Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Karanlıktaki Elma
Karanlıktaki Elma

Karanlıktaki Elma

Clarice Lispector

…sersemlemiş halde, aşkı yok etme ihtiyacının da aşkın bir parçası olduğunu anlamış olabilirdi. Çünkü aşk, aynı zamanda aşka karşı verilen bir mücadeleydi. Martim, karısını…

…sersemlemiş halde, aşkı yok etme ihtiyacının da aşkın bir parçası olduğunu anlamış olabilirdi. Çünkü aşk, aynı zamanda aşka karşı verilen bir mücadeleydi.

Martim, karısını öldürdüğüne inanarak şehirden kaçar. Geceye sığınır, kendini doğanın sessizliğine bırakır ve sonunda ıssız bir çiftliğe varır. Burada yaşamdan korkan sert Vitória ve ölümden korkan hassas Ermelinda’yla karşılaşır. Bu üç yalnız ruh, kuraklığın ortasında hem birbirlerini değiştirecek hem de yağmuru beklerken kendi karanlıklarıyla yüzleşecektir.

Yazarın ABD’de yaşadığı dönemde yazdığı ve “en iyi romanlarından biri” olarak nitelediği Karanlıktaki Elma’dan sonra Brezilya romanı bir daha asla eskisi gibi olmadı. Lispector, roman yapılarını altüst edip tamamen yenilikçi temsil parametreleri yaratarak bambaşka bir edebî gelenek başlattı.

“Umutsuz bir suçlunun varoluşsal destanı… Lispector’un en iyi ve en gizemli eserlerinden biri.”

Publishers Weekly

*

“Her şeyi yaratmak suretiyle, her şeyin içine girdi. Her şeyin içine girmek suretiyle biçimli olan da oldu, biçimsiz olan da; tanımlanabilen de oldu, tanımlanamayan da; dayanağı olan da oldu, dayanağı olmayan da; kaba olan da oldu ince olan da. O, var olan her şeye dönüştü: İşte bu yüzden bilge kişiler ona ‘gerçek olan’ der.”

Vedalar (Upanişadlar)

*

BİRİNCİ KISIM
Bir İnsan Nasıl Yetişir

1

Bu hikâye, siz uykudayken gecenin en karanlık haline büründüğü bir mart gecesi başlar. Zamanın huzurla geçip gittiğinin göstergesi, gökyüzünde yavaşça ilerleyen son derece parlak aydı. Ta ki çok daha sonraları, ay da ortadan kaybolana dek. Artık hiçbir şey Martim’in uykusunu, ay ışığından yoksun o yavaş bahçeden ayırt edemezdi: Bir insan böylesine derin bir uykudayken oradaki bir ağaçtan ya da karanlıkta sıçrayan bir kurbağadan başka bir şey değildir artık. Bazı ağaçlar orada öylece, kök salmış bir rahatlıkla büyüyüp kendi tepelerine ve kaderlerinin sınırına ulaşmıştı. Diğerleri ise topraktan ansızın fışkırmış gibi görünüyordu. Çiçek tarhlarıysa belirgin bir simetriye hizmet etmeye çalışırcasına yoğun bir düzene sahipti. O simetri, büyük otelin balkonundan bakıldığında seçilebilirdi belki ama çiçek tarhlarının hizasında duran birisi bu düzeni fark edemezdi çünkü çiçek tarhların ortasından geçen yol, yontulmuş ufak taşlarla döşeliydi. Hepsinden de öte, dar yollardan birinde park etmiş duran Ford, o kadar uzun süredir oradaydı ki bu büyük, iç içe geçmiş bahçe ile onun sessizliğinin bir parçası olmuştu artık.

Ama gündüz olunca manzara bambaşka bir hal alıyordu; sert ve boş bir tonda titreşen cırcırböcekleri, o genişliği gölgesiz ve bütünüyle açık hale getiriyordu. Bu sırada, havada kırsalın gündüzleri taşıdığı o kurak, bunaltıcı taş kokusu vardı. Aynı gün Martim balkona çıkmış, olan biteni kaçırmamak için boşuna bir itaate bürünerek dikkat kesilmişti. Ama olup biten pek bir şey yoktu aslında: Toz içinde güneşin altında kıvrılarak uzanan yolun başında –izlenmekten öteye gidemeyen– o bahçe vardı yalnızca; balkondan bakıldığında anlaşılır ve simetrikti bahçe, içindeyken ise karmaşıktı. Üstelik adam iki haftadır bu anıyı dikkatle, titizlikle, ileride işine yarar diye saklıyordu. Ancak ne kadar dikkat ederse etsin, gün aşılmaz bir şeydi ve tıpkı bir noktanın üzerine çizilmiş başka bir nokta gibi, cırcırböceğinin sesi de böceğin bedeninden ibaretti ve insana hiçbir şey anlatmazdı. Günün tek avantajı, o güçlü ışığın altında arabanın küçük bir böceğe dönüşmesi ve anayola kolayca ulaşabilecekmiş gibi görünmesiydi. Ama adam uyurken araba durduğu yerde devasa bir şeye dönüşüyordu; tıpkı durmuş bir makinenin, olduğu yerde kocaman görünmesi gibi. Ve geceleyin bahçe, karanlığın kendi varlığını sürdürebilmek için dokuduğu gizli bir ağla doluyordu; bu ağın varlığını da ansızın ortaya çıkan ateşböcekleri belli ediyordu. Hafif bir nem, bu çalışmanın sürdüğüne işaret ederdi. Gece de yaşamın –garipleştiği ölçüde tanınabilir olduğu– bir unsuruydu. İşte tam da o gece, boş ve uykuda olan otele varırken arabanın motoru bir sarsıntıyla durakladı. Karanlık yavaşça harekete geçmeye başlamıştı.

Uyanıp sesi doğrudan işitmek yerine, Martim daha derin bir rüya aracılığıyla karanlığın ötesine geçti ve tekerleklerin kuru kumları savurarak çıkardıkları sesi işitti. Sonra adı net, temiz ve kulağa bir şekilde hoş gelen bir biçimde söylendi. Konuşan, Alman’dı. Martim, rüyasında kendi adının sesini keyifle dinledi. Ardından kanatlarının hareketsizliğinden ürken bir kuşun güçlü çığlığı yükseldi; öyle ki bu ürkme, büyük bir sevinci andırıyordu. Sessizlik kendi içinde yeniden kurulduğunda, Martim daha da derin bir uykuya daldı. Ama uykusunun derinliklerinde bir şey zorlanarak yankılanıyor ve kendini düzenlemeye çalışıyordu.

Ta ki arabanın gürültüsü hiçbir anlam taşımadan ve anlaşılma zorunluluğu olmadan, hafızasında daha ince detaylarla yeniden şekillenene kadar. Araba düşüncesi, içinde hemen kavrayamadığı hafif bir ikaz uyandırdı. Ama bu ikaz çoktan dünya üzerine belirsiz bir alarm dalgası yaymıştı; bu alarmın merkez noktası ise adamın kendisiydi: Demek ki benmişim, diye düşündü bedeni, içten içe etkilenerek. Yattığı yerden kalkmadan, uzak bir huzurun tadını çıkarmaya devam etti. İki hafta önce o adam, yorgunluğun her şeyi mümkün kılacak kadar büyük olduğu bir noktada, gecenin bir yarısı otelin kapısına dayanmıştı; bu durum ona hiç şaşırtıcı gelmemişti. Otel boştu, yalnızca Alman ile bir uşak vardı; o da gerçekten uşaksa tabii. İki hafta boyunca Martim neredeyse kesintisiz bir uykuyla gücünü geri kazanırken araba yollardan birinde hareketsiz kalmıştı, tekerlekleri kuma gömülüydü. Öylesine hareketsizdi ki, Martim’in kuşkuculuğa alışkın doğasına ve kolay kandırılmaktan korunma çabasına karşı koymuştu; sonunda Martim arabayı sanki kendisinin emrine verilmiş bir şey gibi görmeye başlamıştı. Ancak gerçek şuydu ki, o sendeleyerek yürüdüğü gece –nihayet kendini gerçek çarşafları olan gerçek bir yatağa yarı ölü bir halde bıraktığında bile– araba, iki adamın konuklarının kimliğiyle fazla ilgili görünmeleri durumunda, onun için bir başka kaçışın garantisi olmuştu. O, sadece çarşafı tutan eliyle, hayalî direksiyonu sımsıkı kavramış, kimsenin onu çekip alamayacağına güvenerek uykuya dalmıştı.

Ancak Alman ona hiçbir şey sormamıştı ve uşak –eğer gerçekten uşaksa tabii– ona neredeyse hiç bakmamıştı. Onu isteksizce kabul edişleri güvensizlikten değil, otelin uzun zamandır otel olmaktan çıkmış olmasından kaynaklanıyordu. Alman, Martim’e otelin uzun süredir boş yere satışta olduğunu açıklamıştı; Martim şüpheli görünmemek için hafifçe gülümseyerek başını sallamıştı. Yeni otoyol yapılana dek arabalar oradan geçmek zorundaydı ve geceyi geçirmek isteyenler için de bu tenha çiftlik evi mecburi bir mola noktasıydı. Ama yeni otoban elli kilometre uzağa yapılıp asfaltlanınca yol tümüyle yön değiştirmiş ve burası tamamen ölüme terk edilmişti; artık kimsenin bu bölgede bir otele ihtiyacı kalmamıştı. Yine de iki adamın bariz kayıtsızlığına rağmen, Martim’in inatçı güvenlik arayışı, cilalanmış hareketsizliğin huzuruyla sersemlemiş örümceklerin üzerinde kendi işçiliklerini sergiledikleri o arabaya demir atmıştı. Gece yarısı bir gıcırdamayla yerinden kopup giden araba işte buydu. Yeniden bütünüyle kurulan sessizliğin içinde, adam şimdi karanlıkta gökyüzü kadar yüksek duran görünmez tavana aptalca bakıyordu. Yatakta sırtüstü uzanmış, gereksiz bir zevk çabasıyla tekerleklerin çıkardığı sesi zihninde yeniden canlandırmaya çalışıyordu çünkü genellikle acı hissetmediği zaman hissettiği şey zevkti. Yattığı yerden bahçeyi göremiyordu. Açık panjurlardan içeriye hafif bir sis süzülüyordu; sis kendini adama nemli pamuk kokusu ve verdiği belirgin mutluluk duygusuyla belli ediyordu. Öyleyse sadece bir rüyaydı. Şüpheyle yerinden kalktı. Gölgelerin içinde balkondan hiçbir şey göremedi, çiçek tarhlarının simetrisini bile anlayamadı. Siyahlıktan bile daha siyah olan birkaç leke, ağaçların muhtemel yerini işaret ediyordu. Bahçe hâlâ yalnızca hafızasının gösterdiği bir çabadan ibaretti ve adam sessizce, uykulu gözlerle bakıyordu. Uçuşan tek tük ateşböcekleri, karanlığı daha da genişletiyordu.

Onu balkona çıkaran rüyayı çoktan unutmuş olan adamın bedeni, sağlıklı bir şekilde ayakta durmanın hoş olduğunu düşündü çünkü durgun hava, yaprakların karanlıktaki duruşlarını neredeyse hiç değiştirmiyordu. Orada öylece, uysal ve sersemlemiş halde, arkasında uzanan boş odaların çizgileriyle kalmıştı. O boş odalar hiçbir duygu olmaksızın adamı tekrar tekrar yansıtıyordu, ta ki bir noktada adam artık bu tekrarın nerede sona erdiğini kavrayamaz hale gelene kadar. Martim uzun düşsel halinin içinde derin bir iç çekti. Kendini fazla zorlamadan, son odaların kavramına ulaşmaya çalıştı; sanki kendi bedeni çok büyümüş ve dağılmıştı, artık nedenini unuttuğu bir sebepten –belki de düşünebilmek ya da hissedebilmek için– belli belirsiz bir şekilde kendini toparlama ihtiyacı duyuyordu. Ama bunu başaramıyordu, üstelik bu oldukça keyifliydi. Böylece, kafasına darbe almış bir adamın nazik görünüşüyle orada öylece durdu. Ta ki –bir saatin tıklamayı bırakması ve insanın ancak o anda saatin aslında tik tak sesi çıkardığını fark etmesi gibi– Martim sessizliği ve bu sessizliğin içindeki kendi varlığını fark edene dek. Ona oldukça tanıdık gelen bir kavrayışsızlıkla, adam nihayet belirsiz bir şekilde kendi olmaya başlamıştı. Sonra her şey, adamı bir başlangıç noktası olarak kabul ederek yeniden düzenlenmeye başladı: Karanlıklar anlam kazanmaya, balkonun altındaki dallar yavaş yavaş şekillenmeye, gölgeler henüz belirginleşmemiş çiçeklere dönüşmeye başladı; bitkilerin hareketsiz ve gür yapraklarının ardında sınırları gizlenmiş çiçek tarhları dolgun ve yumuşak bir şekilde belirginleşti. Adam homurdanarak onayladı: İki haftalık uykusu boyunca aralıklarla gözlerinin önünde beliren, inatçı bir imgeye dönüşen bahçeyi biraz zar zor tanımıştı.

Tam o anda, soluk ay büyük bir sessizlik içinde bir bulutun arkasından geçti; sakin kayaların üzerine dökülen bir sessizlik içinde ilerledi ve yine sessizliğe karışarak karanlıkta kayboldu. Adamın ay ışığıyla aydınlanan yüzü, Ford’un hareketsiz vaziyette duruyor olması gereken yola doğru çevrildi. Ama araba ortadan kaybolmuştu. Adamın tüm bedeni birden uyandı. Sinsi bir bakışla gözleri bahçenin karanlığını taradı; sonra herhangi bir uyarı işareti vermeksizin, bir maymunun çevikliğiyle odaya döndü. Ama karanlık olduğu için devasa hale gelen odanın boşluğunda hiçbir şey kıpırdamıyordu. Adam, saldırıya hazır bir şekilde ileriye uzanmış elleriyle nefes nefese ve gereksiz bir öfkeyle tetikte duruyordu. Fakat otelin sessizliği, gecenin sessizliğiyle aynıydı. Ve oda, görünür hiçbir sınır olmaksızın, bahçenin karanlığını aynı nefeste içine çekerek uzayıp gidiyordu. Adam uyanmak için bir elinin tersiyle birkaç kez gözlerini ovuşturdu, diğeriniyse kendini savunabilmek için serbest bırakmıştı. Bu yeni dikkatliliği anlamsızdı: Gözleri tamamen açık olmasına rağmen, karanlıkta duvarları bile göremiyordu. Sanki onu tek başına bir tarlanın ortasına bırakmışlardı. Sanki sonunda, içinde bir otelin geçtiği uzun bir rüyadan uyanmıştı; şimdi otel boş bir zemine erimiş, araba sadece arzunun düşlemi olmuştu ve en çok da, sadece bir bekleyiş olan bir yerde tetikte durmasına sebep olan tüm nedenler artık ortadan kalkmış gibiydi. Gerçeklikten geriye kalan tek şey, onu biraz önce kendini savunmaya sevk eden içgüdüsüydü. Aynı içgüdü şimdi onu beklenmedik bir berraklıkla, eğer Alman onu ihbar etmeye gitmişse, polislerle birlikte geri dönmesinin biraz zaman alacağını düşünmeye yöneltiyordu.

Bu da hâlâ geçici olarak özgür olduğu anlamına geliyordu; tabii uşak –eğer gerçekten uşaksa– onu gözetlemekle görevlendirilmediyse. Eğer öyleyse, uşak –gerçekten uşaksa tabii– tam da şu anda odanın kapısında, misafirin en ufak hareketini dinlemek için kulak kesilmiş olabilirdi.

Martim’in aklından geçen işte buydu. Düşüncelerini toparlayarak –tıpkı bir omurgasızın sıyrılıp kaçmak için kendini küçültmesi gibi– kendini yeniden önceki neden yokluğu haline ve aynı donuk kayıtsızlığa bıraktı; sanki hiçbir şey onunla ilgili değilmiş ve kendi türü ona bir şekilde göz kulak olurmuş gibi. Hareketlerindeki ustalığın rehberliğinde, arkasına bile bakmadan ve beklenmedik bir esneklikle ayaklarını tuğlaların çıkıntılarına bastırarak balkondan aşağı inmeye başladı. Tetikte ama uzaklaşmış bilinciyle, yüzüne yakın yabanisarmaşığın uğursuz kokusunu içine çekiyordu; sanki bir daha asla unutmayacakmış gibiydi. Ruhunun bu saf uyanıklık hali artık neyin önemli neyin önemsiz olduğunu ayırt edemiyor, yaptığı her harekete aynı özeni gösteriyordu.

Yumuşak bir sıçrayışla –bahçeyi bastırılmış bir iç çekişe boğan bir sıçrayışla– kendini bir çiçek tarhının ortasında buldu. Tarh, baştan sona titredi ve sonra yeniden kapandı. Tetikte olan bedeniyle adam, sıçrayışının yankısının bir gizli çınlamadan diğerine aktarılmasını bekledi; ta ki uzak bir sessizliğe dönüşene kadar. Yankı sesi sonunda bir dağın yamaçlarına yayılmış gibi oldu. Gece vakti olan bitene böylesine uyum sağlamayı adama kimse öğretmemişti ama bir beden bunu bilirdi. Bir süre daha bekledi. Hiçbir şey olmadı. Ancak o zaman dikkatle cebini yoklayarak gözlüklerini aradı; sağlamlardı. Özenle iç çekti ve sonunda etrafına baktı. Gece, büyük ve karanlık bir zarafete sahipti.

….

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıKaranlıktaki Elma
  • Sayfa Sayısı424
  • YazarClarice Lispector
  • ISBN9789750766046
  • Boyutlar, Kapak12.5 x 19.5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2025
Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Bir Hayat Nefesi ~ Clarice LispectorBir Hayat Nefesi

    Bir Hayat Nefesi

    Clarice Lispector

    Her varlığın söyleyecek bir şeyi vardır ama yazmak için arzudan daha fazlası gerekir. Bir erkek ve bir kadın, birbirlerinin yansımalarında kendilerini izleyen ve sorgulayan...

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

  1. İnsanlığımı Yitirirken ~ Osamu Dazaiİnsanlığımı Yitirirken

    İnsanlığımı Yitirirken

    Osamu Dazai

    Dazai’nin yarı otobiyografik romanı İnsanlığımı Yitirirken, içinde yaşadığı toplum tarafından kabul görmediğini hisseden ve yalnızlığın varoluşsal kaygısıyla yüzleşmek zorunda kalan Yozo adında bir adamın...

  2. Avlu ~ Andreas FranghiasAvlu

    Avlu

    Andreas Franghias

    “Avlu” Avlu, 2. Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasındaki Atina’nın belki de en yoksul mahallesinde yaşayan insanların hüzün ve mizah yüklü öyküsü. Kendisini yeniden biçimlendirmeye çalışan...

  3. Taşların Anlattığı ~ Clara Dupont-MonodTaşların Anlattığı

    Taşların Anlattığı

    Clara Dupont-Monod

    Taşların Anlattığı, bir ailenin Fransa’nın ücra bir köyündeki sessiz sakin hayatının ansızın nasıl dönüştüğünü anlatan dokunaklı bir kitap. Tombul yanaklı, kara gözlü, tatlı mı...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur