Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Kalp Ne İsterse O Olur 2
Kalp Ne İsterse O Olur 2

Kalp Ne İsterse O Olur 2

Meryem Nart

Yağız ile yaptığı dünya turundan sonra hayata bakışı değişen Şeyda, kendini istemediği bir yaşam tarzının içinde bulur.Kalbi hâlâ Yağız için atarken onun yolundan giderekyardıma…

Yağız ile yaptığı dünya turundan sonra hayata bakışı değişen Şeyda, kendini istemediği bir yaşam tarzının içinde bulur.Kalbi hâlâ Yağız için atarken onun yolundan giderekyardıma ihtiyacı olan gençlere el uzatır ve hayatlarındatemiz bir sayfa açmalarını sağlar.Ancak bir süre sonra bunu yaparken çevresindeki insanlara yardım etmek yerine aslında onların hayatlarını mahvetmekte olduğunu fark eder. Çünkü kurtarılmasıgereken asıl kişionlar değil, kendisidir.

Peki Şeyda, her şeye sıfırdan başlamak için çok mu geç kalmıştır?

Kalbin isteklerini yerine getirmekmutlulukla doğru orantılı mıdır?

Kalp Ne İsterse O Olur serinin ikinci kitabı ileokurlarıyla buluşuyor. Meryem Nart ikinci kitapta da

okurlara aynı heyecan ve serüven duygusunusunmaya devam ediyor.

“Hayat bana o kadar karmaşık geliyordu ki bu karmaşıklıklar arasında boğulup gidecek gibiydim.

Kendime bir çıkış yolu arıyordum. Tam çıkışa yaklaştım derken bir adama çarptım. Tünelin sonunda benibekleyenbir başka tünel yarattım.İşte bu da benim sonum oldu.”

*

SONUN BAŞLANGICI

1. BÖLÜM

Ayna karşısındaydım. Üzerimde gri, etekli bir takım vardı. Takımın yakalarını düzeltip sıkı bir topuza hapsettiğim saçlarıma yöneldim. Topuzdan firar eden birkaç saç telini güzelce yerlerine yerleştirdim. Her şey yerli yerindeydi. Bir tek kulaklarımda inci küpelerim eksikti. Makyaj masasında duran ve güneş ışınlarına maruz kalan inci küpelerimi alıp yavaşça kulaklarıma taktım. Rujumun üzerinden tekrar geçtim.

Artık tamamen hazırdım.

Aynadaki aksimle göz göze geldim. Bu kız, bir yıl önceki kızdan çok farklıydı. Saçlarım tekrar uzamış ve boyaları akarak kendi rengi olan siyaha dönmüştü. Lakin bu saçlar o kadar çok bir topuzun içine gömülü kalmıştı ki bunu fark etmem biraz zaman almıştı. Belki sadece banyo yaparken göğsüme değen saçlarla uzadıklarını hissediyordum.

Gözlerime baktım.

Bir yıl önceki parıltı tekrar sönmüş vaziyetteydi. Elim, solgun yüzüme gitti. Yüzük parmağımda bana sırıtan tek taş yüzükle kalbim, onu her gördüğüm anda olduğu gibi burkuldu.  Böyle yüzükleri asla sevmiyordum. Zaten son bir yılda kendimi asla sevmem dediğim şeyleri sevmeye mecbur kalırken bulmuştum. Tek taşa bir daha baktım. Büyüktü. Kocamandı. İsteğim dışında alınan bir taştı. Çünkü bunu Şeyda değil, Şeyda Çulha Soylu almıştı. Adından ziyade soyadına yakışır bir büyüklükte olması icap ediyordu. Her şeyim soyadıma yakışır bir hâlde olmalıydı. Çünkü ben, Şeyda Çulha Soylu idim.

Çulhaların kızı, Hakan Soylunun biricik karısıydım.

Biz, herkesin imrenerek baktığı o çifttik. Biz, dışarıya mükemmel görünen ama içinde büyük bir enkaz barındıran bir çifttik.

Asla sevmem dediğim şeyleri sevmeye mecbur kalmıştım.

Annemin hep olmasını istediğim o kişi olmuştum. Lakin bu evliliğin içinde bir yerlerde yine de bana ait olan bir talep vardı. Bu evlilik iki tarafın birbirini sevmesiyle olmamıştı. Kâğıt üzerinde yapılmış, anlaşmalı bir evlilikti. Bu yüzük de buna delalet ediyordu. Yüzüm düşerken elimi indirdim. Daha fazla kendime bakmadan gözlerimi aynadan çekip çantamı da alıp odadan çıktım. Kapıya vardığımda Hakan’ı vestiyerin aynasına bakarak kravatını bağlarken buldum. Bana kısa bir bakış atıp tekrar işine döndü.

Günaydın,” diye mırıldadım. Sadece başını salladı. Vestiyerden ayakkabılarımı alıp giydim.

Vakıfa mı?” diye sorduğunda, Evet,” diye cevap verdim.  Ayakkabılarımı tamamen giyip Hakana baktım:

Bugün toplantım var. Sen nereye gidiyorsun?” diye sordum.

“Şirkette toplantı trafiği var.” Sadece başımı salladım. Çantamı koluma asıp hâlâ aynaya bakarak kravatını düzelten Hakana baktım. Bir yılda daha da büyümüş gibiydi. Bu büyüme fiziksel olarak değildi. Ruhu her ay yeni bir yaşa basıyor gibiydi. Her gün daha sessizleşiyor kendini daha çok işe veriyordu. Yüzündeki sertlik her daim onunla beraberdi. Onu gülümserken görmek çok nadir olan bir şeydi. Aynı evde yaşasak bile birbirimizi gördüğümüz saatler tıpkı şu an olduğu gibi kapıda karşılaştığımız saatlerdi. Eğer ki ailelerimizin yanındaysak aynı oda içerisinde bir saatten fazla vakit geçiriyorduk. Ve sadece o zamanlarda birbirimizin neler yaptığından haberdar oluyorduk çünkü; onlar gelmeden önce birbirimize hayatlarımız hakkında brifing veriyorduk.

Bundan gocunmuyordum. Bu, istediğim hayattı.

Ama şu an yaşadığım hayatı düşünmek istemiyordum. Kafamı başka bir şeyle meşgul etmek istedim. Bu yüzden, “İşler nasıl?” diye sordum. Ceketini de giyip bana baktı. Hakan gerçekten çok yakışıklı biriydi. Her kızın isteyeceği tarzda bir erkekti. Bunu sadece yakışıklı olduğu için söylemiyordum. Her şeyden önce çalışkandı. Formalite icabı bir evlilik olmasına rağmen sadıktı. Arkadaşlarıyla dışarı çıktığında her zaman haber verir geç kalacağını bana bildirirdi. Oysa birbirimizin evde olduğundan bazen haberimiz bile olmazdı. Bunların hepsinden de öte saygılıydı.

İnsanlarda çok nadir bulunan bir özelliğe sahipti. Küçük bir çocuğun hayatına karşı bile saygı duyup onlara bir birey gibi davranırdı. Belki de bu kadar iyi bir insan olması ona saygı duymama ve bu evliliği devam ettirmeme sebep oluyordu.

Yorgun yüzüne baktım. Kendi içinde yaşadığı hayatı göremiyordum. Gerçekten her zaman böyle sert bakışlara mı sahipti yoksa bu, bana takındığı bir tavır mıydı? Öyle olsaydı hasta olduğum zaman bana ilgi ve şefkat gösterir miydi?

O günleri anımsadım. Bir çocuk sever gibi seviyordu beni. Evladına bakar gibi ilgileniyordu. Öyle güzeldi ki bu güzellik karşısında ağlayacağım sanmıştım. Bu zamana kadar hiçbir yanlışını görmemiştim.

Keşke yüreğimde ona karşı bir sevgi tohumu olsaydı. Ama olmuyordu. Ölmüş olan ruhum ona karşı hiçbir şey hissedemezdi. Ruhumdan kalan son parçaLondrada yağmur altında akıp benden gitmişti. Şimdi ruhu olmayan, yönetilen bir bedendim.

Şimdi, kefaret ödeyen taraf bendim.

Hiçbir isteğim yoktu. Kendimi diğer hayatları kurtarmaya adarken bulmuştum.

“İşler…” Sesi ile dalgınlığımdan kurtuldum. Gayet iyi.” Buna memnun olarak başımı salladım. Evliliğimizin en önemli parçası buydu ve olumlu haberler duymak beni mutlu ediyordu.

Pekâlâ, görüşürüz o zaman,” diye mırıldandım. Alışık olduğum o sert ifadeyle başını sallayıp kapıyı açtı, geçmem için yol verdi. Sessiz adımlarla yanından geçip gittim. Ardımdan kapıyı kapatıp arabasına doğru giden adımlarını işittim.

Arabama binip rotamı şirkete çevirdim. Bugün vakıf toplantısı vardı. Ve ben şirkete giderken üzerime yapışan melankoli havasından kurtulamıyordum. Hayattan zevk almayan bir insana dönüşmüştüm. Sanırım doğru tabir “bir robota dönüşmüştüm” olacaktı. Evet, robota dönüşmüştüm. Annenim istediği kalıba girmem derken kendimi bu kalıbın baş köşesinde bulmuştum. Herkese cicili bicili görünen bir evliliğe sahiptim, üstelik vakıfların başına geçmiş tüm yardımları organize eden kişi olmuştum. Annem emekliliğe ayrılıp beni köşeden gururla izlerken, “İşte bu benim kızım,” diyordu. Ne sesimi çıkaracak takatim vardı ne de başka bir şeye halim. Her şeye ayak uyduran cinsten biri olmuştum. Ben, asla siyah izimi kazıyıp renkli tarafımı ortaya çıkaramayacaktım. Çünkü üzerimdeki o siyah izler, çıkmayan bir kalemle çizilmişti.

-*-

Şirketin önüne geldiğimde dalgın gözlerimi kapatıp rahatlamaya çalıştım. Herkesin tanıdığı o kişi olmak zorundaydım.

Hakan Soylunun kız versiyonu.

Sanırım bana takılan lakap buydu. Belki de insanlar birbirimize çok benzediğimizi düşündüğü için evliliğimize gıpta ediyordu. Ya da kendilerince ‘bu ikisinin kahrını ancak birbirleri çekebilir’ düşüncesi içerisindeydiler çünkü ikimiz de dışarıya sert, hata kabul etmeyen, disiplinli ve az konuşan kişi profilini çiziyorduk. Nasıl bu hale geldim bilmiyordum.

Yorgun bir nefes bırakarak arabanın kapısını açtım. Arabayı görevliye teslim edip şirkete girdim. Adımlarım sert, bakışlarım duygudan yoksun bir hâlde dümdüz karşıya doğruydu.

Günaydın,” diyenlere kısa bir baş selamı vererek asansöre kadar ilerledim. Asansörün düğmesine basıp beklemeye başladım. Etrafımda olan çalışanlar konuşup gülerken beni gördükleri an sessizliğe bürünüyorlardı. Onlara korku vermek güzeldi. Korkarlarsa bana yaklaşmazlar, yaklaşmazlarsa da canımı acıtamazlar. Kimi kendime yaklaştırsam canımı acıtıp hayatımdan çıktı.

Korkutmak en güzeliydi.

Asansör bulunduğum kata geldi, kapılarını iki yana açtı. Boş kabine girip yüzümü çalışanlara döndüm. Biri bile benimle aynı asansörü paylaşmaya cesaret edemiyordu. Hepsi yüzlerini çeviriyor ya da telefonuyla ilgileniyor gibi yapıyorlardı. Onlara bakmadan çatı katına basarak asansörün kapısının kapanmasını sağladım. Yukarı doğru çıkarken aşağıda kalan çalışanların rahat bir nefes verişini izledim. İçimde bir yerlerde eski benden kalan kırıntılar bu manzaraya üzüldü. Korksunlar ama kaçmasınlar istiyordu o ben. Lakin bunu yapacak gücü de bulamıyordu.

Kasvet etrafımı bir kara bulut misali sararken çantamdan telefonumu çıkardım. Telefonumda gizli bir klasör vardı. Bakıldığında sıradan bir uygulama gibi gönse de içinde ruhumdan kalıntılar vardı.

Klasörün şifresini girip dosyalara erişim sağladım. Ben, ruhumdan kalan kalıntıları ateşe atıp küle çevirmiştim ve o küllerden de resim yapmıştım. İşte küllerimden yapılan tüm o resimler şifreyi girmemle karşımdalardı. Resimlere gözlerim dolu dolu baktım. Yüzümde kocaman bir gülümseme, bir zamanlar yanımda dünyanın en güzel tablosu olan o adam. O, sonsuzluğa gitti ve kalbimi bir boşluğa itti. Dolan gözlerim, sızlayan burnumla resimlerinde parmaklarımı dolaştırdım. O, ebediyen benim imkânsızım olarak kalacaktı. Onu sadece gülümseyen fotoğraflarından hatırlayacaktım.

Asansörün durması ile hemen kendimi toplardım. Kapılar açılmadan hızlıca sert ifademi takındım.

Asansörden çıktığımda bir ses cümbüşü beni karşıladı. İşler bugün de yoğundu. Telefon susmuyor, herkes oradan oraya koşturuyordu. Beni fark eden çalışanlar kısa bir selam verip işlerine devam ederken duruşumu hiç bozmadan toplantı odasına girdim. Masa kadınlı erkekli birçok çalışanla doluydu. Hepsinin önünde dosyalar vardı ve duvara yansıtılmış bir sunuma bakıyorlardı. Büyük masanın baş köşesine oturdum ve kendimi işe vermeye çalıştım.

Yenilik getirdiğim işler benim bu dünyadan en büyük kaçışlarımdı. Bana onu hatırlatacak her işe giriştim. Olmaz diyenlere inat tüm bunları olur kıldım. Yardım yemekleri yerine resim galerisi açılışları düzenledim, çocuk yardımları üzerinde daha çok durdum.

Onu her yerde andım.

Büyük rehabilitasyon merkezleri ile anlaşmalara sağladım. Her genci bataklıktan kurtarmak için çalıştım. Durmadan çalıştım. Uyumadan, gecemi gündüzüme katarak çalıştım. İnsanlar işlerin başına geçtiğim ilk zamanlar, annem gibi olacağımı düşünüyorlardı.

Annem, herkesin gönlünü hoş tutmaya çalışan bir kadındı. Yardım edenlerin gönlünü yapmak için güzel ve şaşaalı yemekler düzenliyordu. Çalışanlar yorulmasın diye her şeyi yavaş yavaş ve az yapıyordu. Kimseye yük olmadan yardımlarda bulunmaya çalışıyordu. Sırtına ne kadar yük bindiğini umursamıyordu.

Oysa ben farklıydım.

Neden tek başıma acı çekeyim ki, diyordum. Hepsi insanlığa yardım etmek istemiyor muydu? Yardımın seçimi mi olurdu? Gönüllü çalışan değillerdi. Hepsi her ay düzenli maaş alıyordu. O zaman neden yorulmamaları için kendimi yorayım? Bir ayda yapılacak işi bir yıla bölmenin kime faydası olacaktı? Geç kalmaktan başka bir şey değildi. O, benim bu hayatta aldığım en büyük dersti.

En büyük geç kalışımdı.

Bir başkasına da böyle olmasını istemiyordum. O yüzden işleri iki kat hızlandırmıştım. İnsanların girmeye korktuğu alanlara dalmıştım.

Bu halim, anneme hiç benzemediği için insanlar benden uzak durmayı tercih etti. Bir etkinlik yapıldığında beni asla çağırmazlardı. Bu durum benim de işime geliyordu. Zira onların etkinlikleri de bana göre değildi.

Benim çatlak arkadaşım Irmak tüm arkadaşlara bedeldi.

Onu düşünmek bile beni istemsizce gülümsetiyordu. O, tıpkı benim ruhumdan kalan kırıntıları yakmadan önce yaptığım gibi bir dünya turuna çıkmıştı. Hem de Ümit ile. Bizim aksimize onlarınki bir veda değil, paylaşımdı.

Düşüncelerden arınmak için gözlerimi kırpıştırarak başımı kaldırdığımda herkesin açılmış gözlerle bana bakıp dudaklarımın arasından çıkacak kelimeye odaklandıklarını gördüm.

Başlayalım o hâlde…”

Eklendi: Yayım tarihi
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yerli) Romantik
  • Kitap AdıKalp Ne İsterse O Olur 2
  • Sayfa Sayısı384
  • YazarMeryem Nart
  • ISBN9786257382823
  • Boyutlar, Kapak13,5 x 21 cm, Ciltli
  • YayıneviEphesus / 2022
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Kalp Ne İsterse O Olur 1 ~ Meryem NartKalp Ne İsterse O Olur 1

    Kalp Ne İsterse O Olur 1

    Meryem Nart

    Hayatı boyunca “Çulhaların kızı” olarak tanınan Şeyda Çulha, kendisinin asla bir birey olarak yaşamını sürdüremeyeceğini düşünmektedir. İçinde beslediğibüyük öfkeyi sadece buz pateni yaparak ve...

  2. Yokmusun ~ Meryem NartYokmusun

    Yokmusun

    Meryem Nart

    Tek Aşk, İki Farklı Göz… Meryem Nart, altıncı romanı #YOKMUSUN ile okurlara alışılmışın dışında bir okuma sunuyor ve okurları Esra ile Dünya’nın gözünden tek...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Bozkurtlar ~ Hüseyin Nihal AtsızBozkurtlar

    Bozkurtlar

    Hüseyin Nihal Atsız

    BOZKURTLAR, Ateş çocuk dergisinin 7 Ocak 1937’de çıkan 7. sayısından, 29 ve 30. sayılar haricinde, 40. sayısına kadar tefrika edilip kitap olarak yayınlanacağı 1946’ya dek yarım...

  2. İkizler İz Peşinde ~ Miyase Sertbarutİkizler İz Peşinde

    İkizler İz Peşinde

    Miyase Sertbarut

    Çocuk ve gençlik edebiyatımızın güçlü kalemi Miyase Sertbarut’tan, yaşamımızdan uçup giden güzellikleri, değerleri çocuk gözüyle yansıtan öyküler… Kitapta yer alan öykülerin her biri, merak...

  3. Fotoğrafçılar Kulübü ~ Ercan AkbayFotoğrafçılar Kulübü

    Fotoğrafçılar Kulübü

    Ercan Akbay

    “Hissettim o cinayeti ben… Nadia’nın acısıyla birlikte keskin bir ölüm korkusuna kapıldım. Olayın sabahında, nedensiz bir dürtüyle o apartmana gidip -polis kordonuna rağmen içeri...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur