Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

İsrail ve ABD’den PKK’ya Vaadedilmiş Topraklar
İsrail ve ABD’den PKK’ya Vaadedilmiş Topraklar

İsrail ve ABD’den PKK’ya Vaadedilmiş Topraklar

Coşkun Genel

Genel Kurmay Başkanı Sayın Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT’ın 12 Nisan 2007 Tarihli Basını Bilgilendirme Toplantısından PKK Terör Örgütüyle ilgili Görüşlerinden Bazı Alıntılar: “Etnik bir yapının…

Genel Kurmay Başkanı Sayın Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT’ın 12 Nisan 2007 Tarihli Basını Bilgilendirme Toplantısından PKK Terör Örgütüyle ilgili Görüşlerinden Bazı Alıntılar:
“Etnik bir yapının üzerine siyasi amaçlı bir söylem yüklerseniz bu etnik bir milliyetçilik oluşturur. Esasen, bu etnik milliyetçilik, teröre giden yolun başlangıcıdır.”
“Siyasal amaçlı etnik milliyetçiliğin üzerine belirli bir amacı, şiddete dayalı, silaha dayalı gücü, olarak gerçekleştirmek islerseniz etnik milliyetçiliğe dayalı bölücü bir hareket ortaya çıkar. Başka oir ifadeyle ırkçı bir terör örgütü ortaya çıkar. Bugün, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun budur. Etnik milliyetçiliğe dayalı, şiddete dayalı bir terör olayıdır, ırkçı bir harekettir.”
“Ülkemizde halen gerçek anlamda bir ırkçı terör örgütü varken …PKK Türk toplumunun ulusal değerlerine sahip çıkacak şekilde gösterilen en ufak bir tepkisine bile “TÜRKiYE DE MiLLiYETÇiLiK YÜKSELiYOR” şeklinde yorumlar yapılması ulusal güvenliğimize çok zarar vermiştir.”12 Nisan 2007, Genel Kurmay Karargahı/ANKARA
“PKK BİR TAŞERONDUR. Barzani de bir kukla. Kuklayı oynatan güç ABD’dir.”
E. Tümgeneral Sayın Alaaddin PARMAKSIZ
23 Ekim 2007. ART TV, Dış Siyaset Programı, Saat 23 20″Türk Silahlı Kuvvetleri güçlü bir şekilde Irak’a girmeli ve belli bir süre orada kalmalı. PKK ve Barzani güçleri etkisiz hale getirildikten sonra geri çekilmelidir.”
E. Korgeneral Sayın Hasan KUNDAKÇI
23 Ekim 2007, ART TV Dış Siyasat Programı, Saat: 13:10Elinizdeki bu eser etnik terör Örgütü PKK’nın ve onun dış destekçilerinin, içimizdeki hainlerin neler yapabileceğini anlatan kurgu ve belge niteliğinde bir kitaptır. Okuduğunuzda Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerçek gücünü de nasıl dosta düşmana gösterdiğini göreceksiniz.

Yıl, 2010. Yer, Tunus Binzert Sahilleri. Saat 07.00.

Lüks bir tekne, motorlarını durdurmuş, denizin içine doğru, uzunluğu iki yüz metreyi bulan mendireğe yanaşmak için manevra yapmaktaydı. Mendireğin sahildeki ucunda ise iki adet Amerikan yapımı siyah jeep park etmişti. Araçların yanında takım elbiseli, iriyarı ellerinde uzun namlulu silahlar bulunan iki adam bekliyordu.
Yatın güvertesinde elinde halatla bir adam belirdi. Yat yeterli mesafeye gelince, adam halatı bırakmadan iskeleye atladı ve elindeki halatı, iskeleye bağlamaya başladı.
Adamın güvertede görünmesiyle sahildeki araçların içinden dört kişi inerek sahile doğru yürümeye başladılar. Adamlardan üçü. sahilde araçların başında bekleyenler gibi iyi giyimli ve sanki aynı mağazadan giyinmiş, birbirlerinin kopyası gibiydiler. Bu üç adamın tek farkı ellerinde silahları yoktu. Dördüncü adam ise liman ve gümrük sorumlusuydu. Diğer üç adamın arkasından yürüyor ve sıkıntılı olduğu her halinden belli oluyordu.
Bu liman, bir dönem Tunus’un trafiği yoğun bir ticaret limanıydı. Birçok ülke ajanlarının cirit attığı, kaçakçılık cenneti olan bir gümrüktü.
Amerika iki yıl önce bu sahilin on kilometrelik arazisinde askeri bir üs kurmuştu. Şimdi ise yalnızca ABD ajanları cirit atmaktaydı. Diğer bir deyişle; bu eski liman gümrüğü artık gayri resmi olarak Pentagon’un kontrolündeydi.
Teknenin güvertesinde iki adam belirdi.
Bunlardan biri uzun boylu sportmen görünüşlü, atletik yapıya sahip ve buna uygun giyinmiş, teknenin sahibi, İtalyalı, Yahudi isa damı Levi, Messino .di yanında ise saçlarının önü açılmış, iri b.vıkh, kısa boylu, göbekli bir adam.
Adam, üstündeki takım elbisenin içinde rahatsız bir görüntü teşkil ediyor ve sürekli olarak boynundaki kravatın düğüm yeri ile oynuyordu.
Çevik bir hareketle tekneden ilk atlayan işadamı oldu. Ve hemen gen dönerek saygılı bir hareketle diğer adamın inmesine yardım etti.
Tekneyi karşılamaya gelen, adamlardan biri, önce işadamına yaklaşarak;
Hoş geldiniz Mister Messino.
Messino sırıtarak hafifçe başını eğdi ve kenara çekildi. Adam Messino’nun hemen arkasında tedirgin bir şekilde duran diğer yolcuya yaklaştı ve elini uzatarak bozuk bir Türkçe ile ;
Sizde hoş geldiniz Mister Öcalan.

Yıl 1971, Eylül ayı.
İstanbul, Tapu Kadastro Müdürlüğü. Odanın içinde dört masa vardı; iki bayan memur, şef ve Tapu Kadastro Lise mezunu genç bir adam.
Çalıştığı odada derece ve yaş olarak küçük olması kendisini belki bir parça ezik hissetmesine sebep olabilirdi ama o bunu dert etmiyor gibiydi.
İlk görev yeri olan Diyarbakır’da hep bugünün hayalini kurmuş ve sonunda büyük bir “torpille” İstanbul’a atanmıştı. Bir memur’un ilk görev yerinde iki yılı doldurmadan başka bir ile atanması imkânsızdı.
Şimdi bu odada onu rahatsız eden tek olay, henüz bir yıllık bir memur olmasına rağmen İstanbul’a tayini çıkması ve masa başında böyle rahat bir iş bulması diğer oda arkadaşlarının sessiz tepkilerine yol açmış, bu durum onun odaya her giriş çıkışında soru dolu bakışların üzerine dikilmesine yol açmıştı.
Genç memur utangaç, ezik ve neredeyse asosyal biri sayılabilirdi. Odadaki diğer memurlar ne zaman bir sohbet havasına girse kendisi hemen başını önündeki dosyalara gömer ve bulunduğu yerden sadece kâğıt hışırtıları duyulurdu.
İçine kapanık her insan gibi büyük hayalleri vardı, bu hayallerin eğitim Öğretim ile olan kısmı her eğitimi yarım kalmış öğrenci gibi yüksek tahsil üzerineydi.
Birde kişinin, komplekslerine baskı kurmak için kurduğu hayaller vardır. Genç memur kendini ifade edemeyen, bir takım komplekslere sahip, her gencin sahip olduğu bütün ezikliğe ve öfkeye sahipti.
Bir yere ait olmak duygusu, içine “giremediği toplumdan intikam almak ya da o toplumu yönetmek isteği hâkimdi, tüm duygu ve düşüncelerine.
Lisede okurken yine bu duygularla, bir sınıf arkadaşı aracılığıyla bir tarikatla ilişki kurmuş ve yine bu ilişkiler yumağı içinde bir takım yazarların oluşturduğu antikomünist toplantılara katılmıştı.
Bugün ise İstanbul’da bir tapu dairesinde çalışırken bir yandan da eğitimini tamamlamayı düşünüyordu.
Odada yeniden fısıltılar başlamıştı, iki bayan memur, şefin bir an için dışarı çıkması ile yeniden sohbete başlamış, geçim sıkıntısından, ucuz pazarın hangi semtte olduğu konusunda heyecanlı bir tartışmaya girişmişlerdi.
Genç memur başını pencereye çevirdi; puslu, yağışlı bir İstanbul vardı camda.
Hayallerini gerçekleştirmenin bir yolunun eğitimden geçtiğini düşünen genç memur, İstanbul Hukuk Fakültesine kaydını yaptırıp, daha sonra Tapu Kadastro genel müdürlüğüne ayrılma nedeni olarak’ta “yüksek öğrenimine devam etmek” olarak bildirmişti. Bir süre sonrada Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesine yatay geçiş yapmıştı.
Ankara’da okurken edindiği Milliyetçi Muhafazakâr görüşleri, sabun köpüğü gibi sönmüş, yerini solcu, sözde Marksist düşüncelere bırakmıştı.
Şimdi, Ankara SBF(Siyasal Bilgiler Fakültesi) de solcu bir çevresi vardı. Artık bir yere ait olma duygusunu bir parça bastırmış, ilişkilerini daha da sağlamlaştırmış, fakültede en etkin, en popülist bir solcu örgüte kapağı atmıştı.
Her gösteriye ve faaliyete en Ön saf da yer almak için ileri atılıyordu. Ta ki 31 Mart 1972 cuma gününe kadar.
SBF öğrencisi Mahir CAYAN ve arkadaşları 26 Mart 1972 günü Ordu askeri üssünde çalışan üç teknisyeni rehin alıp Tokat’ın Niksar ilçesi, Kızıldere köyünde bir evde saklanmışlardı. Teknisyenleri kaçırdıkları gün, haklarındaki idam cezası onanan Deniz GEZMİŞ. Yusuf ASLAN ve Hüseyin İNAN’ın infazlarının durdurulmasını isteyen bir bildiriyi rehin İngilizlerin kasasına bırakmışlardı.
Bu bildiri radyoda yayınlanmazsa rehineleri öldüreceklerini belirtiyorlardı.
Üniversitenin bahçesi kaynayan kazan gibiydi. Sınıflardaki, koridorlardaki heyecan dalgası bahçeye taşmıştı. Yüksekçe bir yere çıkmış olan konuşmacının sesi, sık sık “Bağımsız Türkiye, Kahrolsun Emperyalizm” sloganları ile kesiliyordu.
Konuşmacı “Kızıldere de arkadaşlarının öldürüldüğünü” söylüyor “Amerikan emperyalizmine ve yerli işbirlikçilerine karşı direniş” çağrısı yapıyordu. Konuşmacı öğrenci herkesi boykota çağıran konuşmasını yaparken, diğer öğrenciler bildiri dağıtıyorlardı. Fakültede, sınıflarda, bahçe ve koridorlarda dağıtılan bildiriler elden ele dolaşıyordu;
“Üç yurtsever kardeşimizi kurtarmak için ileri” diye başlayan bildiri şöyle devam ediyordu “…Faşist generaller çetesi Deniz GEZMİŞ. Yusuf ASLAN ve Hüseyin İNAN’ı katletmeye çalışıyorlar… Amerikan köpeği cellâtlar üç yurtsever genci katlederek

halkı yıldıracaklarını sanıyorlar… işçiler, köylüler, gençler, askerler üç yurtsever kardeşimizin katledilmesine karşı dişe diş mücadeleye atılalım… Ağaların topraklarına bir şahin gibi dolalım… Tefecilerin gırtlaklarına sarılalım… Vs vs.
Gösteride devlet gerekli önlemleri almış, istihbarat ve güvenlik güçleri gerekli yerlere yerleştirilmişti. MİT ve askeri istihbarat, öğrencilerin arasına çoktan sızmış, gösteriyi yönetenleri tespit etmeye çalışıyorlardı.
Bu olaylardan bir gün önce Kızıldere de Mahir CAYAN ve arkadaşları saklandıkları yerde kıstırılmış “teslim ol” çağrılarına silah ve el bombalarıyla karşılık vermişlerdi. Üç saat süren çatışma sonucunda rehineler dâhil herkes ölü ele geçirilmişti.
Bu iki olayın tansiyonu daha da arttıracağını düşünen güvenlik güçlerinin bu gösteriye “Özel ilgi” göstermelerinin sebebi birazda buydu.
Gösteri dağıtıldığında doksan kişi gözaltına alınmış, bunlardan altmışının  ifadeleri  alınıp serbest  bırakılmıştı. Geri  kalan otuz kişi tutuklanma talebiyle sıkıyönetim savcılığına sevk edilmişti. Tutuklananlar arasında genç memurda vardı.
Mamak cezaevine götürülüp geçici koğuşa yerleştirilen genç memur burada tekrar o sessiz, içine kapanık, ürkek ruh haline geri dönmüştü. Bütün gün ranzasından aşağı inmiyor, ya uyuyor ya da kara kara düşünüyordu, sözde Marksist düşünceleri ve kişisel gelecek kaygısı kafasının içinde çelişkilere yol açmış sağlıklı düşünmesine mani oluyordu.
Üçüncü ayın sonunda kişisel kaygı ön plana çıkmış ve onu tahliye dilekçesi yazmaya itmişti, dilekçede özetle şunlar yazılıydı;
“Olayla ilgili doksan kişi gözaltına alınıp otuz kişi tutuklandık. Bu kadar kişiden halen tutuklu bulunan iki kişiden biriyim. Tahliye edilenlerden daha ağır bir fiilin faili olduğumu ispatlayacak sıhhatli bir delil yoktur. Bana isnat olunan suça delil olarak okulda şahsıma karşı kişisel husumeti olan şahısların ifadesine başvurulduğu, bu ifadelerin sıhhat derecesi kendiliğinden anlaşılacaktır. Eğer tanık olarak rastgele kişiler dinlenseydi hakkımdaki bu isnatların tutarsız olduğu anlaşılacaktır. …Haziran imtihanımı kaybettim. Eylül döneminin’ de yaklaştığı şu son sıralarda tutukluluk halimin devamı telafisi daha güç sonuçlar doğurmaması için mağduriyetime mahal verilmemesi, tutukluluk halimin kaldırılıp tahliyeme karar verilmesini saygıyla arz ederim.”
Genç memurun “torpili” tekrar devreye girmişti. Hemen ardından, iddianameyi hazırlayan savcı bir “isim” yanlışlığı olduğu gerekçesiyle görüş değiştirmiş ve sıkıyönetim mahkemesi’de gerekçeyi benimseyerek beş maddeden cezalandırılması istenen genç memuru sadece 1402 sayılı Sıkıyönetim yasasının 16/1 maddesi gereğince, yalnızca boykota katılmak suçundan, üç ay hapis cezasına çarptırılmasına karar verip, dosyayı kapatmıştı.
Genç memur, lisede burs almak için Maliye Bakanlığına başvurmuştu ve burs almıştı şimdi “neden fakültede okurken de burs almayayım’ki” diye düşünerek fakülte dekanlığına başvurmuş ve “şansı” yine yüzüne gülmüş, burs isteği kabul edilmişti.
Nüfus kayıdı memleketinde olduğu için askerlik yoklama çağrısı oraya gitmiş ve babası tarafından tebellüğ edilmişti. Artık son bir engeli kalmıştı “askerlik!”.
Bursunun kabul edilmesi askerliğin ertelenmesinde etkili olmuştu çünkü o artık “fişlense de” SBF öğrencisiydi.
Genç memurun “şansı hala yardım ediyordu, fakülte yönelimi olaylara katılan iki kişiye onbeş günden fazla ceza aldıkları için uzaklaştırma verilmiş, genç memura ise sadece “dikkat çekme” cezası uygun bulunmuştu. Yani eğitimini tamamlayıp “güzel bir gelecek” düşleri önünde bir engel kalmamıştı.

Yaz aylarının bunaltıcı sıcaklarında, tatil yerlerine yada bir deniz kıyısına gidemeyen insanlar hafta sonları bir nebzede olsa doğayı ve yeşili yaşamak için Çubuk barajı etrafındaki koruluğa koşarlar özellikle pazar sabahları başlayan doğayla buluşma gayreti akşam geç saatlere kadar sürerdi. Hemen her ağacın altında bir iki aile buluşur yemekler yenir, hafif yollu içkiler içilirdi.
Yine bu pazarlardan biriydi, çocuk sesleri ve top oynayan yetişkinlerin gürültüsü kaplamıştı etrafı. Koruluğun içlerine doğru kalabalıktan epey uzakta beş altı genç bir ağacın altına toplanmış hararetli bir tartışmaya girmişlerdi.
Kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki genç memuru, başlarına dikilene kadar fark etmemişlerdi.
Her zamanki kadroydu yine; Kesire, Kamer. Necati, Cemal ve Nihat, genç Memurun sesiyle irkildiler;
“Merhaba arkadaşlar!.
“Ooo Merhaba Apo!
“Apo Merhaba!
Arkadaşları ile tek tek tokalaşan genç memur,(yani Apo) aynı fakültede fakat başka bölümde okuyan Kesire’nin yanına oturdu. Bu kızın bakışları, konuşması onu hep etkilemişti. Eğer Kesire’nin, cesur ve samimi davranışları olmasa onun yanına oturacak cesareti bile bulamazdı kendisinde.
“Merhaba Apo, dersler nasıl gidiyor!
Bu sıradan hal hatır sorma bile Apo’nun suratına kan yürümesine yetmişti. Kesire’yi cevapladıktan sonra üzerine dikilen bakışlardan kurtulmak için olacak:
“Eee ne yaptınız. Devrim için koşullar uygun mu sizce”.
Apo’nun bu şakası, o gelmeden az .önceki konuya yeniden dönmelerine sebep oldu. Necati;
Kesire arkadaşımız. Mahir Çayan’ın bazı yazılarını okumuş. Az önce bununla ilgili söyleyecekleri vardı anladığım kadarıyla.
Kesire;
“Arkadaşlar neredeyse bir yıldır düzenli olarak toplantılar yapıyoruz. Öncelikli amacımız, sizinde bildiğiniz gibi, Kürt halkının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine hizmet edecek bir örgütlenmeye önderliğini üstlenecek bir hareketin temelini oluşturmak.
Kürt halkının tarihi, sizinde bildiğiniz gibi direnişler ve isyanlarla dolu. 1920′ den beri Koçgiri isyanından. Şeyh Sait’e, bu halk hep Türk devletinin asimile etme politikalarına karşı hep direndi. Bugün isyan ateşini dağ başlarında yeniden yakmak bize düştü.”
Kürt halkına Ulusal bağımsızlığını kazandırmak için vermeyi düşündüğümüz mücadeleye öncülük yapacak, bir parti kurmayı teklif ediyorum. Çünkü öncü savaşı ve silahlı propaganda olmadan Ulusal mücadeleyi genişletmek hayalden öte gitmez. Bunlar içinde bir parti ya da örgüt biçimini hayata geçirmeliyiz. Tıpkı Mahir ve Deniz’ler gibi. Mahir’in “Kırdan Şehre tezinden küçük bir özet çıkardım, okuyorum;
“…Kitle önce silahlı devrim cephesine sempati duyacaktır: ama gözünde büyüttüğü merkezi devlet otoritesinden dolayı silahlı devrim cephesinin ezileceği düşüncesi ile eylemleri tereddüt ve büyük merakla izleyecektir. Gerilla savaşının başarı ile yürütülmesi üzerine görecektir ki, silahlı devrim cephesi önemli bir güçtür. Yıkılmaz ve yok olmaz. O zaman sempati güvene dönüşecektir. Bu ikinci evredir. Güvene dönüşmesi çoğunluğun desteğini kazanılması demek değildir. Ancak gerilla savaşı devam ve istikrar kazandıktan sonra güven yavaş yavaş desteğe dönüşecektir…”
“Evet, arkadaşlar, Mahir Çayan’ın bu düşüncelerini bende benimsiyorum. Şimdi soruyorum; Ulusal Bağımsız bir Kürt hareketinin temel dayanaklarını mı tartışacağız, yoksa Türk solundaki bazı örgütler gibi sendikacılık mı oynayacağız?”
Kesire’nin son sözleri söylerken, Apo’nun gözünün içine bakması onu rahatsız etmişti. Apo oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Onu huzursuz eden, Kesire’nin az önce bahsettiği. Türk solundaki…

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur