzmanlardan biriydi. Kırk yaşlarında, on yılını fakültede, bir o kadarını da Afrika’da geçirmiş bir adamdı. Sağlam yapılı, yalnız yaşayan bu adam bekleme salonunu dolduranlarla durup dinlenmeksizin ilgilenirdi. Tombe-Issoire Sokağı’nda, bir kamp ocağı ve sırdaş niyetine siyah beyaz televizyonuyla basit bir dairede yaşayan bekâr doktor, çoğu zaman dispanserde uyurdu. Odaları ve sıhhi tesisleriyle Vernes’in bir “hastane” bölümü vardı. Ségur sabah altıdan itibaren ayin yapan bir keşiş gibi rutinini izlerdi. Duş, kahve, dosyalar – sabah duası. Saat sekizde hastanede yatan hastaların viziti – kuşluk duası. Saat onda muayene faslı – öğlen duası. Ve akşama, hatta geceye kadar böylece sürüp giderdi, çünkü Ségur geç vakitlere kadar çalışırdı.
Aslında tropikal hastalıklar konusunda uzman olan Ségur artık frengi, belsoğukluğu, klamidya, herpes, hatta kasık bitiyle uğraşıyordu. Sadece geylere özgü olmayan ama sıkça yaşadıkları diğer matrak şeylerle de –rektal hastalıklar, hemoroit gibi vakalar– karşılaşıyordu. Bir piercing’in yol açtığı enfeksiyonu tedavi ettiği de oluyordu, bir transseksüele hormon ilaçları yazdığı da. Bu sağlık sorunları, bu psikolojik işkenceler onun işi, tutkusu, göreviydi. Ségur bir hümanistti; âdemoğlunu seviyordu, cinsel anlamda değil, trajik anlamda. O haziran sabahında, Ségur steril paketinden sıyrılmış bir şırınga gibi duştan çıktı; göreve hazırdı. Basit bir bakteri kapanı olarak görmeye başladığı bu vücudun her noktasını bir kez daha ovarak fırçalamadan önce antiseptik bir jelle sabunlanmış, dezenfektan şampuanla saçını yıkamış, tüm tırnaklarının içlerini temizlemişti. Beline sardığı bir havluyla dinlenme odasındaki lavabonun önünde dikilip tıraş olmadan önce kendini inceledi. Görünüşünü bayağı beğenirdi. Daha doğrusu, hastaları beğenirdi. Önemli bir nokta: Güven sağlamak. Bir tabip için gidilecek yolun yarısı buydu. Yüzüne gelecek olursak… Çok esmer ve tıknaz olan Daniel’in kafası Lombardiyalı bir köylünün ya da bir satirin kafası gibiydi, tercih size kalmış. Geniş yüz hatları, fırça gibi kalın kaşları, alnının epey altından başlayan siyah saçları vardı. Öğrencilik yıllarında ona “Çıkık Çene” ya da “Angut” gibi sevimli lakaplar kazandıran saban demiri gibi bir çeneye sahipti. (Önemli değil, diyordu o zamanlar, herkes birilerinin salağı olur.) Rastgele oturtulmuş bir burun ve kapkara bir bakış, noir c’est noir…2 Ségur size baktığında bir grizu patlaması yaşayacağınız kesindi. Toprak insanının bu güzel ama çalkantılı görünüşü, dikkatle bakıldığında bir tür hüzün de barındırıyordu. Hastalarına güven veren de işte bu zayıflıktı. Güç sizi çeker ama güçsüzlük kalmanızı sağlar. Bedeninde de benzer bir belirsizlik göze çarpıyordu. Boyu fazla uzun sayılmasa da öküz kadar iri olan Ségur’ün kolları incecik, neredeyse ip gibiydi. Yürüyüşü her şeyi özetliyordu: Başı önde, önüne çıkanı kırıp geçecekmiş gibi ilerlese de bir şeyler düzgün işlemiyordu. Hafifçe aksıyor ya da belki bir sırrı, bir yarayı veya hafif bir engeli ele veren ve onu daha dokunaklı kılan anatomik bir sorun yüzünden beceriksiz adımlar atıyordu.
Geçmişi mi? Geçmişi çok az hatırlıyordu. Poitiers, evet, veya civarı. İleride üzerlerini örtecek küçücük bir toprak parçasını kazarak hayatlarını geçiren çiftçi bir aileden geliyordu. Ségur’ün ailesinde mevsimler çapa darbeleriyle işaretlenirdi. Daniel’se tersine, çocukluğundan beri oradan kurtulmaktan başka bir şey düşünmemişti. Şunu seziyordu: Bilgi sayesinde farkını gösterecek, ailesinin çiftliğini terk edecek ve hiçbir şey vaat etmeyen bu geleceğe sırtını dönecekti. O zaman işe koyulmalıydı. Üstün bakalorya derecesi. Burs. Paris’te tıp fakültesi. Neden tıp? On dört yaşındayken Saint-Éloi Kütüphanesi’nde denk düştüğü bir röportaj yüzünden. 1948 yılında fotoğrafçı W. Eugene Smith’in Life Magazine için çektiği Ernst Guy Ceriani isimli bir köy doktorunun fotoğrafları. Özellikle bir fotoğraf onu allak bullak etmişti: Bulutların ve Kayalık Dağlar’ın görüldüğü bir fonda (Colorado’dayız) başında şapkası, elinde deri evrak çantasıyla açık havada yürüyen tabip. Aman ya Rabbi, Daniel işte bu adam olacaktı. Baldırıçıplakları, küçük insanları sadece onların minneti karşılığında tedavi edecekti. Ama taşrada çalışmak söz konusu değildi, hayır. Elinde çantayla (fotoğraftakinin aynısı) dünyayı dolaşacak, tek amentüsü iyilikseverliği olacaktı. 1960. Paris, V. Bölge. Valette Sokağı’nda bir hizmetçi odasına kapanan Ségur, dikkatini dağıtacak her şeyden uzak duruyordu. Günlük hayatı amfiler, sandviçler ve kütüphaneden ibaretti, hepsi o kadar. Birkaç yıl sonra uzmanlık alanını –enfeksiyon hastalıkları ve tropikal hastalıklar– seçti, sonra da Paris’te enfeksiyon hastalıkları servisi bulunan Tenon ve Lariboisière hastanelerinde stajyerlik yaptı. Kitaplar ve münzevilik sona ermişti, artık hastalar, parazitler, virüsler ve arkadaşlar vardı. Gece gündüz işbaşındaydı. Tüm nöbetleri, tüm angaryaları o üstleniyordu. Bu mikroskobik, hızla bölünüp çoğalan suç dünyasında kendini evinde hissediyordu. Ve tabii ki bu berbat şeylerin arasında guests3 de vardı: cinsel yolla bulaşan hastalıklar.
Diploma. Hipokrat yemini: “Hekimlik mesleğinin onurunu ve saygın geleneklerini bütün gücümle koruyup geliştireceğime ant içerim.” Ségur 27 yaşındaydı. Çalıştığı hastanelerden birinde yatıp kalkabilirdi. Mümkün olduğunca uzağa gitmek istiyordu. Afrika iş görürdü. Fırtınalı bir gökyüzünün altında yürüyen fotoğraftaki tabip olacaktı – ikramiye olarak başının üzerinde bombalar ıslık çalarsa daha da iyiydi.
Biafra’yı seçti. Varlığını bir yıl ancak sürdürecek ve ölüm oranları tüm tarihi rekorları kıracak bir ülke: Birkaç ay içinde çoğu sivil olmak üzere, bir ya da iki milyon ölü. Yıl, 1968’di. Bu görüntüleri tüm dünya televizyondan izledi. İlk görüntüler bir soykırımı gözler önüne seriyordu. Açlıktan şişmiş kocaman göbekleriyle çocuklar (hepsi kvaşiyorkor hastalığından mustarip), Nijerya federal birliklerinin Hawker Hunter’lardan attığı bombalara karşı boyalı sahte tüfeklerle savaşan yeniyetmeler, karşılaştıkları ilk köprüde çıkan izdihamda boğularak ölen milyonlarca kaçak… Ségur iplerle sargı bezleri hazırlıyor, küçük el testeresiyle ampütasyon yapıyor, kurtçukların şaşmaz desteğiyle yaraları temizliyordu. Bu dehşet vericiydi ama daha beteri de vardı. Kısa zamanda gerçeği anladı: Bu vahşet, reklamdan başka bir şey değildi. Biafra’nın sözde kurtarıcısı Albay Odumegwu Emeka Ojukwu, elinde gerçek silahlar olmadığı için, açlığın boyutlarını göstermek ve tüm dünyadan sempati toplamak için bir İsviçre ajansıyla anlaşma yapmıştı. Ségur ve diğerleri, doktorlar, paralı askerler, din adamları bu manipülasyonun kuklalarıydı sadece. Her şey sona erdiğinde, ölüler henüz gömülmüşken, Lagos’lu varsıl bir ailenin oğlu olan Ojukwu özel jeti ve söylentilere göre bin kilonun üzerinde bagajıyla ülkeden kaçmıştı. Hikâyenin sonu.
Tüm bu olanlardan midesi bulanan Ségur asla siyaset yapmayacağına yemin etti. Eylemlere evet, sözlere hayır. Bernard Kouchner’nin,4 Gilles Caron’un5 ve diğerlerinin yanında yer almayı da reddetti. Huzur içinde, fazla konuşmadan tek başına çalışmak istiyordu. Onu ilgilendiren tek dava, insan hayatıydı. Savaş yaraları, ameliyat sonrası oluşan iltihaplar, kangrenden kararmış etler onun alanıydı. Gerisi için yandaki ofise buyurun.
Ségur, Biafra’daki kıyımdan sonra bağımsızlık yolundaki diğer ülkelerde ölümle el ele dolandı: Gine-Bissau, Cabo Verde, Angola… Diktatörler berbat insanlardı ama ülkeleri kurtaranların da onlardan aşağı kalır yanı yoktu. Uluslararası medyanın hayranlığını kazanarak, kendi megalomanileri uğruna kadınları ve çocukları sınırlara gönderiyor ve iğrenç para trafikleriyle kendi haçlı seferlerini finanse ediyorlardı. Daniel bu tür işlere karışmıyordu. Bu konularda ne bir görüş ileri sürüyor ne de herhangi bir taahhütte bulunuyordu. Hatta birçoğunun, özellikle Uganda’da General Idi Amin Dada ile Orta Afrika’da İmparator Jean-Bedel Bokassa’nın özel doktoru bile oldu – biri, geceleri kendine özel Walt Disney filmleri oynatan; diğeri, bir Fransız yapım şirketinden satın aldığı Caroline Chérie’nin saltanat arabasına binen iki maskara katliamcı. Ségur bağlantıları sayesinde dispanserler açabiliyor, ilaç getirtebiliyor, hayatın hiç değeri olmadığı topraklarda insani yardım örgütlerini ağırlayabiliyordu. Kısacası, işini yapıyordu ama siyaset her defasında yeniden yakasına yapışıyordu. Artık bu katillerle yakın olmak da, sözüm ona medeni ülkelerin elçileriyle iş çevirmek de mümkün değildi. 1977’de yıpranmış, tüm bu iğrençliklerden bıkmış bir halde Fransa’ya döndü. Doğrusunu söylemek gerekirse, insan ruhunun karanlık yanlarını da sevmişti. Yazmayı bilseydi eğer, bir kitap kaleme alırdı; düşüncelerden, fikirlerden değil ama hikâyelerden oluşan bir kitap. Askerlerin geceleri leoparlara dönüştüğü, milletvekili tartışmalarının mızrak savaşıyla bittiği bir dünyada yaşamıştı on yıl boyunca. Sonra aşk da vardı… 27 yaşındaki Ségur, Port Harcourt’da doğmuştu. Kıtlığın ve acımasızlığın ortasında, siyah ten onu saçından, pantolonundan tutup uçurumun –tadına doyum olmaz uçurumun– kenarına sürüklemişti. O şey… Cehennem sıcağı bir gecede bir hamağın yumuşaklığı ile ilkel seksin gücü arasında bir yerlerde olan o şeyi tanımlayamıyordu Ségur. Yıllar boyunca şehvet ile karanlık, sertlik ile ninni arasında soluk renkli küçük bir mantar gibi yüzdü. Artık geriye dönmek yoktu: Onun için siyah, ihtirasın rengiydi. Başkente döndüğünde mesleki geçmişini değerlendirdi. Fransa’da “tropikal hastalıklar” kavramı, pek bilinmeyen ya da ismi dahi olmayan sıradışı tüm hastalıkları barındıran bir tür çıfıt çarşısıydı. Sonunda Ségur tuhaf enfeksiyonlardan gizli hastalıklara kadar uzanan bir yelpazede hizmet veren, sözleşmeli bir kurum olan Arthur-Vernes’de buldu kendini.
Burada tedirgin değildi. Hâlâ sınırlı kaynaklarla doktorluk yapıyordu ama Lüksemburg Bahçeleri’ne iki adım mesafedeydi. Kısık sesle konuşan homoseksüeller, yüksek sesle konuşan fahişeler, bekleme odasına gelir gelmez şakımaya başlayan translarla çevriliydi etrafı. Tek yardımcısı, bir misyoner kadındı; Ubangi Irmağı kıyısında yaşasaydı, Pigmelere de yapacağı gibi, bu kalabalık aileye antibiyotik aşıları yapıyordu. Ségur mutluydu. Pıt, pıt, pıt… Büyük bir özenle tıraş olduktan sonra –sabun, tıraş fırçası, ustura– yanaklarına, reklamlardaki gibi after-shave’le hafifçe vurdu ve giyindi: kısa kollu Oxford gömlek, kolonyal tarzda kumaş pantolon, deri bağcıklı Docksides’lar. Koridorda, Assas Sokağı’na bakan pencere muhteşem bir günün müjdesini veriyordu. Güneş, gökyüzünün dudaklarının kenarındaki bir vaat gibi, çinko çatıların üzerinden yükseliyordu. O sabah Ségur programında bir değişiklik yapacaktı. Saat sekizde bir ziyaretçiyi ayrıca kabul etmeyi planlamıştı. Yeni yeni konuşulmaya başlanan “gey kanseri”ne yakalanmış ilk hastalarından biri. Ségur Afrika’da salgın hastalıklarla –malarya, kolera, difteri, hepatit…– çokça karşılaşmıştı ama bugün Paris’te, Los Angeles ve New York’ta da kendini yavaş yavaş gösteren bu hastalık yepyeni bir şeydi. Bu kez yayılan felaket, kimsenin umursamadığı gelişmekte olan ülkeleri vurmuyordu öncelikle. Hayır, hastalık zengin ülkelerde, medeniyetin ve konforun göbeğinde, insanların kendilerini yenilmez gördüğü yerlerde ortaya çıkıyordu. Ségur gurur ya da saflıktan, kaderinin dünyanın gidişatıyla uyum içinde olduğunu düşünmüştü daima. 70’li yıllarda kara kıtada görev yapmıştı; burada bağımsızlık savaşları, insanlığı öldüren, kırıp geçiren korkunç hastalıklarla iç içeydi. Şimdiyse Ségur yeni Levyatan’ın karşısında ön sıralarda oturuyordu.
….
Bu kitabı en uygun fiyata Amazon'dan satın alın
Diğerlerini GösterBurada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.
- Kategori(ler) Polisiye Roman (Yabancı)
- Kitap AdıGüneşsiz 1: Cehennem Diskosu
- Sayfa Sayısı408
- YazarJean Christophe Grange
- ISBN9786255683038
- Boyutlar, Kapak13.7x23 cm, Karton Kapak
- YayıneviDoğan Kitap / 2025
Yazarın Diğer Kitapları
Aynı Kategoriden
- Sadece Seninim ~ Susan Andersen

Sadece Seninim
Susan Andersen
Catherine MacPherson’ın beklediği son şey, kaba bir ödül avcısının gözetiminde, kız kardeşinin minicik kıyafetlerinden oluşan bir bavulla, Greyhound otobüs şirketine ait bir otobüste yolculuk...
- Bir Günbatımının Ayrıntıları ~ Vladimir Nabokov

Bir Günbatımının Ayrıntıları
Vladimir Nabokov
Orman Cini, Burada Rusça Konuşulur, Sesler, Kanat Çarpması, Tanrılar, Talihin İşi, Liman, İntikam, Lütuf, Bir Günbatımının Ayrıntıları, Fırtına, La Veneziana, Bachmann, Ejderha, Noel, Rusya’ya...
- Denizin Uzun Taçyaprağı ~ Isabel Allende

Denizin Uzun Taçyaprağı
Isabel Allende
Benim hayatım bir dizi deniz yolculuğuyla geçti, bu dünyada oradan oraya dolaştım. Derin köklerim olduğunu bilmeden hep bir yabancı oldum… Ruhum da denizlerde yolculuk...






