Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen


Çarlık Rusyası’nın Kafkaslar üzerinde tam bir hakimiyet kurabilmek için verdiği yaklaşık 50 yıllık (1817 – 1864) mücadele karşısında direnişin efsaneleştirdiği, Şeyh Şamil’den sonraki en ünlü kahramandır Hacı Murat. Fakat Hacı Murat’ın adını tarih sayfalarına yazdırmasındaki asıl faktör, şüphesiz direnişinden çok Tolstoy’un olgunluk dönemi romanları arasında yer alan dev eseridir.

1896-1904 yılları arasında yazılıp 1912 yılında basılan Hacı Murat, Şeyh Şamil’le ters düşüp yollarını ayırmış olan efsanevi Kafkas kahramanı Hacı Murat’ın gerçek ve ibret dolu yaşam öyküsüdür.

***

TAKDİM

Ekinler biçilmiş, hasada başlanmıştı. Yazın tam ortasıydı. Tarlaların içinden geçerek eve dönüyordum. Her taraf birbirinden güzel çiçeklerle donanmıştı. Kırmızı, beyaz, pembe çiğdemler; kokulu, tüylü yoncalar; taçları süt beyaz, ortaları sapsarı kendilerine özgü kokularıyla papatyalar; laleleri andıran sapsarı uzun uzun susamlar; eflatun hatmiler; etrafa tatlı bir badem kokusu yayan, dokununca da çabucak solan huni biçimi sarmaşık çiçekleri ve daha nice birbirinden güzel envai çeşit çiçekler…

Her birinden birer tane kopardığım çiçekleri kocaman bir demet yapmış, eve dönüyordum. Yol boyunca uzanan hendeğin dibinde, kan kırmızısı renkte iyice açmış bir devedikeni gördüm. Bizde bunlara “tatar” derler. Ekinler biçilirken orakçılar bunları kesmemek için özel gayret gösterirler. Kazara kesilmişse bile, başak demetinin içinden çekip çıkartılarak atılır.

Bu kan kırmızısı devedikenini koparıp çiçek buketinin ortasına koymak geçti içimden. Hendeğe indim, çiçeğin ortasında tembel tembel uyuklayan tüylü at arısını kovaladıktan sonra, çiçeği koparmaya çalıştım. Bu, güç bir işti. Elime mendil sardığım halde yine de dikenler batıyordu. Sapı öylesine sert ve sağlamdı ki dakikalarca uğraşıp lif lif ayırmak zorunda kaldım. Nihayet koparmayı başardığımda sapı parça parça olmuştu. Devedike-ninin ilk gördüğümdeki güzelliğinden eser kalmamıştı. Üstelik, onca emek vererek topladığım zarif kır çiçekleri arasında kaba ve çirkin görünüyordu. Dalında çok güzel görünen, beni kendine hayran bırakan bu çiçeği boşu boşuna kopardığıma üzüldüm. Attım onu. Koparmak için sarf ettiğim çabayı düşünerek, “Ne güçlü bir yaşama arzusu bu!” diye düşündüm. “Direnmek için büyük çaba gösterip, kolay lokma olmadığını nasıl da ispat etti.”

Eve giden yol, yeni sürülmüş tezekli tarlaların arasından geçiyordu. Tozlu yolda gelişigüzel yürüyordum. Yürüdüğüm bu tarlalar tabiata ayrı bir güzellik katıyordu. Yolun iki yanında, ilerde görünen dağa kadar sürülmüş, henüz ekilmemiş tezekli topraktan başka bir şey görünmüyordu. Tüm tarla boyunca bir tek ot bile yoktu. “Şu insanoğlu ne kadar da bencil bir yaratık, hayatını sürdürmek için toprağın altını üstüne getirmiş, diğer canlılara aldırdığı bile yok.” diye düşünürken bir yandan da elimde olmaksızın bu ölü tarlada canlı bir varlık arıyordum. İşte yolun sağ tarafındaki yeşilliği o anda fark ettim. Yaklaşınca gördüm ki, az önce koparıp attığım devedikeninin bir eşi…

Bu kez gördüğüm devedikeninin sadece üç dalı vardı. Dallarından biri kopmuş, kesik bir el gibi aşağı uzanmış, ucundaki çiçekler çamura bulanmıştı. Öbür iki dalında ise birer çiçek vardı. Aslı kırmızı olan çiçekler, yağlı kara toprağa bulaştıklarından kararmışlardı; ama dimdik duruyorlardı. Belki de bir araba tekerleği geçmişti üstlerinden. Ama o, yeniden doğ-rulmuştu. Biraz eğik duruşu bundan kaynaklanıyor olmalıydı. Hali; iyice hırpalanmış, kolu kesilmiş, gözü karartılmış, gövdesinin bir parçası kopmuş bir insanı hatırlatıyordu. Yine de kardeşlerini yok eden insanlara teslim olmamıştı. Savaşını tek başına veriyordu.

“Bu ne müthiş bir direnme!” diye düşündüm. “İnsan, buradaki her şeyi kendisine boyun eğdirmiş, hepsini yenmiş! Mil-

yonlarca bitkileri yok etmiş; ama işte bu devedikeni ona teslim olmamış…”

O zaman aklıma çok eski bir Kafkas öyküsü geldi. Bu öykünün bir kısmını kendim yaşadım, bir kısmını olup bitenleri kendi gözleriyle görmüş olanlardan dinledim. Bir kısmını da hayalimde canlandırdım. İşte boş kalan yerlerini hayalimde tamamladığım öykü budur.

1851 Kasım’ıydı. Hacı Murat, soğuk havanın hakim olduğu bir akşamüstü, üzeri tezek dumanıyla kaplanmış bir Kafkas köyüne yaklaşıyordu.

Müezzinin tiz sesi henüz susmuştu. Tezek kokusu sinmiş temiz dağ havasında, birbirine bitişik halleriyle arı peteklerine benzeyen evlerin avlularından sığır böğürmeleri, koyun melemeleri yükseliyordu. Köyün aşağısında kalan çeşmeden ise; kadın, erkek ve çocukların oluşturduğu kalabalığın bağırışları geliyordu.

Hacı Murat, Ruslara karşı yaptığı savaşlarda gösterdiği kahramanlıklarıyla ün salmış Şeyh Şamil’in naibiydi. Atlıları arasında hep kendi sancağı ile dolaşırdı. Ama bu kez yüzünü bir kukuletayla iyice örtmüştü. Kepeneğinin altından tüfeğinin ucu görünüyordu. Yanma adamlarından yalnızca iki kişiyi almıştı. Kendini saklamaya çalışarak yürürken, keskin gözleriyle de yoldan geçen köylüleri süzüyordu. Köyün ortasına geldiğinde sola, dar bir yola saptı. Tepenin yamacında, bir yanı tepeciğe iyice yaslanmış ikinci evin önünde durup çevresine bakındı. Evin önündeki sundurmada kimse yoktu. Damdaki yeni sıvanmış bacanın arkasında üstü örtülü bir adam yatıyordu. Hacı Murat, yatan adama kırbacının ucuyla dokunarak seslendi. Örtünün altından takkeli, yaşlı bir adam çıktı. Sırtındaki hırka oldukça eskiydi. Yaşlı adamın açabilmek için sık sık kırpıştırdığı kirpiksiz gözleri kıpkırmızı ve çapak içindeydi. Hacı Murat gizlediği yüzünü açtı:

– Selamünaleyküm!

– Aleykümselam.

Yaşlı adam Hacı Murat’ı tanımıştı. Dişsiz ağzıyla gülümseyerek ayağa kalktı. Kuru, kemikli ayaklarını bacanın yanında duran tahta ayakkabılara sokmaya çalıştı. Daha sonra, ağır hareketlerle gocuğunu giyinip dama dayanmış tahta merdivenden inmeye başladı. Yanık derili yaşlı adam giyinirken ve hatta merdivenden aşağı inerken, incecik ve buruş buruş olmuş boynunun üstünde taşıdığı kafasını durmadan sallıyor ve bir şeyler mırıldanıyor gibiydi. Merdivenlerden inince koşarak Hacı Murat’ın atının dizginini tutmak istedi; ama buna gerek kalmamıştı. Hacı Murat’ın yanındaki adam çevik bir hareketle atından atlayıp bu işi çabucak yapıverdi.

Hacı Murat atından indi. Hafif topallayan adımlarla sundurmanın altına yürüdü. İçeriden çıkan 15 yaşlarındaki delikanlı olgun kara gözlerini şaşkınlıkla ona dikmişti.Yaşlı adam genç delikanlıya:

– Koş, camiden babanı çağır, dedi. Misafirlerinin önüne geçip toprak evin kapısını açtı. Hacı Murat içeriye girerken, iç kapıdan ince, zayıf bir kadın çıkmıştı. Üzerinde kırmızı bir hırka, sarı gömlek, mavi şalvar, elinde ise birkaç minder vardı. Saygıyla eğilerek:

– Uğurlar getirdin, diyerek minderleri duvar diplerine dizmeye başladı.

– Allah razı olsun, diye cevapladı Hacı Murat.

Tüfek ve kılıcını çıkararak yaşlı adama uzattı.

Adam aldığı tüfek ve kılıcı ev sahibinin duvarda asılı silahlarının yanma astı. Silahların iki yanında da büyük birer leğen asılıydı. Duvarlar tertemizdi. Belindeki tabancayı düzelten Hacı Murat, kaftanının eteklerini toplayarak minderlerden birine bağdaş kurup oturdu. Yaşlı adamla birlikte ellerini havaya açıp, gözlerini kapayarak dua ettiler. Duaları bittiğinde yüzlerini sıvazlayarak, ellerini sakallarında birleştirdiler.

Hacı Murat, yaşlı adama, “Ne haber?” diye sordu.

Yaşlı adam, fersiz gözlerini Hacı Murat’ın göğsüne dikerek, “Haber yok.” dedi. “Ben ağıllarda kalıyorum, bugün oğlumu görmeye gelmiştim, olup bitenleri o bilir.” diye devam etti.

Hacı Murat sesini çıkarmadı. Yaşlı adamın pek konuşmak istemediğini anlamıştı. Kısa bir sessizlik oldu.

“Olacak iş mi?” diye başladı yaşlı adam. “Tavşanlar, kartallara kafa tutma sevdasında; ama kartallar onları birer birer haklıyorlar. Daha geçenlerde o kahrolası Rus köpekleri, Miçinskiy’de saman yığınlarını tutuşturmuşlar.”

Yaşlı adamın ortaya söylediği sözler yoruma açıktı ve Hacı Murat’ı da iğneliyordu. Hacı Murat’ın adamı içeriye girmişti. Güçlü fakat yumuşak adımlarla ilerleyip kılıcını duvardaki diğer silahların yanma astı. Kamasıyla tabancasını belinde bırakmıştı. Yaşlı adam yeni geleni göstererek sordu:

– Kim bu?

– En güvendiğim adamlarımdan biri, adı Eldar.

“Çok iyi”, dedi adam. Eldar’a Hacı Murat’ın yanındaki keçenin üzerinde yer gösterdi.

Bağdaş kurarak oturan Eldar, bir koyunun gözleri gibi hafifçe patlak olan güzel gözleriyle yaşlı adama baktı. Yaşlı adamın anlattığına göre geçen hafta iki Rus askeri yakalanmıştı. Bunlardan biri kaçmak isterken vurulmuş, diğeri de Veden’e, Şeyh Şamil’in yanma gönderilmişti. Hacı Murat anlatılanları dalgın dalgın dinliyor, en küçük bir kıpırtıda kapıya bakıyor, dışarıdan gelen seslere kulak kabartıyordu. Evin önünde duyulan ayak seslerinin ardından, gıcırdayarak açılan kapıda ev sahibi göründü.

Ev sahibi, kırk yaşlarında, kısa sakallı, uzun burunlu biriydi. Adı Sado olan bu adamın gözleri de kendini çağırmaya giden oğlununkiler gibi karaydı, ama parlak değildi. Adamın ardından çocuk da içeri girmiş, babasıyla birlikte kapının hemen yanma oturmuştu. Tahta ayakkabılarını kapı dışında çıkartan ev sahibinin başında, eski, rengi solmuş bir takke vardı. Kara saçlarının çoktandır tıraş görmediği, uzunluğundan anlaşılıyordu. Saçlarını ensesine doğru iterek Hacı Murat’ın karşısına çömelmişti.

O da önce duasını okuyup yüzünü sıvazladıktan sonra konuşmaya başladı. Hacı Murat’ın yakalanması için Şeyh Şamil’in emir verdiğini; adamlarının bir gün önce köye uğradığını; halkın Şeyh Şamil’in sözünden çıkmadığını, bu yüzden de çok dikkatli olmak gerektiğini anlattı.

– Ben sağ oldukça evimdeki misafirime kimse dokunamaz, ama dışarıyı bilemem, dedi.

Söylenenleri dikkatle dinleyen Hacı Murat, memnun olmuştu. Sado, sözlerini bitirdikten sonra:

– Pekâlâ, dedi. Şimdi Ruslara bir mektup yollamamız gerekiyor. Mektubu götürecek adamım var; ama yanma yolu bilen birini katmalıyız.

– Kardeşim Batu yolları iyi bilir, onu yollarız, dedi adam. Sonra oğluna dönerek ekledi: “Koş Batu’yu çağır.”

Çocuk emri alır almaz yerinden ok gibi fırladı. Çevik adımlarla, kollarını sallayarak çıkıp gitti. Bir müddet sonra döndüğünde yanında kara yağız, yüzü damarlı ve kısa bacaklı bir Çeçen vardı. Kol ağızları parçalanmış, sarı kaftanı sırtından dökülecek kadar eskimişti. Selamlaşmadan sonra Hacı Murat lafı uzatmadan sordu:

– Adamımı Ruslara götürür müsün?

– Neden olmasın, dedi Batu. Bunu benden iyi yapabilecek Çeçen bulmanız zordur. Söz verseler bile yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Ama ben yolları avcumun içi gibi bilirim.

– Pekâlâ, dedi Hacı Murat. Parmaklarıyla üç işareti yaparak, “Hizmetinin karşılığında sana üç tane teklik veririm.” diye ilave etti.

Batu başıyla anladığını belli etti. Ayrıca paranın önemli olmadığını, bunu sırf Hacı Murat’a hizmeti dokunsun diye yaptığını, bu işin kendisi için bir onur olduğunu belirtti. Hacı Murat’ın Rus domuzlarını nasıl vurduğunu, onlara nasıl kan kusturduğunu her dağlı gayet iyi bilirdi.

– Memnun oldum, ipin iyisi uzun, sözün iyisi kısa olur, dedi Hacı Murat.

– O halde bana da susmak düşer.

– Dikyar’m karşısında Argun çayının dirsek çevirdiği yeri, ormanın düzlük yerini biliyor musun? Hani ortasında iki saman yığmmm bulunduğu düzlüğü?

– Evet.

– Orada bekleyen üç adamım var.

– Anladım, dedi Batu başını sallayarak.

– Ne yapıp ne edeceğinizi orada bekleyen Han Mahoma biliyor. Han Mahoma ile birlikte Prens Vorontzov’a kadar gitmeniz gerekiyor. Bunu yapmayı gözün kesiyor mu?

– Evet.

– Pekâlâ, işiniz bitince tekrar döneceksiniz.

– Tamam.

– Dönüşte sizi ormanda bekleyeceğim.

Yapılacak işi anlayan Batu, ellerini göğsünde birleştirerek dışarıya çıktı.

– Çeha’ya bir adam yollamalıyız, dedi Hacı Murat. Elini kaftanının göğsünde dizili fişekliklerden birine soktu, içeriye giren iki kadını görünce elini çekip sustu.

Biraz önce minderleri getiren yaşlıca kadın ev sahibinin hanımıydı. Diğeri ise henüz gencecik bir kızdı. Üzerinde kırmızılı yeşilli şalvar ve gömlek vardı. Göğsünü gümüş para dizileri kaplamıştı. Gözleri babasıyla kardeşininkine benziyordu. Kapkaraydı ve hayat doluydu. Hal ve hareketlerine ciddiyet vermeye, misafirlerin yüzüne pek bakmamaya çalışıyordu, ama varlıklarının etkisinde kaldığı da açıkça belli oluyordu. Ev sahibinin hanımı içeriye elinde bir siniyle girmişti. Üzerinde çay, mantı, yağlı börek, peynir, yufka ve bal vardı. Leğen, su ve havlu taşıyan kızı da arkasmdaydı.

Sofrayı hazırlamakla meşgul olan kadınlar, işlerini sessizce görüyor, kırmızı, yumuşak terlikleriyle ses çıkarmamaya gayret gösteriyorlardı. Sado’yla Hacı Murat bir müddet sustular. Kadınların varlığından sıkılan koyun gözlü Eldar da bağdaş kurduğu ayaklarına bakarak bir heykel gibi sessiz ve hareketsiz duruyordu. Rahat bir soluk aldı sonunda. Kadınlar çıkmış, yumuşak ayak sesleri duyulmaz olmuştu artık. Hacı Murat elini kaftanının üzerine atılmış fişekliğe sokarak bir fişek aldı; altından lüle gibi dürülmüş bir kâğıt çıkararak ev sahibine uzattı.

– Oğluma verilecek.

– Cevabı nereye gidecek, diye sordu Sado.

– Bana getirilecek.

– Baş üstüne.

Mektubu fişekliğine koyup, kadınların biraz önce bıraktığı leğeni Hacı Murat’ın önüne koyarak ibriği aldı. Hacı Murat, gömleğinin kollarını sıvadı. Bileklerinden yukarısı bembeyaz ve dolgun pazuluydu. Sado’nun ibrikten döktüğü soğuk, berrak su iyi gelmişti. Elini ve yüzünü o berrak su ile iyice yıkadı. El işi, sert, temiz havluyla kurulanıp sofraya oturdu. Eldar da aynı şekilde elini yıkayıp kurulayarak sofraya oturmuştu. Misafirler yemeklerini yerken Sado karşılarına geçip evine şeref verdikleri için birkaç kez teşekkür etti. Parlak kara gözlü çocuğun da gülümserken gözleri parlıyor, Hacı Murat’a hayran hayran bakarken babasını tasdik ediyordu.

Misafirler bir şey yemeyeli yirmi dört saatten fazla olmuştu. Yine de bir parça peynir ekmekle yetindiler. Hacı Murat ekmeğine bıçakla bal sürdü.

Balından Hacı Murat’ın tatmış olmasına sevinen yaşlı adam:

– Balımız bu yıl her yılkinden daha güzel. Hem bol, hem de şiresi iyi, dedi.

Hacı Murat:

– Allah bereketini artırsın, dedi ve sofradan kalktı.

Hacı Murat kalkınca Eldar da kalkmak zorunda kalmıştı. Oysa daha doymamıştı.

Tüm Çeçenler, Şeyh Şamille Hacı Murat’ın arasının açılmasından dolayı onu saklayanların ölümle cezalandırılacağını biliyordu. Bu yüzden ev sahibinin hayatı tehlikedeydi. Fakat Sado’nun buna aldırdığı yoktu. Üstelik, Hacı Murat’ın evine gelmesi onu sevindirmişti. Misafirini hayatı pahasına da olsa koruyacaktı. Kendi kendisiyle gurur duyuyordu:

– Sen benim evimde bulunduğun, ben de sağ olduğum sürece sana kimse bir şey yapamaz, dedi.

Hacı Murat, Sado’nun samimiyetine, içtenliğine inanıyordu.

– Bahtiyar ol, dedi.

Sado, memnuniyetle ellerini göğsüne bastırdı. Az sonra, pencerelerin tahta kepenklerini kapayıp ocağa çalı çırpı yığdı ve coşkulu bir şekilde misafirlerin bulunduğu odadan çıkıp ailesinin bulunduğu bölüme geçti. Kadınlar daha yatmamışlardı. Onlar da misafirlerini konuşuyor olmalıydılar.

Hacı Murat’ın gecelediği köyün yirmi kilometre kadar ötesindeki Vozdvijenskaya kalesinin Şah Girinskiy kapısından üç erle bir çavuş çıktı. Askerlerin sırtlarında gocuk, başlarında kalpak vardı. Ayaklarında ise, tüm Kafkas askerlerinin giydiği cinsten dizden yukarı çizmeler vardı.

Askerler tüfekleri omuzlarında, ona yoldan yürüyorlardı. Beş yüz adım kadar yürüdükten sonra ana yoldan ayrıldılar, çizmeleriyle kuru yaprakları hışırdata hışırdata, yirmi adım kadar ilerlediler, sonra karanlıkta bile görünen devrilmiş bir çınarın kara gövdesinin önünde durdular. Gözetleme vazifesi alan devriyeler, çoğu zaman burada nöbet tutarlardı.

Ormandan geçen askerler durduklarında, ağaçların üzerinden askerlerle birlikte ilerliyor gibi görünen yıldızlar da durmuşlardı. Işıltıları çıplak dallar arasından seçiliyordu.

Çavuş Panov:

– Şansa bak, dedi. Ortalık kupkuru.

Uzun süngülü tüfeğini omzundan çıkarıp ağaca dayadı. Diğer erler de aynı hareketi tekrarladılar.

Ceplerini karıştıran Panov öfkeli öfkeli söylendi:

-Şuradaydı gayet iyi biliyorum. Ya unuttum, ya da yolda düşürdüm?

Erlerden biri neşeyle sordu:

-Ne arıyorsun?

– Pipomu, Allah kahretsin! Nereye gitti bilmiyorum.

– Çubuğun yanında mı?

– Evet, işte burada.

– Toprakta tütün yakalım mı?

– Olur mu dersin?

-Olur ya! Hemen olur biter.

Aslında gezici devriyelerin tütün içmesi yasaktı; fakat bunlar bir bakıma gözcülük yaptıklarından gizli gizli tütünlerini içebiliyorlardı. Vazifeleri, bir zamanlar dağlıların yaptığı gibi, Çeçenlerin ani saldırılarını önlemekti. Panov, askerlerin teklifini kabul etti. Bir günlük de olsa tütün içme zevkinden mahrum kalmak istemiyordu. Diğeri, cebinden çıkardığı bir bıçakla toprağı eşelemeye başlamıştı. Çukur açılıp düzeltildikten sonra, uzun çubuk çukura yerleştirildi. Çubuğun altına ve yanlarına tütün doldurulup üstü bastırıldı. Çukurla çubuğun görünümü bir pipoyu andırıyordu.

Çukurun içindeki tütün yanınca, ateş bir an için yüzükoyun yatan askerin kemikli yüzünü aydınlattı. Sıcak hava, çubuğun içinden hafif bir ıslık çıkararak geçti. O zaman Panov tutuşan tütünün hoş kokusunu duydu. Doğrularak yerde yatan askere sordu:

– Ne oldu, becerdin mi?

– Elbette.

– Yaman adamsın be Avdeyev! Dur bir bakayım.

Avdeyev ağzından dumanı savurarak yana çekildi. Panov,

çubuğu koluyla silerek sıcak dumanı içine çekmeye başladı.

İçilen tütün, askerlerin çenelerini açmıştı. İçlerinden biri, yersiz yere ortalığa bir laf attı:

– Haberiniz var mı? Bölük komutanı gene sandığı boşaltmış. Söylendiğine göre kumarda kaybetmiş.

– Önemli değil, geri koyar, dedi Panov.

– Herhalde koyar, iyi subaydır, diye doğruladı Avdeyev.

Sözü ilk ortaya atan karamsardı biraz:

– Ben anlamam arkadaş, bölük konuşmalı onunla. Ne kadar aldığını, ne zaman ödeyeceğini bilmeliyiz.

Panov çubuğunu bırakmıştı:

– Bölüğün işi bu, dedi.

Avdeyev destekledi:

– Topluluk olmak başkadır ne de olsa.

İlk konuşan hâlâ tatmin olmamıştı. İnatla sürdürdü itirazını:

—Herif paraların dibine darıyı ekmiş. Arpa alınacak, ayakkabılar yenilenecek kimin umurunda.

– Bu ilk değil ki, aldığı gibi yerine koyar, dedi Panov. Hem dedik ya, bölük nasıl isterse öyle olur.

O sıralarda Kafkas kıtalarında bölüklerin para işlerini, kendilerinin seçtikleri kişiler organize ediyordu. Devlet, adam başına 6 ruble 50 kopek veriyordu. Bölük, sebze eker, bağ bahçe yapar, kendine bakardı. Atlarıyla övünen bölüklerin arabaları da olurdu. Paralar ise, anahtarı bölük komutanında bulunan bir kasada dururdu. Komutanların kasadan para alması, alışılagelmiş bir durumdu. Ne var ki asker Nikitin, olayı büyütüyor, karamsar bir tablo çiziyordu. Bir kez “Hesap isteyelim.” diye tutturmuştu. Panov ve Avdeyev ise bu işe pek aldırmıyordu.

Çubuğu emme sırası Nikitin’deydi. Kaputunu yere serip, sırtını ağaca dayayarak yere oturdu. Bir an sus pus oldular. Yalnızca rüzgârın hışırdattığı ağaç yapraklarının sesi duyuluyordu. Bu hışırtılara bir de çakal uluması, tiz çığlıklar, hıçkırık ve kahkahalar karıştı.

– Kahrolası hayvanlar nasıl da yırtmıyorlar, dedi Avdeyev.

Hiç konuşmamış olan dördüncü asker, ince sesi ve Ukrayna şivesiyle atıldı:

– Senin çarpık suratına mı gülüyorlar acaba?

Yine sustular. Rüzgâr, yaprakları sağa sola kıpırdatarak yıldızları bir açıyor bir örtüyordu.

Avdeyev Panov’a neşeyle sordu:

– Hiç canın sıkılır mı?

– Nasıl yani?

– Bazen benim içim öyle sıkılır ki, ne yapacağımı bilemem.

– Yok canım!

– Gerçekten. Bir zamanlar bu sıkıntıdan dolayı elime ne geçse içkiye verirdim. Nasıl bir sıkıntı olduğunu anlatamam sana.

– Yanlış bir yol. İçki sıkıntıları dağıtmaz, aksine daha da kötü yapar. Sarhoş olunca sıkıntıyı belki bir an için unutursun; ama ayıldığında daha büyük bir sıkıntıyla gerçeğe dönersin.

– Zaten sonuçta öyle oldu. Ama ne yapabilirdim ki, çaresizdim.

– Peki derdin neydi, niçin sıkılıyordun?

– Evimi öylesine özlemiştim ki!

– Ailen zengin mi?

– Pek sayılmaz; ama bir eksiğimiz de yoktu. Geçinip gidiyorduk işte.

Şimdiye dek defalarca anlattığı hikâyesini bir kez daha anlatmaya başlamıştı Avdeyev:

– Askere gönüllü olarak yazıldım. Ağabeyimin yerine. Onun beş çocuğu vardı. Bense henüz bekârdım. Anam yalvardı. Ben de “Tamam gideyim.” dedim. Ağabeyim için çocuklarla askere gitmek zor olacaktı. Gidip bizim beye durumu anlattım. İyi adamdı. “İyi edersin oğlum git.” dedi. Ben de ağabeyimin yerine asker oldum.

– En doğru olanını yapmışsın, dedi Panov.

– Şimdi ise sıkılıyorum. Sıkıntıdan kendimi yiyip bitiriyorum. Onun yerine ne diye geldim ki. Şimdi o yan gelmiş yatıyordur. Keyfi yerindedir. Bir de benim halime bak, çile dolduruyorum. Düşündükçe yüreğim daralıyor.

Bir müddet sustu. Sonra sordu:

– Bir daha tüttürelim mi?

– Hazırla da!

Avdeyev yere uzanıp çubuğu hazırlayacaktı ki, yaprak hışırtıları arasından ayak sesleri duyuldu. Tüfeğini alıp Nikitin’i dürttü Panov. Kaputunu alarak sessizce doğruldu Nikitin. Üçüncü asker Bondarenko da kalkmıştı.

– Hey, çocuklar! Öyle bir rüya gördüm ki şimdi, diyecek oldu.

Avdeyev işaretle susturdu onu. Ses soluk kesilmişti. Ayak

sesleri şimdi daha net duyuluyordu. Fakat o kadar yumuşaktı ki, gelenler çizmesiz olmalıydı. Ayak seslerinin ardından Çeçenlere özgü konuşma sesleri duyuldu. Alaca karanlıkta yaklaşan gölgeler seçiliyordu. Biri kavruk, öteki irice iki gölgeydi yaklaşan.

Gölgeler askerlerle aynı hizaya gelince, Panov elinde tüfek, iki arkadaşıyla yola çıkıp bağırdı:

– Kimsiniz?

– Dost Çeçen, kılıç yok, tüfek yok. Prens’i göreceğiz.

Panov’a cevap veren, kısa boylu Batu’ydu. Diğeri arkadaşının yanında sessizce duruyordu. O da silahsızdı ve diğerine göre daha uzun boyluydu.

Panov arkadaşlarına döndü:

– Bizim casuslardan olmalılar. Komutanla görüşmek istiyorlar.

– Prens Vorontzov’u görmek istiyoruz, çok gerekli, büyük bir iş için onu görmemiz gerekiyor, diyordu Batu.

Panov Avdeyev’e dönerek:

– Yanma Bondarenko’yu al, sen götür bari. Nöbetçiye teslim edince geri dönün. Ama gözünüzü dört açm, adamları önünüze katın, dedi.

Avdeyev, elindeki süngü takılı tüfeği birine saplıyormuş gibi bir hareket yaptı:

– Bu ne güne duruyor. Şişleyiverdim mi soluğu cehennemde alır.

– Şişleyince işe yaramaz ki, dedi Bondarenko.

Çeçenler önde, askerler arkada kaleye doğru yürüdüler. Sesleri duyulmaz olduğunda Panov’la Nikitin yerlerine geri döndüler.

– Hortlak mıdırlar nedir bu vakitte, dedi Nikitin.

– İşleri vardır, diye cevapladı Panov. Kaputunu sırtına alıp, ağaca yaslanarak otururken ekledi: “Hava da gittikçe serinliyor.”

Bondarenko ve Avdeyev ancak iki saat sonra dönebilmişlerdi.

– Teslim ettiniz m, diye sordu Panov.

– Evet. Alaydakiler daha yatmamışlardı. Doğru komutana götürdük. Aslında şu kabak kafalılar iyi çocuklar bence. İnanmazsınız ama onlarla konuşmaya bile başlamıştım.

Nikitin homurdandı:

– İnanırım, sen konuşursun.

– Vallahi tıpkı bizim gibiler. Biri evliymiş. “Naruşka bar?” (Evli misin?) diye sordum, “Bar.” dedi. “Barancuk bar?” (Çocuk var mı?) dedim, “Bar.” dedi. “Çok mu?” dedim. “Çift.” diye cevap verdi. Öyle tatlı konuştuk ki. Gerçekten iyi çocuklar.

– Çok iyidirler, dedi Nikitin alaylı bir şekilde. Onlarla ıssız bir yerde karşılaş da, döküversinler işkembeni.

– Neredeyse gün ağaracak, dedi Panov.

Avdeyev yere oturdu.

– Öyle, dedi. Yıldızlar kayboluyor artık.

Ortalığa yeniden bir sessizlik çökmüştü.

Kışlada ışıklar çoktan sönmüştü. Işıkları pencereden dışarıya vuran ve etrafı ışıl ışıl aydınlatan tek yer, kalenin en görkemli lojmanıydı. Burada, babası ordunun başkomutanı olan Albay Prens Semyon Mihayiloviç Vorontzov oturmaktaydı. Karısı Marya Vasilyevna, Petersburg’un sayılı güzellerindendi. Bu küçük kalede o zamana kadar kimsenin yaşamadığı görkemli bir hayat sürdürüyordu. Ancak Vorontzov da karısı da burada yaşadıkları hayatı çok sade, çok sönük, hatta yoksunluklarla dolu bir hayat olarak görüyorlardı. Buranın yerlileri ise böylesine zenginliğe, böylesine bir lükse şaşıp kalıyorlardı.

Vakit tam gece yarısıydı. Dört büyük mumla aydınlanan salonda ev sahipleriyle misafirler her zamanki gibi oyun oynuyorlardı. Pencerelerin ağır perdeleri indirilmişti. Yerler baştan başa tek parça halı ile örtülüydü. Oyun masasındaki Albay Vorontzov’un sarışın ve uzun yüzü dikkat çekiyordu. Göğsünde saray apoletleri ve kordonları vardı. Uzun saçlı, asık suratlı genç kadın ise oyun eşiydi ve Prenses Vorontzova’nm ilk kocasından olan oğlunun öğretmenliğini yapıyordu. Karşı tarafta ise iki subay vardı. Biri al yanaklı ve geniş yüzlü bölük komutanı Poltoratzkiy’di. Taşraya muhafız kıtasından gelmişti. Öbürü alay yaveriydi ve baston yutmuş gibi soğuk bir ifadeyle oturuyordu.

Kara kaşlı, iri yüzlü Prenses Vasilyevna ise olanca şuhluğu ile Poltoratzkiy’in yanında oturuyordu. Eğildikçe eteklerini dizlerine değdirerek kâğıtlara bakıyordu. Sözleri, davranışları, gülümsemesi, etrafa yaydığı parfümü Poltoratzkiy’i oldukça etkilemiş olmalıydı ki, onun varlığından başka her şeyi unutmuş gibiydi. Bu yüzden de olmadık yerlerde yanlışlık yaparak oyun eşini kızdırıyordu.

Poltoratzkiy bu kez de olmayacak bir şey yaparak ası atmıştı. Yaver hiddetten kıpkırmızı kesilerek söylendi:

– Eee, bu kadarı da olmaz yani, gene verdin ası!

Poltoratzkiy sanki uykudan yeni uyanmış gibi, hiçbir şey anlamadan, ayrık, şefkatli, kara gözlerini albaya dikmiş bakıyordu.

– Bağışlayın onu canım, dedi Marya Vasilyevna gülümseyerek. Sonra Poltoratzkiy’e dönerek, “Size söylemiştim ya!” diye ilave etti.

– Ama bana öyle bir şey demediniz ki, dedi Poltoratzkiy gülümseyerek.

– Öyle mi, diye gülümsedi Marya Vasilyevna.

Prensesin ona gene gülümseyişle karşılık vermesi Poltoratzkiy’i o kadar sevindirmiş, o kadar heyecanlandırmıştı ki yüzü, koyu kırmızı bir renk aldı. Hemen iskambilleri topladı, onları karmaya başladı.

Yaver sert bir hareketle kâğıtları Poltoratzkiy’in elinden çekip alırken:

– Sıra senin değil, dedi.

İçeriye prensin oda hizmetçisi girmişti. Sıkılarak prense yaklaşan hizmetçi, nöbetçinin kendisini görmek istediğini söyledi.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıHacı Murat
  • Sayfa Sayısı158
  • YazarLev Nikolayeviç Tolstoy
  • ÇevirmenAyşe Yılmaz
  • ISBN9799756870371
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAntik Yayınları / 2008-1

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur