Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

İlk Aşk
İlk Aşk

İlk Aşk

Gwendoline Riley

Elimizdeki kibritler ile kendimizi de karşımızdakini de yakmadan ısınmak mümkün mü? Otuzlarında bir yazar olan Neve, kendisinden yaşça büyük Edwyn ile evlidir. Hayatları başlarda…

Elimizdeki kibritler ile kendimizi de karşımızdakini de yakmadan ısınmak mümkün mü?

Otuzlarında bir yazar olan Neve, kendisinden yaşça büyük Edwyn ile evlidir. Hayatları başlarda görece bir huzurla dolu gibi görünse de ikisinin de geçmişi bugünlerini tehdit eden, kapan­mayan yaralarla doludur. Neve, her an patlamaya hazır bir bom­banın gerilimiyle dolu yaşamında onu bu noktaya getiren kişileri ve olayları anımsarken, zorba bir baba, benmerkezci bir anne ve aklına estikçe ortaya çıkan eski sevgilisi ile bir türlü bağ kurama­mış genç bir kadınla tanıştırır okuru.

Gwendoline Riley, kendisine Women’s Prize, Gordon Burn, Goldsmiths, Dylan Thomas ve James Tait Black Memorial gibi ödüllerde adaylığın yanı sıra Geoffrey Faber Memorial Ödülü’nü kazandıran İlk Aşk’ta çaresizlik ve düşmanlık arasındaki ilişkiyi yine cesur ve benzersiz üslubu ile mercek altına alıyor.

“Riley’nin yazdıkları her zaman net, odaklı ve sakin ol­muştur- tıpkı bir Edward Hopper resmi gibi fakat İlk Aşk daha zengin, daha rafine ve boğucu bir gerilimle dolu.” –The Guardian

“Riley, diyalog yazmadaki muhteşem yeteneğiyle Henry Green ve Barbara Pym’in de dahil olduğu İngiliz edebiyat mirasındaki yerini alıyor. Hayatta karşılaştıklarımızı böy­lesine incelikle aydınlatan bir yazarla tanıştığımız için çok şanslıyız.” –Claire Messud

“Gwendoline Riley’nin düello davetini kabul edin, çünkü buna değer.” –TLS

***

1

Eskiden böyle evleri trenden seyrederdim; buzlanmış kaldırımların arkasında Londra tuğlasından binalar, sürme pencereler. Euston yönünden gelirken görünenler bunlardı. Gerçi bu dairenin arka cephesi -yani yatak odası, banyo ve Edwyn’in çalışma odasıyerüstü hattına, West Brompton’ın biraz ilerisine bakıyor.

On sekiz aydır burada yaşıyorum ama kutularımı depodan yeni çıkardım. İçi yarıya kadar eski belgelerle, mektuplarla, birkaç fotoğrafla dolu metal evrak kutum da emanetteydi. Her şeyi yeni duvar nişlerine yerleştirip neleri saklayacağıma karar vermeye çalışırken uzun bir akşamüstü geçirdim.

Buraya ilk taşındığımda ve ondan önce, ziyarete geldiğimde (sanırım toplam üç kez) akşamları Edwyn’i beklerdim: Pencerelerin arasında durur, dışarıdaki gölgeleri gözlerdim. Kısa, kavisli bir teras bu. Tirizler ve veranda sütunları kaburga kemikleri gibi sıralanıyor. Geceleri trafik de olabiliyor ama kaldırımlar asla dolu değil; Earl’s Court’tan itibaren gelen geçen azalır, sonunda siyah kasketinin altından fırlayan sarı saçları, omzunda eski çantasıyla o belirirdi. Boştaki elinde her seferinde çizgili plastik torbaya sarılmış, boynundan tutup taşıdığı bir şişe olurdu.

Son zamanlarda evde olduğunu anlamamı sağlayan şey holden gelen öksürükleri. Çıkıp karşılarım, kucaklaşırız ve o üstünü değiştirirken ben Standard’a göz gezdiririm. Akşamları fazla konuşmayız ama sevgi doluyuzdur. Kapı girişinde ve daha sonra mutfakta kucaklaştığımızda genzimden hafif sesler -rahatlatan minik seslerçıkarırım, o da öyle yapar. Gece yatakta kucaklaşırken “Seni öyle çok seviyorum ki!” veya “Öyle tatlı birisin ki!” der. Birbirimize sevgimizi ifade eden lakaplar da taktık. Yıkanmadan önce onun “küçük pis kediciği” olurum, yıkandıktan sonra havluya sarınmış halde merdiven sahanlığına çıkınca “küçük temiz kedicik”. Tulum giydiğimde bana “Seni gidi küçük Herbert!” der, sabah uyanır uyanmaz soluğumu yüzünde hissettiğinde onun “küçük gübre yığını” veya “minik lahanası” olurum. Edwyn sabahları beni tekrar tekrar, uzun uzadıya öper.

Birbirimize başka isimlerle de hitap ettiğimiz oldu tabii. “Bilesin diye söylüyorum,” dedi bana geçen yıl, “Hayatımı bir şirretle geçirmeye niyetim yok. Bunu bil yeter. Ağzına yeşil asit tıkılmış, kıça benzeyen yüzüyle cazgır bir cadalozu çekemem.”

“Beni bu kadar aşağı görüyorsan her zaman çekip gidebilirsin,” diye devam etmişti, bacakları açık, yumrukları sıkılı halde kanepede oturduğum yere doğru. “Projeye sahip çıkmalısın Neve, yoksa çekip gitmelisin.”

“Ne?”

“Projeye… sahip … çık … veya … çek git!” “Proje dediğin nedir?”

“Proje beni delirtmemek. Proje kafamın içine girip sürekli bok gibi hissetmeme neden olmamak!”

Bunları banyoya giderken haykırarak söylemişti. Yirmi dakika sonra -yanan yanaklarımla fırının saatini kontrol etmiştimgeri geldi.

“Herhalde ne kadar mutsuz olduğum aklına bile gelmemiştir…” dedi asık suratla, küçümsercesine.

“Ama tabii ya,” diye devam etti, “kabul ediyorum, dünya hakkında benden çok daha bilgilisin! Paradigma koleksiyonu yaptığın için dünya görüşün benimkinden çok daha derin. İşsizlik yardımı aldığın için, Kuzeyli olduğun için dünya görüşün benimkinden çok daha eksiksiz, elbette!”

O zamanlar sık sık bağırıyordu. Gerginliğinin, irkilmelerinin ve yan bakışlarının birleşip daha güçlü bir kuvvete dönüştüğü uzun geceler. Hayatlarını yalnız geçirmeyi bekleyen, planlayan iki kişi olarak bir uzlaşıya varmaya çalıştığımızı söylemek mümkün müydü? Daha önce kimseyle aynı evde yaşamamıştım, bunun içimden neleri çıkarabileceğini bilmiyordum. O ilk tartışmalarda onun dünyasına, simgeler dünyasına çekildiğimizi hissettiğimi kesin olarak hatırlıyorum ve bu, -bana göre göremediğim renkler, sloganlar giydirilen eğitim mankeni rolüne layık görüldüğümü düşündüğüm için beni korkutmuştu.

Edwyn uzun boyludur, bir seksenden uzundur ve bu odalar bazen ona küçük geliyormuş gibi görünüyor. Özellikle de tartıştığımızda, kamburunu çıkarır, omuzlarını düşürür, başını eğerdi. Dört döner, sonra spot ışığının altındaymış gibi durur, monoloğuna başlar, o zamanki -ve şimdikidüsturunu tekrarlardı Önemli olan özgürlüktür. Kesik kesik konuşarak, hayretle kendini nasıl bu kutuya kapattığını (beni hayatına aldığını) sorgular, bana soyut bir şekilde, ne düşündüğüm, kim olduğum konusunda tuhaf varsayımlarla, saplantılarla hitap ederdi. “Sosyal yardım almadan büyüyen herkesten nefret ettiğini biliyorum,” derdi ve itiraz ettiğimde dikkate almaz veya bunu fark etmez, yalnızca konuşmayı sürdürür, giderek artan horgörüyle beni dinlemeden devam ederdi: “Pislik içinde büyümeyen, sosyal yardım almayan herkesten nefret ettiğini biliyorum.”

Bu böyle sürerken ben bir bakıma bedenimi terk ederdim. Öyle kesintisiz devam ederdi, ifadeleri öyle yoğundu ki araya girmenin yolu yoktu. Bunlar kalın, perde duvarlardı.

Edwyn o zamandan beri onu ortadan kaldırmaya çalıştığımı hissettiğini bile söyledi. Ne tuhaf iş, değil mi?

Aramızdaki, o zamanlar aklımda tutmaya çalıştığım fark, o dönemde onun kendini gerçekten de tehdit altında hissettiğiydi. Ciddi bir kalp sorunu vardı. Bir ameliyat geçirmişti. Epey kilo vermesi, sigarayı bırakması gerekmişti. Tanıştığımızda her şey yoluna girmişti ama bana kendini güvende hissedemediğini söyledi. Bir daha asla. Ayrıca eklemleri yüzünden korkunç ağrılar çekmeye başlamıştı. Daha sonra fibromiyalji olduğunu öğrenecektik. “Bir şeyin bedelini ödüyorum,” diye hırlardı, köşeye sıkışmış haliyle. Veya bazen yalnızca oturup hıçkırarak ağlar, yanına oturduğumda korku dolu gözlerle bana bakardı.

Edwyn, Isleworth’te büyümüştü, tek çocuktu. Bir keresinde bana büyüdüğü evi, üstünde oynadığı yeşilliği göstermişti. Çoğu cumartesi yağmur yağmıyorsa o yönde yürürdük: Nehir yolundan gider, Putney’de karşıya geçerdik. El ele tutuşur, suda gezinen ördeklerle sutavuklarını beslemek için durur, diğerlerinden daha cesur görünen köpekleri hayranlıkla seyrederdik. Edwyn’in çocukluğunu dinlemekten hoşlanırım. Anlattığına göre üç dört yaşlarındayken endişeli bir ufaklıkmış, annesinin yanından ayrılmaya korkarmış. Ama sonraları bahçesinin önünden geçen trenlere el sallamak için koşturmaya başlamış. “Hızla hayata doğru koşuyordum!” der. Daha sonraları, okulda Doğa Kulübü’nü kurmuş ve kulübe yardımcı aldığı halde bir tane bile üye almamış. Onlara nasıl güvenecekmiş ki? Hayatının ilk dönemlerindeki romantik hatalarından biri de hâlâ hatırımda: Sınıfında ondan hoşlanan iki kıza bir paskalya yumurtasını bölüştürmesi, birini tercih ederek diğerini kendinden soğutma fikrinden dehşete düşmesi. “Hayır, pek hoşlarına gitmedi,” demişti bana dürüstçe, hevesle. “Etrafımda iki kız varken hiç kız kalmadı!”

Annemle babamın eski apartman dairesi Chiswick’teydi. Açıp baktım: Dokunmatik ekranı dürtükleyerek Spencer Caddesi’nde yalpaladım ve Gunyah Court’u buldum, bu yerin iki tane sağlam görünümlü, sırsız porselen rengi villa arasına sıkışmış küçük bir blok olduğunu gördüm. Bir fotoğrafını gördüğüm için oturma odasını zihnimde canlandırabiliyordum ama başka hiçbir şey hatırlamıyordum.

Pazarlar hep çalışmaya ayrılır. Ben kanepeye yerleşirim. Edwyn çalışma odasından kâğıtlarını getirir. Kadehinin dibinde kalmış şarapla ve her zaman bir iki buruşturulmuş kâğıt mendilin (ofiste ona “Peçete Çocuk” dediklerini söyler) arasında yemek masasına oturur. Önünde yemek yerken yaktığımız kilise mumu ve kibrit kutusunu koyduğumuz, üzerinde KANDİL KİBRİTLERİ yazan teneke kutu durur. Sağ elinin kıvrık parmakları bazen -piyano çekiçleri gibi sanırımhavaya kalkar.

 

2

Yıllar önce.

Hatırlıyorum: Gökyüzünün soğuk tehdidi. Delikli bulaşık süngeri gibi, ışık sızdıran bulutlar. Garston’dan geçmek: Çatallaşan sıraevli sokaklar. Islak kayağantaşlar. Parçalanmış bayraklar.

Lime Caddesi hâlâ inşaat alanıydı; naylon örtülerle yamanmış çatıdan sular süzülüyordu; meydan küçülmüştü. Annem beni görünce ayağa kalktı, alışveriş torbalarını aldı. Soğuk, incecik tüylü yanağını öpmek için eğildiğim zaman dişlerini göstererek çenesini kaldırdı.

Renshaw Caddesi’nin köşesindeki CASHINO yeniydi. Parlak kurdelelerle süslenmiş vitrininde beyaz porselenden, altın çizgili, uzun boyunlu, temiz klozet gibi ışıldayan bir kaplan oturuyordu. Onun haricinde çok eskiden beri orada olan aynı balık ve patates kızartması restoranları, raflarında Crimplene kostümleriyle, perişan şallarla isli eski eşya dükkânları yerli yerindeydi. Son gelişimin üzerinden altı ay geçmişti. Eskiden annem bu sokakta koluma girerdi; yenime yapışır ve bana doğru eğilirdi. Bu konuda onu tam olarak başımdan savamasam da kol kola yürümeyi de becerememiştik ve artık koluma girmeyi denemiyordu. Aralık ortasında bir hafta içi öğleden sonrasıydı. Pusuya yatan rüzgâra karşı hızla yürüdük. En azından ben onun hızına ayak uydurduğumu sanıyordum.

“Yavaşla! Yavaşla Neve! Uçup gitme. Ben artık emekliyim. Her yere depar atamam!”

Gurur da barındıran bir çaresizlikle durdu, geri adım atmadı; ayak bileklerine kadar uzanan, gri yeşil, yuvarlak desenli kışlık kapitone mantosu içinde azimliydi. Artık “bir emekli” ve “yaşlı bir hanım” olduğu yönündeki sözleri o zamanlar yeni favori mazeretiydi. Emekli olunca başlangıçta kendini kaybolmuş hissettiğini söylemişti. Bunu sık sık, adeta nazlanarak söylerdi. Tabii kimse umursamamış, o da bu yeni yönteme geçmişti. Artık teçhizatı da tamdı. Bana Saga dergisine abone olduğunu anlatmıştı, yeni alışveriş arabası konusunda şen şakraktı: “Hayır Neve, bir emekli için harika bir şey!”

“O torbaların bazılarını alayım mı?” dedim. “İçlerinde ne var?”

“Ah. Farklı şeyler işte. İlgini çekebilecek şeyler. Eve gelmeyi reddettiğin için her şeyi yanımda getirmem gerekiyor, öyle değil mi?”

Sinemaya gidecektik. Önce Bold Caddesi’nde bir şeyler içmek istediği bir kafe, yeni bir çay salonu olduğunu söyledi ama köşeyi döndüğümüzde yeniden durdu.

“Ah… kahretsin,” dedi ve sonra bir kapı ağzına doğru çekildi.

“Ne oldu?”

“Şey… Görmek istemediğim biri. Eski bir erkek arkadaş.” Omzunu dükkânın kepengine yaslayıp diğer tarafa doğru biraz daha döndü.

“Gerçekten mi? Ne zamandı?”

“Birkaç yıl önce. Roger’dan önce.” “Geçip gidecek mi dersin?”

“Hayır. Sanırım bir dükkâna giriyordu ama bir dakika. Bekle Neve. Yalnızca bekle lütfen… Tamam, evet, hadi gel, hemen gidelim. Hadi gel, sohbete dalmış gibi görünmeye çalış. Canlı görün Neve!”

Koluma girdi, birlikte yürümeye başlayınca yüzü yeniden yanı başımda belirdi; başında kırmızı yünden çan şapkası, altında mor çerçeveli gözlüğüyle başını kaldırmış bana bakıyor, anlamlı anlamlı gülümsüyordu.

“Burası hoşmuş,” dedim sarı ahşap banklardan birine yerleştiğimiz sırada. Ben yanımdaki buharlı camı silerek buğuya bir lomboz açarken o torbalarını, sonra şapkasını, atkısını ve ona büyük gelen termal eldivenlerini yanına yerleştirdi.

“Evet. Buraya daha önce geldim. Kendi başıma bir yerlere, bilmediğim yerlere gitmeyi sevmem ama buraya birkaç kez geldim. Hoş görünüyor, değil mi? Samimi bir yer.” İkimiz de birer küçük demlikte yeşil çay söyledik, sonra mantolarımızı çıkarmak için yeniden ayağa kalktık. “Eee, hangi erkek arkadaşındı o?”

“Ah. Şey Catharine Caddesi’ne taşınmamdan sonraydı, bir süre şu Yahudi adamla, Simon’la görüşmüştüm, hatırlıyor musun, atkuyruğu vardı hani. Hayır mı? Neyse, onunla görüşüyordum. Ama ondan sonra şu diğer adamla, Greg’le görüşmeye başladım ve evet, birkaç kez dışarı çıktık, ah, ama onu asla arayamıyordum, bilirsin, çünkü öyle meşguldü ki onun beni aramasını beklemem gerekiyordu, yoksa büyük sorun çıkardı. Büyük bela. Neyse, ondan pek de fazla hoşlanmıyordum bile. Sürme pencere tamiriyle uğraşıyordu ve bana insanları kazıkladığını açıkça anlattı. Hiç utanmadan. O zamandan beri pencerelerini tamir ettireceklerini söyleyen pek çok insanı bu konuda uyardım. Peki ama ne yaparsanız yapın sakın işinizi Greg Martin’e yaptırmayın, sizi kazıklar, diyorum onlara. Neyse, derken bir öğleden sonra beni aradı ve terk etti anlayacağın, onunla çok sık görüşmesem de, ondan çok hoşlanmasam da bir biçimde evet, o konuda çok canım sıkıldı ve ona şimdi çok pişman olduğum bir mektup yazdım, yani…”

“Tüh, yapma.”

“Hmm… Evet. Ayrıca hayır, pek de iyi bir insan olmadığı ortaya çıktı, yani…”

O dönemde saçı çene hizasındaydı: gür, gri, cansız. Ayrık gözleri gözlük camlarının arkasından korkuyla bakıyordu. Garson kız pistonlu şeffaf demliklerimizi masaya getirdiğinde de korkmuş görünüyordu.

….

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Hayaletlerim ~ Gwendoline RileyHayaletlerim

    Hayaletlerim

    Gwendoline Riley

    Kırklı yaşlarını süren bir akademisyen olan Bridget, kedisi ve erkek arkadaşıyla sakin bir hayat kurmuş, babasıyla görüşmeyi yıllar önce kesmiş, annesiyle ilişkisini ise senede...

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

  1. Yalancı İlişkiler ~ Lev N. TolstoyYalancı İlişkiler

    Yalancı İlişkiler

    Lev N. Tolstoy

    Kış mevsiminin ortalarındaydık, üç ay önce kaybettiğimiz annemizin yasını tutuyorduk. Yanımda Sonya ile Katya vardı. Katya hepimiz de emeği olan dadımızdı. Dünyaya gözümü açmış,...

  2. Saatin Gizli Yüreği ~ Elias CanettiSaatin Gizli Yüreği

    Saatin Gizli Yüreği

    Elias Canetti

    Elias Canetti İnsanın Taşrası başlığıyla derlenen notlarının ikinci cildi Saatin Gizli Yüreği’nde nehir-roman tarzını benimseyerek, düşünsel deneyimlerle yaşamın gerçekliği arasındaki derin ve sağlam bağlar...

  3. Muhafazakar Aşk ~ Caroline LindenMuhafazakar Aşk

    Muhafazakar Aşk

    Caroline Linden

    Uluslararası Bestseller Yazarı Caroline Linden, yüreğinizde sımsıcak duygular bırakacak ve keyifle okuyacağınız bir aşk romanı ile karşınızda… * Marcus Reece, zamanının büyük bir kısmını...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur