Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Otto ve Leni nazilerden kaçarak İngiltere’ye sığınırlar.

Güvende olduklarını düşünürler fakat İngiliz Hükümet’i onları Almanya’ya geri yollamak istemektedir.

Tekrar düşman hattına girerek, gizli bir operasyonun parçası olurlar. Görevleri Hitler’i yerinden edebilecek bir kızı bulup, kaçırmaktır.

Bu kız neden bu kadar önemlidir? Hitler’in gücünü nasıl yerle bir edebilir? Hitler, kızı durdurmak için hangi yollara başvuracaktır?

Ve Otto ile Leni’nin tüm bu soruları yanıtlayacak macera dolu yolculukları başlar…

Muhteşem bir macera ve harikulade akıcı bir anlatım…

Bear Grylls

***

1. BÖLÜM

DUNKIRK, FRANSA 1 HAZİRAN 1940 – 15.06

Delikanlının ciğerleri yanıyor ve gözünden yaşlar akıyordu. İngiltere’ye gitmeliydi. Ya şimdi gidecekti ya da hiçbir zaman gidemeyecekti. Delikanlının etrafını duman, yakıcı barut ve kükürtlü benzin kaplamıştı. Koşmaya devam etti, her nefes alışında göğsüne sert bir ağrı giriyordu. Koşmaya devam etmek, deniz kenarına erişmek, ters çevrilmiş olarak yanan araçları aşmak, ölüleri ve yerde yatan, ölmek üzere olan adamı geçmek zorundaydı. Gözünü, denizde demirlenmiş çeşitli şekil ve boyuttaki teknelere dikmişti; filikalar, yelkenli gemiler, muhripler ve yolcu gemileri. İngiltere’deki her gemi yolculuğunu kanal boyunca yaparak askerlerini gelişmiş Alman ordusundan koruyor gibiydi.

İmha edilmesi gereken malzemelerin, askerlerin çadır torbalarının, cephane kutularının ve silah yığınlarının arasında yürürken dengesini kaybetti. Daha sonra uçağın gürültülü sesinden uçağın yakınında olduğunu fark etti. Kafasını yana doğru çevirdi. Üç adet Messerschmitt savaşçısı ona doğru geliyordu ve neredeyse savaşçılarla arasında yirmi metrelik bir mesafe kalmıştı.

Deniz, delikanlının bulunduğu yerden yaklaşık iki yüz metre uzaklıktaydı. Denize çok yaklaşmıştı. Delikanlı aniden para kuşağını kaybettiğini fark etti. Delikanlının tüm hayatı para kuşağının fermuar kısmındakilerden ibaretti, evden ayrılırken yanına aldığı her şey onun içindeydi: annesinin, babasının, kardeşinin resimleri, nüfus cüzdanı, Alman pasaportu ve parasının geri kalanı.

Kumda dizlerinin üzerinde emekleyerek para kuşağını arıyordu, makineli tüfeklerden çıkan ateş, etrafındaki kumları tozutuyordu.Birkaç metre ileride bir şey parıldadı. Dirsek ve dizlerinin üzerinde kıvrılarak parıldayan şeye doğru ilerledi. Bu, iyi korunması için kuşağının içine koyduğu babasının altın kol saatiydi. Hiç değilse onu bulmuştu. Naziler geriye kalan her şeyi almışlardı.

Kurtarma gemileri kıyıyı terk ediyorlardı.

Denize varmak için kalan birkaç metreyi hızlıca koştu ve dalgaların arasına daldı. Diğer bir grup Alman uçağı saldırıya hazırlanarak batıya doğru yöneldi. Üzeri beyaz süslü, yeşil gövdeli, küçük, tahta bir nehir botu gördü. Bot sadece 50 metre uzaklıktaydı fakat tamamen askerî birliklerle doluydu. Kalın, tüylü bir kaban giyinmiş, iki dudağının arasında düdük olan botun kaptanı çapayı kaldırıyordu.

Delikanlı suyun içerisinde bata çıka yürüyordu. Birkaç metre yüzdükten sonra nefes nefese kaldı. İyi bir yüzücüydü ve soğuk su ona iyi geliyordu. Nerede olduğunu görmek için kafasını kaldırdı ve nehir botunun arkasından çıkan egzoz dumanını gördü.

Delikanlı “Bitte warten sie!” diye bağırdı.

Fakat ne dediğini anlayan olmadı. Onu beklemeyeceklerdi. Bot denizde ilerlemeye başladı, kaptan diğer batan botların yanan parçalarının yanından geçmemek için manevra yapmayı planlıyordu.

Delikanlı eğer babasının saatini bırakırsa daha hızlı ilerleyebileceğini biliyordu fakat bunu yapmak istemedi. Bu, ona kalan tek şeydi. Onun yerine kafasını suya batırarak daha hızlı yüzmeye koyuldu. İlerlemek zorundaydı. Bunu yapmalıydı.

Daha sonra kolu botun kenarına çarptı ve kafasını sudan kaldırdı. Bot o kadar doluydu ki sudan sadece bir adım yukarıdaydı. Bir eliyle halatı tuttu, nefes almaya çalışıyordu ve kendisini sürüklenirken buldu.

Botun ön tarafından su püskürdü. Kaptan dümeni çevirdi. Delikanlı, bombanın etkisiyle botun dalgalara doğru sürüklenmesinden dolayı kolları omuzlarından çıkacakmış gibi hissediyordu. Delikanlının kafası geminin gövdesine vuruyordu.

Delikanlı “Hilfe! Hilfe mich!” diye çığlık attı. Halatın tutma yeri iyice ıslanmıştı, artık daha fazla tutamayacağını biliyordu ve dalgaların arasına battı.

Birdenbire güçlü bir el delikanlıyı koltuk altından tutup yukarıya kaldırdı, delikanlı kendisini botun kenarına çekilmiş hâlde buldu. Gözlerini açtı. Güvertede sırtüstü uzanıyor, nefes darlığı çekiyor ve öğürüyordu. Bir grup İngiliz askeri ona bakıyorlardı. Tüm askerler sargılı ve yaralıydı. Sigara dumanının kokusunu aldı. Askerlerden bir tanesi delikanlının kaburgalarına doğru yavaşça tekme attı.

“Hilfe mi dedin? Sen nesin, bir Alman mısın?”

Delikanlı başını salladı. “Ben Herr Hitler’den kaçıyorum.” Onlarla gidebilmek için onları ikna etmek zorundaydı. Can havliyle “İngiltere için zafer!” diye bağırdı ve yalpalayarak güverteye doğru gitti.

LONDRA

1 HAZİRAN 1940 16.30

14 yaşındaki, kestane rengi saçlı kız, siyah araba İngiltere’deki Haverstock Hill’e doğru sürüklenirken yolcu camından sağa doğru eğilmiş bir şekilde dışarıya bakıyordu. Arabanın gövdesinde büyük beyaz harflerle ‘KAN NAKLİ HİZMETİ’ yazıyordu. Genç kız savaşa yardım ettiği için gururluydu. Bir eliyle kapıyı sıkıca tuttu ve sarı, geniş zili çaldı.

Araba kanaldaki köprüye hızla ilerlerken Mill Hill’den olan cesur genç kıza şoför “Sıkıca tutun!” diye seslendi. Birden karşılarında çift katlı bir otobüs belirdi ve onu geçmek için yoldan saptılar, bu sefer de siyah taksi ile karşılaştılar. Korna çalan kadın, iki araba çarpışmadan önce onları geçmek için şoför gaza sonuna kadar bastığında gözlerini sıkıca kapattı. Trafik polisi telaşlı bir şekilde düdüğünü öttürüyor ve onlara yolun ağzından eliyle işaretler yapıyordu. Kız sırıttı. Judy ile “Kan Nakli” görevinde Çarşamba gününden itibaren çalışmaya başlamıştı. Judy çok iyiydi, yaklaşık yirmi yaşındaydı.

Genç kız kendisini geçindirmek,ailesinin geçimine yardım etmek ve onları korudukları için İngilizlere bir nevi haklarını ödemek amacıyla bu işe başlamıştı fakat şimdi bu iş tahmin ettiğinden daha heyecanlıydı.

On dakikadan daha az bir süre sonra araba Hyde Park’ın köşesindeki St. George Hastanesi’nin önünde patinaj yaparak durdu. Büyük bir karmaşa vardı: Bazı ambulanslar yaralılar ile geliyor ve diğerleri gidiyorlardı, sirenleri çok gürültülü sesler çıkarıyordu. Hastane personeli, hastalar ile ziyaretçiler arasında itilip kakılıyordu. Askerler kum torbalarıyla sarılı olan karakollarında sigara içmeye devam ediyorlardı. Buckingham Sarayı hastaneden sadece iki adım uzaklıkta olduğu için her taraf hava savunma topu ile doluydu.

Genç kız dışarıya atladı ve bagajı açmak için arabanın arkasına doğru koştu. Bagajın içerisinde geniş tahtadan bir buzluk ve birkaç tane sandık vardı. Genç kız buzluğun kapağını açtı. Buzluğun içerisinde koyu kırmızı renk sıvılarla dolu otuz adet büyük şişe vardı ve bu şişelerin hepsi hâlâ sağlam bir şekilde duruyordu. Genç kız ferahladı, hızlıca şişelerden sekiz tanesini seçti ve iki tane sandık hazırladı. Girişe doğru hızlıca koştu.

Genç kız tıpkı bir pazarlamacı gibi “Acil kan! Acil durum, acil kan!” diye bağırıyordu ve dışarıdaki kalabalık şikâyet etmeden genç kızın geçmesi için ayrılıyordu. Kızın sesi, yüksek ve netti, bir Avustralyalı aksanının izlerini taşıyordu.

Ameliyathanenin önünde bir hemşire, kızı bekliyordu. Hemşire kızgın bir sesle “Zamanımı çalıyorsun!” diye bağırdı.

Genç kız kendini kötü hissederek “Pardon!” dedi. Onları buraya mümkün olduğunca çabuk getirmişlerdi.

Hemşire iç çekerek “Kusura bakma, acil kana ihtiyacımız olduğu için sana yüklendim.” dedi. Genç kızdan sandıkları aldı ve ameliyathanenin çarpan kapısını kalçasıyla itekleyerek açık bıraktı. Genç kız bir an içerideki doktoru gördü. Doktorun önlüğünde kan vardı.

Genç kız “Durumu kötü mü?” diye sordu fısıldayarak.

Hemşire kapıyı tuttu. “Yaralıları deniz kenarından trenle getiriyorlar.” dedi sessizce. “Bu kişi her iki bacağını da kaybetmiş. Fakat bu kan onu kurtaracak. Görüşürüz.”

Kapı kapandı.

Judy dışarıda arabayı döndürüyor ve sabırsızca aracın devrini yükseltiyordu.

Genç kız zorlukla arabaya binerken “Mein Gott, içeride büyük bir karışıklık var, oradaki katliamdan uzak olduğum için mutluyum. Şimdi nereye gidiyoruz?” diye sordu.

Judy gaza basarak’ “Whitechapel…” diye cevap verdi ve trafiğe girdiler. “Dunkirk’e, duckie veya Avustralya’ya geri dönmediğin için şükretmelisin. Naziler bizi çalıştırıyorlar ama henüzvurmadılar. Churchill bizi koruyacak, sözlerime inan.”

2.BÖLÜM

25 MAYIS, 1941-BİR YIL SONRA

Başbakan Winston Churchill, Thames Nehri’nden Londra Kalesi’ne kadar olan yolu hızlı adımlarla yürüdü. Başbakanın kimliğini gizleyerek ziyaretini yapacağı tahmin ediliyordu fakat bej rengi yağmurluk ve koyu renk bir fötr şapka ile kolay tanınan bir görünümdeydi. Beyaz sarayın girişinde duran İskoç eteği giymiş ve kürklü şapkalar takmış korumalar Winston Churchill yaklaşınca onu selamladılar.

Churchill’in yanında bir adam daha vardı. Bu adam Churchill’den en az yirmi yaş daha gençti, uzun boyluydu, göze çarpan bir burnu vardı, açık kahverengi saçlıydı. Gözleri griydi, gözlerinin altında koyu renkte izler vardı fakat bunlar belki de uykusuzluktandı. Kraliyet Donanmasıamiralinin üniformasını giymişti. Aslında Başbakan’ın son derece gizli, Adolf Hitler’i gizlice yenmeye adanmış olan zekâ ve operasyon grubundan Londra Kontrol Bölümü’nün asil üyelerindendi.

Amiral korumalardan birine kimliğini gösterdi. Eşlik ettiği kişiye bakılırsa bu biraz gereksiz bir hareketti fakat buna rağmen koruma sıkı bir gözlem yapmalıydı ve Amirali selamlamadan önce, ağır meşe ağacından yapılmış kapıyı açmadan belgeyi dikkatlice inceledi.

İçeriye girdiklerinde Churchill “Evet MacPherson, bu ilginç ziyaretten belki de kazançlı çıkmanın bir yolunu buluruz.” dedi.

Bir dakika sonra Başbakan ve MacPherson ses geçirmeyen, iki yanı ayna ile kaplı olan bekleme odasına alındı. Aynanın ilerisindeki küçük odada duvardan duvara değnek yardımıyla yürüyen, koyu renk saçlı bir adam göründü. Adamın saçları yanlarından kesilmiş ve simsiyahtı, kaşları o kadar kalındı ki neredeyse sert bakan gözlerine değecekti.

Üçüncü Diktatör Milletvekili Rudolf Hess.

Amiral MacPherson Alman Nazi’sinde bu kadar güçlü olan ikinci bir kişinin Almanya’dan bir gece paraşüt ile İskoçya’ya nasıl indiğini ve şimdi Londra Kalesi’nde nasıl mahkûm edildiğini merak ediyordu. Bu bir tuhaflıklar silsilesiydi. Onun beklenmeyen gelişi sadece İngilizleri değil, basına inanacak olursak, Almanları da şaşırtmıştı.

Hess, İskoçya’dan gelirken ayağını kırmıştı, bu yüzden ayağı alçıdaydı. Bu, onun gezinmesini engellemiyor gibi görünüyordu ve aynaya alnını kırıştırarak gayriihtiyarı baktı, kaşını kaldırdı. Derin düşüncelere bürünmüş gibi görünüyordu.‘”Bu adam deli mi?” Churchill zaman kaybedemezdi.

MacPherson “ Biz böyle düşünmüyoruz.” diye yanıt verdi. Hess’in çekilmesi ile ilgili nedenleri ortaya çıkarmak için yapılan son sorgulamanın raporunu az önce okumuştu.

‘’Evet, fikirleri oldukça inanılmaz görünüyor. Belki de Hitler’in Balkanları istila edeceğine inanmadığı için çekilmiştir. Fakat şaşırtıcı bir komplo kurarak Diktatör Milletvekili’nin işine son verilmesini sağlarsa hayatını kurtarabilir mi? Ve bir şekilde bu kız bu işi devam ettirir mi?’’ Churchill başını salladı.

MacPherson omzunu silkerek ’’Katılıyorum, bu pek mantıklı görünmüyor.’’ dedi. “Fakat bizim yardımımızla bunu başarabileceğini düşündüğü çok açık.”

“Pekâlâ, adamın nasıl bir plan kurduğu şu an için önemsiz. Kendine bir yol çizdi ve o yolda ilerlemek zorunda. Bu esnada bizi tek ilgilendiren şey o çocuk…” Başbakan sustu. “Amiral, onun bahsettiği kızın bu kız olduğundan emin misin?”

MacPherson başını salladı. “Evet. Olayların üzerinde çok durduk. Ayrıca yalan söylemek için bir nedeni yok.”

“Bu durumda o kızın bizim için hiçbir önemi yok.” Churchill kapıya doğru yöneldi. Kararını verdi ve “MacPherson, hadi gidelim, yapacak işlerimiz var.” dedi.

Başbakanı Westminster’a geri götürmek için dalga üzerinde onları bekleyen filikaya doğru Traitor Geçidi yönündeki patikadan ilerlediler.

Churchill “Schellenberg Ajanlarından Herr Hess’in bulunduğu yeri saklayabilecek miyiz?’’ diye sordu.

MacPherson “Bundan eminim Başbakanım.” dedi. Şimdiye kadar Alman güvenlik hizmeti bundan haberdardı ve Milletvekili buradan Windsor’a beş gün önce götürülmüştü. Onların ajanlarını meşgul etmek için işe yarar birisi var.”

“Kusursuz bir iş, Amiral.”

Filikaya yaklaşarak “Bu kızın bize yardım edebileceğini düşünüyor musunuz?” dedi.

Churchill cevap vermeden önce kafasını kaldırarak baraj balonlarına baktı. “Geçen ay içerisinde Yunanistan, Girit ele geçirildi ve Afrika Birlikleri, Batı Çölleri’nden çekilmemizi bekliyorlar, böylece belki de Mısır ve Arabistan petrol alanları da ele geçirilebilir. Hitler’in Alman denizaltıları Atlantik’te yarım milyon ton yükleriyle batıyorlar ve uçaklarımız, onları inşa ettiğimizden daha hızlı bir şekilde gökyüzüne fırlatılıyorlar.” Cebinden sigarasını çıkarttı ve parmaklarının arasında döndürmeye başladı. “Sadece bu kadar değil, Amerikalılar son derece kararlı bir şekilde Almanya’da savaş ilan etmeyi reddediyorlar, bu durumda tek başımıza kaldık. Ve kaybediyoruz, bu konuda bir sorun çıkarmayalım. Bu kız bize kötü bir şekilde beklediğimiz zaferi getirecektir, yani propaganda zaferini. Bu, tarafımızın moralini güçlendirecek, Almanya’daki insanların sevgisini ve güvenini kazandıracaktır ve Führer’in amacına darbe vuracaktır.”

MacPherson “Eğer bizim niyetimizden birazcık şüphelenseydi kızının canlı bir şekilde Almanya dışına çıkmasına asla izin vermezdi.”

“Amiral, öyleyse planlarımızın kokusunu almadığından emin olmalısınız. Bu konu çok gizli, sadece size güvenebilirim. Zamanımız az. Her an ortaya çıkabilecek sorunlar için ajanlarınız vardır, öyle değil mi?”

Yumuşak bir sesle “Tabii Başbakan’ım.” dedi.

“İyi çocuk… Sana güvenebileceğimi biliyordum.” Churchill onu kolundan okşadı ve iskeleye doğru ilerledi.

MacPherson, Başbakan’ı selamladı fakat kafası karışmıştı.

Hazırda bekleyen ajanı falan yoktu. İhtiyacı olan türde bir adamı yoktu. Almanca konuşan ajanlar bu olay için çok zayıftı, ellerinde önceden olanların hepsini ise Hitler’in güvenlik görevlileri tanıyordu. İmparatorluktaki en değerli eşyayla birlikte Almanya’ya girip çıkabilecek deneyimli birinci sınıf ajanlar bulmak için iki haftadan az süresi vardı. Şimdi ne yapacaktı?

3.BÖLÜM

RUTLAND 2 HAZİRAN 1941

Çocuk Funkirk’in delik deşik yollarında, bir yıl önce okul bahçesinin parke taşlarında koştuğu gibi koşuyordu.

Kilisenin girişine vardı ve taş basamakları üçer üçer tırmandı. Bunu yapmak kolay değildi. Basamaklar dar ve ortaları aşınmıştı, üstelik çocuğun ayağında çivili botlar vardı. Bu da onun kaymasına neden oluyordu. Hâlâ beyaz kriketli botları ayağındaydı. Öğlen saatlerindeki kovalamacadan dolayı dizlerinde yeşil izler vardı. Boğucu bir havaydı ve çocuk terlemişti. Çatı katındaki kapıya vardı, tek eliyle kapının tokmağına vurdu. Çocuk acı içerisindeydi, bilekleri kıpkırmızıydı ve yara olmuştu. Arkasından gelen birileri olmalıydı çünkü kriketli botların çıkardığı sesleri duyuyordu.

Mabet yerinin kapısında ayağı takıldı.

Arkasında bir çığlık duydu ve döndü. Takımındaki üyelerden dört tanesi ona doğru ilerliyorlardı. Kaptan Catchpole kriket sopasını elinde tutuyordu.

“Bu sefer seni gerçekten öldüreceğim.” dedi.

“Çocuk, beni yalnız bırakın Catchpole.” dedi. Dunkirkte’ki suda sürüklendiğinden beri aksanında belirgin bir ilerleme olmuştu, artık genç, daha uzun ve daha zayıf bir delikanlıydı. İngiltere’ye vardığında yetkililere kendisini kibarca misafir eden, babasının Cambridge’de kimya profesörü olan İngiliz arkadaşının ismini vermişti. Çok asil bir kişi olduğunu düşünmüştü.

Catchpole alaycı bir gülüşle “Neden ben, Nazi çocuğu?” dedi. En nefret ettiği, onur kırıcı şeylerden bir tanesi ona ‘Nazi çocuğu’ denmesiydi. Ve onlar bunu biliyorlardı. Çocuk silaha benzer bir şeyler bulmak için etrafına bakındı fakat hazırda bir şey yoktu. Ya kavga edecek ya da kaçacaktı fakat kaçabileceği herhangi bir yer yoktu, dayak yiyeceğini bile bile dövüşecekti. Onların saldırmasını bekleyerek yumruğunu sıktı.

Tam o anda gençlerin arkalarındaki bir şey dikkatini çekti. Kalenin kenarındaki yeni iskele ve iskeleye bağlı duran halat.

Gençler saldırmaya başladığında çocuk sağa doğru ok gibi fırladı, onu kovalayanlar dönmeden ve saldırıya geçmeden önce onlardan kaçtı. Çatı katının sonuna vardı ve mazgallarla donatılmış korkuluğa tırmandı. İskele iki metre uzaklıktaydı; zemin ise çok daha uzaktı . Bunu yapabilirdi. Boşluğun diğer tarafına zıpladı, atlarken tahta kalaslardan pat diye sesler çıkıyordu, halatı bir kenarından yakaladı. Kafasını çevirdi. Catchpole korkuluğun önünde duruyor, boşluğa bakıyordu. Zıplamak için acele ediyor gibi görünmüyordu.

Çocuk eliyle halatı gerdi ve ona asıldı. Sanki iki geminin arasındaki korsan gemi gibi anlık saldırı yapacak şekilde havada süzüldü ve ağır, gürültülü bir şekilde yemekhaneye indi, daha sonra okulun çatısına tırmandı. Birdenbire döndü ve önüne bakmadan koştu.

Korku dolu bir çığlıkla yere değil de geniş yuvarlak bir masanın üzerine düştü, etrafında kâğıtlar uçuşuyordu. Acıyla yüzünü buruşturarak nefesini düzenlemeye çalışıyordu, yukarıya baktı. Catchpole ona doğru bakıyordu. Kriket kaptanı yavaşça elini çocuğun boğazına götürdü.

Profesör Maddox “Buraya uğradığın için çok memnun oldum.” dedi.

Çocuk ayakta durmaya çabalıyor, odayı toz kapladığı için saçlarını düzeltiyordu. Şu anda gerçekten başı büyük bir beladaydı.

Okul müdürü devam ederek“Biliyorsun ki davranışların İngiliz savunmasının kurallarını ihlal ediyor.” Müdür konuşurken çocuk odada karşı tarafta oturan birisinin daha olduğunu fark etti: Bu, uzun boylu, zayıf, keskin bakışlı, gri gözlü bir adamdı. Üzerinde açık renkli bir yazlık takım elbise vardı ve elindeki sigarasını tüttürüyordu.

“Affedersiniz Beyefendi!”

Maddox bağırarak, gözleri kararmış bir biçimde “Benimle konuşurken düzgün bir şekilde ayakta dur!” dedi. “Karşında duran Beyefendi, Majestelerinin Kraliyet Donanması’ndan Amiral MacPherson!”

Bu durum genç adamın ilgisini çekti ve gözlerini diğer adama çevirdi.

MacPherson çocuğu dikkatle inceliyordu. “Bu oldukça iyi bir giriş oldu.” dedi.

Maddox sandalyesinden kalktı. “İnanılmaz gibi görünse de Amiral’ın sana bir önerisi var.” Sesindeki alaycılığı gizleyemiyordu. İğneleyici bir ses tonuyla devam etti. “Size tekrar söylüyorum Amiral, bu çocuk tam bir baş belası.’’

MacPherson “Tam ihtiyacımız olan şey.” diye cevap verdi.

Çocuk “Evet…” dedi. “Cevabım evet.”

İki adam da şaşırarak çocuğa baktılar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıHitler'in Meleği
  • Sayfa Sayısı320
  • YazarWilliam Osborne
  • ÇevirmenBeyza Önal
  • ISBN9786056291272
  • Boyutlar, Kapak15,5x21,5, Karton Kapak
  • YayıneviOptimum Kitap / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur