Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Leydi Aila Graham, kendini kiliseye adamıştır. Ancak erkek kardeşi öldürülünce, topraklarını koruyacak bir erkeğin aileye katılmasını sağlamak için, babası tarafından evlenmeye zorlanır.

Padyn MacLaren, İngilizlere karşı giriştiği savaştan, kendisi gibi yorgun düşmüş bir grup adamıyla birlikte döndüğünde klanını ve topraklarını darmadağın bir halde bulur. Klanına yeniden güç kazandırmak için Ailaya kalan mirasa ihtiyacı vardır.

Ailanın babası, kızını Padyn MacLaren ile evlendirecek ve topraklarını koruması için ihtiyaç duyduğu savaşçı güçlere kavuşacaktır.

Pady MacLaren ise Ailayla evlenerek, klanı için ihtiyaç duyduğu topraklara ve zenginliğe kavuşacaktır.

Peki ya Aila? Kendine çizdiği yoldan sapmasına neden olan evlilik, onun hayatına neler getirecektir?

“Amanda Forester, mükemmel hikâye anlatıcılığı ile Ortaçağ İskoç romanlarına yepyeni bir coşku getiriyor.”
Geri Russell

***

GİRİŞ

Gascony, Fransa, 1346

Yakalansaydı asılırdı. Ya da belki de, bağırsakları de­şildikten sonra asılırdı. Hangisinin olacağını bilmemesi en iyisiydi. Lord Padyn MacLaren, nişanlısı öfkeyle bağırma­dan önce, kalenin merdivenlerini bekleyen bir grup şok ol­muş kadının arasından geçti. Aslında eski nişanlısı demek daha doğru olurdu; çünkü güzel Kontes Marguerite, Gerard de Marsan’la evlenmeye niyetlendiğini açıklamıştı. MacLaren’ın boğazını kesmeye çalışan ve şu anda ölü bir şekilde yerde yatan Gerard de Marsan’la.

Alt kattaki askerler leydiye yardım etmek için yukarı fır­ladılar. MacLaren gözlerinin altındaki kanı sildi. Yüzünün altındaki yara şiddetli bir şekilde kanıyordu, ancak umrunda değildi. Nöbetçileri geçip gitmesi gerekiyordu, yoksa kanlı yüzünden daha büyük sorunları olacaktı.

Merdivenlerin tepesindeki ilk adama “Acele et!” dedi MacLaren. “Gerard de Marsan kontese saldırdı. Yanına gi­din, çabuk! Ben doktor getireceğim.” Nöbetçiler koşarak yanından geçtiler ve MacLaren, askerler kulübelerinden çıkmadan önce, iç kapıdan dışarı fırladı. Dış kapıya doğ­ru koştu, ancak kale kapısı önüne yıkıldı. Duvarın üstünden yürümek için taştan merdivenlere dönerek, şüpheli bir şekil­de ona bakan genç nöbetçiye doğru koştu.

“Bize kim saldırıyor?” diye sordu genç adama. Nöbetçi cevap verirken kekeledi.

“Gidip liderinize sorun. Ben nöbet tutacağım.” MacLaren merdivenlerin tepesindeki nöbetçiyi geçerek mazgallı siperlere koştu.

Düşünmek veya yavaşlamak için bile dur­madan, mazgalların üzerinden siperleri geçti ve kendini boşluğa attı. Bir anlığına, ayaklarının altında zemin olmadı­ğı için zaman durmuş gibi hissetti; ardından bir su damlası gibi kalenin hendeğine düştü. Soğuk havanın şoku ve çamur nefesini kesti; diğer tarafa geçmek için çabaladı.

Toprak seti tırmanarak çalılıklara doğru süründü. Kalenin duvarlarından üzerine doğru oklar yağıyordu. Çalılıkların arasından, koş­turan şaşırmış bir tüccarı atından çekti ve saklanmak için onun atını alarak ormanın derinliklerine sürdü.

MacLaren, Montois Kalesi’nden arkasına bakmadan uzaklaşmıştı. Yol boyunca belirsiz bir şövalye figürü ona doğru atını sürmüştü. MacLaren kılıcını çekti ve ona hü­cum etti.

O anda Maclaren’ı taklip eden şövalye atını diz­ginledi ve maskesini çıkardı. Bu, şövalye Chaumont’du, MacLaren’ın sağ kolu.

“Marguerite bize ihanet etti,” dedi Chaumont.

“Bana kendisi söyledi,” diye gürledi MacLaren, yüzün­deki yarayı göstererek. “Kampa gidip adamları uyarmalıyız, yoksa hepsini kılıçtan geçirecekler.”

Chaumont başını salladı. “Sen Montois’a gittikten ve adamlara Agen’a geri çekilmelerini emrettikten kısa bir süre sonra Marguerite’in ihanetinin haberini aldım.”

“İyi durumdasın,” diyerek soluklandı MacLaren. “Gerçekten öyleyim. Fark etmen çok hoş.”

Yaklaşan süvarilerin gürültüsü sohbetlerini böldü. Takip eden askerlere izlerini kaybettirme umuduyla yolu terk ederek, sık ormanlık bir arazinin içinden baş­ka bir yolu tuttular. Nihayet kendilerini güvende hisset­tikleri küçük, kara bir gölün kıyısında durana kadar ge ceye doğru saatlerce yol aldılar.

“Bakıma ihtiyacın var, dostum,” dedi Chaumont.

“İğnen var mı?” diye sordu MacLaren gülerek.

Chaumont yüzündeki kesiği dikerken, MacLaren kork­madan hareketsiz durdu. Önündeki karanlık suya odaklandı, günün olaylarının davetsiz hatıraları aklına düşüyordu. İngilizler Marguerite’in Montois’daki kalesine ulaşamadan, onu korumak için onlarla yüzleşmişti. Sıkı dövüşün zaferi kaza­nılmıştı, ancak en yakın akrabası kaybolmuştu.

“Patrick bir hiç uğruna öldü.” MacLaren kelimelerle bo­ğuşurken sesi titredi. “O hain kadına inanırken ne kadar da aptalmışım. O meydanda ölen ben olmalıydım, Patrick de­ğil.” MacLaren çenesini sıktı, duygularını bastırdı.

“Benim için burada hiçbir şey kalmadı. Adamlarımı alıp ait olduğum yere dönme vakti geldi.”

“Neresi orası? Doğduğun yer mi?” diye sordu Chaumont, işini bitirerek.

MacLaren hatırlayarak gözlerini kapattı. “Balquidder. Rüzgârları ve yağmurlarıyla yabani bir yerdir. Hayat ora­da bazen zor olabilir, ancak hiçbir yerde İskoçya toprakla­rında olduğu kadar canlı hissetmedim.” Genç Fransız şöval­yeye döndü. “Ardımda bıraktığıma üzüleceğim tek şey se­nin arkadaşlığın.”

Chaumont dikkatle ona baktı. “Beni de götür.”

“Senin yerin burası.”

Chaumont başını salladı. “Eğer bana bir şans vermeseydin, hâlâ daha zengin bir adamın yardımcısı olacaktım. Zır­hını parlatıp, karısına hizmet edecektim. Sana savaş zaman­larında hizmet ettim ve beni yanında götürürsen, yine sana hizmet edeceğim.”

“Benim için bir onur olacak.” MacLaren elini Fransız’ın omzuna dayadı. Erkekçe sarılarak birbirlerinin sırtlarını sıvazladılar.

“Argh!” Chaumont yüzünü buruşturdu. “Şeytanın kıçı gibi kokuyorsun.”

“Kaleden kaçmak için çamurun içinde yüzdüm. Artık tu­valet atığının nereye döküldüğünü biliyorum.” MacLaren gölün üzerinden bakmak için arkasına döndü. “Su Marguerite gibiydi; dışarıdan çok güzel, ancak altında pis bir lağım­dan başka bir şey değil.”

Kelimeler ağzından henüz çıkmıştı ki kendini ittirdi ve kabaca soğuk, berrak göle düştü. Öksüre öksüre gölden çıkarken Fransız’ın gülüşünü duyabiliyordu.

MacLaren soğuk suda yıkanmıştı ve daha iyisi için ortaya çıkmıştı. Kendini hızlıca gölün kıyısına doğru çekti ve Chaumont’u suya ittir­di. Eve gitme zamanıydı.

“Çık bakalım,” dedi sırılsıklam olmuş arkadaşına. “Be­nimle İskoçya’ya gel dostum ve kahramanlar gibi ziyafet çekelim.”

*

Balguidder, İskoçya

Balquidder’in yüksek tepesinde, etrafı saran yoğun sis­le örtülmüş bir atın ve şövalyenin gölgeli görüntüsü duruyordu. MacLarenların sarp kayalıkların yanına kurulan terk edilmiş kalesi, şafak öncesi gökyüzüne karşılık çıplak ve karanlık görülüyordu. Liderleri olmayınca klanın başına ihmalkârlık ve talihsizlik çökmüştü. Komşularının saldırıla­rına karşı savunmasız kalmışlardı.

Geriye kalan birkaç klan üyesi, ellerinden geldiğince hayatlarını sürdürmeye çalışı­yordu.

Aşağıdaki vadide, çiftlik evinin girişinde bir erkek çocu­ğu duruyordu. Çocuk hayaletimsi figüre bakakaldı ve gözlerini kırpıştırdı. Şövalye ve atı gitmişlerdi.

“Anne! Bir hayalet gördüm!”

“Buraya gel, tatlım. Böyle şeyleri sen nereden biliyor­sun?”

“Yukarıdan bize baktığını gördüm. Sence uğursuz bir ke­hanet olabilir mi?”

Mary Patrick iç çekti. Daha uyanır uyanmaz dokuz yaşın­daki oğlunun sana kapıda bir hayalet gördüğünü söylemesi iyiye işaret olamazdı. Sessizce, onları koruması için azizle­re ve Kutsal Ana’ya dualar okudu.

“O Bruce’tu,” diye fısıldadı Gavin, gözleri parlıyordu.“Robert Bruce bu tepelerde at sürmüyor,” dedi Mary Gavin’in kuşkulu suratına. “Ve o olsa bile, sana ayak işlerin için yardım etmeyecek. Hadi bakalım, eğer kamımızı do­yurmak istiyorsak yapacak çok işimiz var.”

Gizemli sisin içinde bir yerlerde ise çocuğun gördü­ğü hayaletimsi figür acımasız adımlar atıyordu… Dundaff Kalesi’ne doğru.

*

1
Dundaff Kalesi. İskoçya
Haziran 26, 1347

Herkes yaz mevsiminin gündönümü olan Aziz John ak­şamında temkinli olmaları gerektiğini bilirdi. Ruhlar özgür­ce başıboş gezerler, periler fenalık ederler ve nişanlılar ya mutlulukla birleşir ya da sonsuza kadar ayrı kalırlardı. Bu özel günün gerekliliklerini yerine getirmek dikkatli bir plan­lama istiyordu, hasadın bereketsiz olması ya da kurumasın­dan korkulurdu. Önceki sene herkes kıtlık çekince, Graham klanının geleceği tamamen Aziz John akşamının etkinlikle­rine kalmıştı. Ve her şey Aila’ya bağlıydı.

Leydi Aila Graham, Dundaff Kalesi’ndeki kule odasında duvara oyulmuş taş bankın üzerinde oturmuş, kalın ve kurşunlu cam pencereden dışarı bakıyordu. Dundaff Kalesi, ka­yalık tepelerin geçiş yolunda, Carron kasabası ile Stirling ana yolu arasında bulunuyordu. Heybetli yapısıyla Dundaff. yüksek dağ yamacına oyulmuştu. Dağın tepesine inşa edil­miş iç kale, sayısız duvar, kuleler ve tünellerle aşağı avlu­ya bağlanıyordu.

Tan ağarıyordu, güneşin turuncu parıltısı, işçiler güne başlarken kasabanın üzerine vuruyordu. Kasaba kilisesinin sivri uçlu kulesi aniden yükselmiş gibiydi, birbirine sokul­muş köy evlerinin üzerinde uzun gölgeleri yayılıyordu. Aila alnını soğuk cama dayadı ve gözlerini kapadı, yapması gere­kenleri tekrar düşündü. Kalenin sahibesi olarak, aylardır bu­güne hazırlanıyordu. Hiçbir aksilik çıkamazdı.

Aila kahverengi bir iş önlüğü giydi ve rahibe örtüsünü başına iğneledi. Görünüşü modaya uygun sayılmazdı, ama kullanışlı ve mütevazıydı; hayatını manastıra adamış bir ka­dına yakışan da buydu. Her şeyin kontrolü altında olduğu­nu kendine tekrar ederek, yavaşça kule merdivenlerini indi. Soğuk kule ve sabahın nemli sisi arasında, garip bir heyecan sarsıntısı aktı içine. Bir şölen gibi olacaktı bu akşam. Fakat hatırladı, annesi olsa bu akşama katılmasına asla izin ver­mezdi. Aila’nın adımları yavaşladı ve omuzlan eski ağırlı­ğına geri döndü. Yine de bu günün klanı için acıdan ve fela­ketten uzak, yeni bir başlangıç olmasını umuyordu.

“İyi sabahlar, güzel civan perçemi, iyi sabahlar sana.” Küçük bir kız Dundaff Kalesi’nin avlusundan geçti, sabahın sisi onun girdabında dönüyordu. Aila’ya kıymetli demetle­rinden birini verdi ve dans ederek uzaklaştı, şarkısına devam ediyordu: “Bu akşam görmem için bana gerçek aşkımı gönder. Giyeceği giysiler ve saçının rengini, eğer beni karı­sı yapacaksa.”

Küçük bir civanperçemi demetini Aila’nın eline sıkıştır­mıştı. Genel inanışa göre, eğer bir bakire Aziz John akşamında yastığının altında bir demet civan perçemi ile uyur­sa, gelecekteki kocası rüyasına girerdi. Aila kızı geri çağır­mak için ağzını açtı. Bir kocaya ihtiyacı yoktu; o kendini manastıra adamıştı. Ama kelimeler boğazına saplanmıştı ve küçük kızın gözden kayboluşunu izledi. Civanperçemlerini yere bırakmalıydı.

Fakat onları cebine koydu.

“Oh, Leydi Aila.” Yanakları yorgunluktan pembeleşmiş bir hizmetli Aila’ya doğru koştu. “Çabuk gelin! Lord Gra­ham bu akşam için davetli sayısını artırdı ve aşçı sorun çı­karıyor.”

“Kaç kişi daha gelecek?” diye sordu Aila ve hizmetliyi mutfağa doğru takip etti.

“Elli adam, leydim. Ve çok aç olacağa benziyorlar.”

Aila kaşlarını çattı ve hızlıca hesaplamalar yaptı. Daha zor toplamalara gelince Latince bir şeyler mırıldanıyordu. Düşüncelerinin dudaklarına aktığının ve hizmetlinin kendi­sine yönelttiği garip bakışların farkında bile değildi. Evet, bu sorun olacaktı. Babası, davetli listesinin değişmesinde bir sıkıntı görmemişti. Bu dikkatsizlik olağan dışı değildi, babası onunla nadiren konuşuyordu, muhtemelen annesiyle babasının arasında devam eden düşmanlık yüzündendi. İlk kez değildi, fakat Aila yine ebeveynlerinin sessiz savaşının bitmesi için dua etti.

Aila, fırınların ısısının üzerine saldırdığı ve yaş maya ile ekmek hamurunun davetkâr kokularıyla dolmuş mutfağa adımını attı.

“Leydi Aila, Leydi Aila,” diye çırpınıyordu onu gören aşçı. “Elli adam daha. Ben ne yapayım? Daha fazlasını pi­şirmeye vaktim olsa bile, çok az buğdayım kaldı. Tarlalar kurursa ne yaparız, kışın aç kalırız. Bu kıtlıkta hepimiz öleceğiz.” Koca adam tıknaz ellerini sıkarak neredeyse gözyaş­larına boğulacaktı. Aşçı, yemek hazırlamak konusunda hari­kaydı, ama sıkıntı yaratmadığı zaman yoktu.

“Kimse aç kalmayacak, ne bu gece, ne önümüzdeki kış.” Aila duruma bakılırsa hissettiğinden daha büyük bir inançla konuşuyordu. Aşçı, verdiği fazla tepkiye rağmen, endişesin­de oldukça haklıydı. Hiçbir açıklaması olmayan tarla yan­gınları olmuştu. Ve tahribat devam ederse, kış gerçekten de zayıf geçecekti, ama Aila iyi olacağına inanıyordu. Kaç tane yangın kazası daha olabilirdi ki?

“Carron’a yardım etmesi için birkaç delikanlı gönder. Ye­mek biraz geç hazır olsa bile, kimsenin bunu fark etmeyeceğine sizi temin ederim.” Aila kıvrak bir sakinlikle konuş­tu ve konuyu değiştirmeye karar verdi. “Yemeğe yeni katılacakların kim olduklarını biliyor musunuz?”

“MacLaren ve adamları.”

Aila’nın, MacLaren adını duyunca ağzı açık kalmıştı. Kalbi bir an durdu, atmadı; sonra kayıp nabzın acısını çıkar­mak ister gibi vahşice koşmaya başladı.

“MacLaren mı? MacLaren burada mı? Emin misiniz?” Anılar, fırınların sıcak rüzgârı gibi çarpıyordu ona. MacLa­ren kale kapısından son kez içeri girdiğinde, tek erkek kar­deşinin ölüm haberini getirmişti. Kardeşi, İngilizlere karşı Kral David’in uğursuz kavgasına katılmak için Dundaff sa­vaşçı birliğinin başındaydı. İskoçlar, Neville çarpışmasında baskına uğramışlardı. Savaşı bırakmayan Graham klanı yi­ğitlikleriyle nam salmıştı, alanı terk etmeyip büyük yaylarla avlanmışlardı. Grahamlar büyük kayıplar verdiler. Aila’nın erkek kardeşi, amcaları, kuzenleri; hepsi ölmüştü. İskoçlar kaçmışlardı, Kral David yakalanmış ve İskoçya’nın Robert Bruce’un emri altındaki kırılgan bütünlüğü parçalanmaya başlamıştı.

Ve şimdi MacLaren tekrar burada mıydı? Aila onun var­lığının yeni bir musibetin işareti olmamasını umdu. Lord Graham, MacLaren’ın klan için verdiği hizmete karşı teşek­kür etmek için onu davet etmeyi düşünmüş olabilirdi. Aila, MacLaren’ın, kardeşinin cansız bedenini İngiliz topraklarından sınıra kadar, kendi topraklarına gömülebilmesi için sırtında taşıdığı hakkında dedikodular duymuştu.

Aila kaybettiklerinin acısını kenara iterek elindeki işlere odaklandı. Belki babasının MacLaren’ı neden davet ettiği­ni asla öğrenemeyecekti, ama en azından davette yemek yi­yebileceğinden emin olmak zorundaydı. Aşçıya yeni görev­ler verdi ve hizmetliye yatıya kalacaklar için odalar hazırla­masını söyledi.

“Leydi Aila,” dedi bir kale uşağı kendine duyduğu aşırı güvenle. “Lord Graham sizi görmek istiyor.”

Her şey durmuştu. Kimse hareket etmedi. Mutfak,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap Adıİskoçyalının Aşkı
  • Sayfa Sayısı366
  • YazarAmanda Forester
  • ÇevirmenNur Çakmakkaya
  • ISBN9786055395902
  • Boyutlar, Kapak13,5x21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviNemesis Kitap / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur