Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Kelile ve Dimne tarih boyunca en çok okunan, çevrilen ve uyarlaması yapılan en önemli siyaset/edebiyat klasikleri arasındadır. İbnü’l Mukaffa’yı anlamak için onun politik dilini doğru kavramak ve yorumlamak gerekir. O, çağındaki aydınlar arasında bilinen sembolik anlatımlara başvurmaktan çekinmemiş; sözgelimi, rüya yorumunda kullanılan ve özel anlamlar ifade eden pek çok kelimeyi ve kavramı siyasal edebiyatta da kullanmıştır. Machiavelli’nin bazı öneri ve benzetmelerinin şaşırtıcı bir şekilde Kelile ve Dimne’deki ifadeleri andırması da İbnü’l Mukaffa’yı ilginç kılan bir özelliktir.

Edebiyat ve siyasetin sembollerle bezeli şaheseri..

***

GİRİŞ

Bu mukaddimeyi1 Behnûd İbn Sehvan yazmıştır. Ali İbn Şah el-Fârisî diye tanınır. Behnûd, Brahmanbaşı olan Hintli bilge Beydebâ’nın, Hindistan kralı Debşelîm için kaleme alıp Kelile ve Dimne adını verdiği eserin temel amacını açıklamıştır. Bu eseri Beydebâ, hayvanların ve kuşların dilinden yazmıştır. Çünkü o, halktan asıl maksadını gizleyip korumak ve kitabın özünü değersiz kimselerden sakınmak niyetindedir. Ayrıca hikmeti, onun dallarını, güzelliklerini ve kaynaklarını temiz tutmak ister. Bunun sebebi ise, hikmetin sadece bilge kimseye ferahlık vermesi ve yalnız onun zihninin gerçek anlamda hikmete açık olmasıdır. Dahası hikmet, yalnızca sevgiyle kendisine bağlı olanları eğitip bilgilendiren ve ancak onu talep edenleri şereflendiren bir şeydir.

Feyrûz’un oğlu olan Kubad’ın oğlu İran hükümdarı Anûşirvân’ın doktorların başı Berzeveyh’i neden Kelile ve Dimne için Hindistan’a gönderdiğini de anlatmıştır Behnûd. Bu ülkeye girerken Berzeveyh’in nasıl ustaca, temkinli ve duyarlı hareket ettiğini de ele almıştır. Ve daha sonra, geceleyin kralın hazinesinden Hint bilginlerine ait erişebildiği diğer kitaplarla beraber, gizlice Kelile ve Dimne’nin bir nüshasını çıkaran o adam2 gelmiştir Berzeveyh’e.

Sonra da, bu kitabın nakli için Berzeveyh’in Hindistan’a gönderiliş hikâyesini anlatır Behnûd.

Behnûd’a göre bu eseri okurken mana üzerinde olabildiğince yoğunlaşmalı. Okuyan kişi, sözün özüne bakmalıdır. Böyle yapmadığı takdirde, kitabın yazılış amacından hiçbir şey elde edemez. Berzeveyh’in geri gelişine ve kitabı yüksek sesle okuyuşuna da değinmiştir. Ayrıca İran Kisra’sının veziri Büzürkmihr’in neden kitaba “Doktor Berzeveyh Bölümü” adını verdiği özel bir bölüm koyduğunu izah etmiştir. Burada, Berzeveyh’in doğumundan önceki zamana değinilmiş ve onun eğitim görme çağına gelmesinden başlayarak bilgelik aşkıyla ilmin çeşitli dallarında söz sahibi olmasına kadar yaşam öyküsü konu edilmiştir. Kitabın başlangıcı olan “Aslan ve Öküz” bölümünün önüne Behnûd bu bölümü yerleştirmiştir.

* * *

Şahoğlu Ali el-Fârisî söyledi;

Hindistan kralı Debşelîm’e bilge Beydebâ’nın, Kelile ve Dimne kitabını yazmasının sebebi şudur:

* * *

Makedonyalı İskender Zülkarneyn, batıdaki krallardan sonra doğuda bulunan İran’ın ve diğer ülkelerin krallarını da yenmek için harekete geçti. Direnen İran hükümdarlarıyla savaşmış, saldıranları bozguna uğratmış, barış isteyenlerle barış yapmıştır. İskender’in karşılaştığı İran hükümdarları henüz ilk tabakaydı. Onlara üstün gelerek düşmanlık edenleri kahretmiş, kendisiyle savaşanları yenmiştir. Böylece onlar parçalandılar, darmadağın oldular. Daha sonra ordusuyla Çin diyarına yöneldi İskender. Yolunun üstündeki Hint kralına kendisine itaat etmesini ve hâkimiyeti altına girmesini teklif etti. O sırada Hindistan’ın başında For adında etkin, cesur ve güçlü bir kral vardı. İskender’in yaklaşmakta olduğu haberini alan For, savaşmaya karar verip hemen hazırlıklara başlamış, etraftaki kuvvetlerini de toparlamış, velhasıl ciddi bir savaş donanımı sağlamıştı. Hızla savaşa alışkın filler, düşmana saldırmak üzere eğitilmiş yırtıcı hayvanlar, eyerli atlar, keskin kılıçlar ve ışıldayan mızraklar tedarik edilerek hazırlıklar tamamlanmıştı.

Hint kralı For’un ülkesine yaklaşan İskender daha önce fethettiği ülkelerde hiç rastlamadığı türden hazırlıklar yapıldığını duyunca, savaşa girmekte acele ederse bir felakete uğrayacağından endişe etti. İskender, deneyimli, tedbirli ve kurnaz bir adamdı. Bir çözüm yolu bulmak için karargâhının çevresine bir hendek kazdırıp beklemeye başladı. Bu işi başarıyla bitirmek gayesiyle temkinli davranıyor, düşmana saldırdığında galip olmak için nasıl hareket etmesi gerektiği konusunu enine boyuna düşünüp tartıyordu.

Müneccimleri çağırdı ilk olarak. Ve onlara, Hint kralına karşı savaşmak ve zafer elde etmek için uğurlu bir gün belirlemelerini emretti. Müneccimler derhal bu işe koyuldular.

İskender, geçtiği her şehirdeki, sanatlarında usta ve meşhur olan sanatkârları alıp beraberinde götürürdü. Bu kez de zekâ ve ferasetiyle3 onlardan yararlanmayı düşündü. Üzerinde insan heykelleri bulunan içi boş bakır atlar yapmalarını ve bunların itilip hızla gitmeleri için tekerlekler üzerine yerleştirilmelerini emretti. Daha sonra içlerinin neft ve kibritle doldurulmasını ve hepsinin giydirilip ordunun merkezine, ilk safa yerleştirilmesini istedi. İki ordu karşı karşıya gelince bunların içi tutuşturulacaktı. Düşmanın filleri, iyice ısınmış bakır atlara hortumlarını dolayınca da can havliyle geri dönüp kaçacaklardı. İskender, ustalarından güçleri yettiğince süratli çalışıp bu işi halletmelerini istiyordu. Emre uydu onlar da, çok sıkı çalıştılar, işlerini çabuk tamamladılar.

İskender, müneccimlerin seçtiği gün yaklaşınca For’a yeni bir elçi gönderdi ve ondan hâkimiyetini tanımasını istedi. Ama For, İskender’e karşı gelerek savaşta kararlı olduğunu bildirdi. İskender onun ısrarlı olduğunu görünce tüm ağırlığıyla yüklendi. For, ön safa filleri yerleştirmişti. İskender’in adamları, üstlerindeki süvari heykelleriyle birlikte bakır atları düşmanın üzerine sürdüler. Filler atlara doğru ilerleyip hırsla doladılar hortumlarını, ama korkunç ısıyı hisseder hissetmez sırtlarında taşıdıkları her şeyi etrafa saçarak ayaklarının altında ezdiler. Sağa sola dikkat etmeden önlerine çıkanı mahvederek kaçıştılar. For, ordusuyla bağlantısını yitirmişti. İskender’in askerleri onların peşine düştü, önlerine geleni kırıp geçirdiler. İskender şöyle bağırıyordu:

“Ey Hint kralı! Karşımıza sen çık! Ordunu ve hanedanını koru! Onları ölüme sürükleme! Bir kralın tüm askerlerini tehlikeye atması elbette erkeklik değil! Aksine ordusunu, malı ve canı pahasına korumalıdır kral! Haydi çık karşıma; askeri bir kenara çek ve benimle dövüş! Baht, yenenindir!”

For, İskender’in meydan okumasını işitince bunu bir fırsat sayarak onu yenerim düşüncesiyle dövüş için öne çıktı. Bunun üzerine İskender de atıldı ileri. Çatışma başladı. Saatlerce at sırtında kapıştılar, ama yenişemediler. Mücadele böyle devam ederken hasmını halledemeyeceğini anlayan İskender, ansızın yeri göğü inleten, ordugâhı çınlatan bir nara attı. For, bu haykırışı, ordusuna karşı hazırlanmış bir tuzak sanarak yüzünü çevirip arkasına baktı. Aniden fırlayan İskender bir anda düşmanını, atının eyerinden koparacak şekilde hamle yaptı. Ardından bir darbe daha indirdi ve For yere düştü.

Hintliler başlarına gelen belayı görüp krallarının sonuna tanık olunca, ölümü yaşamaya yeğlediler. Sonuna kadar savaştılar hep birlikte. Bunun üzerine İskender onlara birçok vaatte bulundu. Allah’ın lütfuyla yurtlarını istila etti onların. Başlarına güvendiği adamlarından birini geçirdi. İşlerini halledinceye ve egemenliğini tam olarak sağlamlaştırıncaya dek Hindistan’da kaldı. Sonra o güvendiği adamı kendi yerine vekil bırakarak ayrıldı Hint ülkesinden. Ve ulaşmak istediği hedefe doğru yola koyuldu.

İskender askerleriyle oradan gidince Hintliler onun tayin ettiği adama itaatten vazgeçerek şöyle söylendiler:

“Bu adam ülkeyi yönetebilecek bir siyasete sahip değil. Bu ülkenin ne halkı ne de soyluları; kendilerinden olmayan, hanedanlarına mensubiyeti bulunmayan birinin başlarına kral olmasını asla kabullenemezler! Çünkü bu yabancı kral onları her zaman küçük görüp aşağılayacaktır!”

Daha sonra toplantı yapıp kendi krallarının oğullarından birini başa geçirmek için anlaştılar ve Debşelîm adlı birini kral yaptılar. İskender’in kendi yerine bıraktığı adamı tahttan indirdiler. Debşelîm ise şartlar olumlu hale gelip hâkimiyetini iyice sağlamlaştırınca gemi azıya almaya, haksızlık ve zulüm etmeye, kibirlenmeye başladı. Dahası çevresindeki krallarla savaşıyor ve her savaşta muzaffer oluyordu. Halkı ondan korkar olmuştu. Tek hâkim olarak kendisini gördükçe halka zarar vermeye, işlerini küçümsemeye ve onlara kötü davranmaya başlamıştı. Kudreti fazlalaştıkça küstahlığı da artıyordu. Her şey böyle sürüp gitti bir zaman boyu.

Debşelîm’in hüküm sürdüğü devirde Brahmanlardan bir bilge adam vardı. Erdemli, basiret sahibi ve hikmetli biriydi. Bilgeliğiyle ünlenmişti, her konuda ona başvurulurdu. Adı Beydebâ idi. Beydebâ, kralın halini görüyor; halka ettiği haksızlığı düşünüyor; onu adalet ve insafa yöneltmek için nasıl bir çare bulurum diye akıl yürütüyordu. Bunun için öğrencilerini topladı ve seslendi:

Hangi konuda sizinle müşavere etmek4 istediğimi biliyor musunuz? Ben sürekli Debşelîm’in durumunu, onun adaletten yüz çevirip zulme yönelişini, halkına eziyet edip adi davranışlarda bulunuşunu düşündüm… Krallar böyle çirkin fiillerde bulunduğunda uyarmak ve adalete davet etmek için yetişmişiz biz, kendimizi bu günler için hazırlamışızdır! Bunlara göz yumar ve vazifemizi yapmaktan çekinirsek cahillerin gözünde onlardan daha cahil ve aşağı duruma düşeriz! Bu yüzden başımıza hiç istemediğimiz belaların gelmesine engel olamayız! Şimdi; vatanı terk edip gitmek bana göre uygun bir karar değildir. Onu bu kötü gidişat içinde bırakmak ve işlerine hiç karışmamak da hikmetimize yakışmaz. Öte yandan dilimizden gayrı bir araçla ona karşı mücadele edecek durumda da değiliz. Kendimizden başka kimseleri bulup yardım istesek de ona karşı duramayız. Eğer ona karşı olduğumuzu ve kötülüklerinden bıkıp usandığımızı surat ekşitmemizden anlayacak olursa sonumuz geldi demektir.

Biliyorsunuz ki, güzelliği ve sağladığı parlak yaşam bahane edilerek bir ülkede canavar, köpek, yılan ve öküzle yan yana yaşamak kendine ihanetten başka bir şey değildir. Bir bilgeye yakışan ise başa gelmesi muhtemel felaketlerden ve bunların ağır neticelerinden korunmak, maksada ulaşmak için de korkulan şeyi bertaraf etmektir. Bilgelerden birinin, talebesine şöyle yazdığını işitmiştim:

“Kötülerle beraber yaşayan ve onlarla dost olan adam, deniz yolculuğuna çıkan adam gibidir; boğulmaktan kurtulsa da korku ve endişelerden kurtulamaz. O, kendisini tehlike ve korkunun içine attıkça akılsız yaban eşeklerine benzemektedir. Hatta daha da aşağı! Çünkü hayvanların doğasında yararı zarardan ayırt etme özelliği vardır. Bu yüzden biz onların zarar görecekleri şeye doğru gittiklerine tanık olmayız. Tehlike kokusu aldıklarında, yaradılışlarının gereği olarak hemen korunmak için uzaklaşırlar oradan.”

İşte, ben de sizleri buna benzer bir durumdan ötürü topladım. Çünkü siz benim ailem, sırdaşım ve bilgi dağarcığımsınız. Sizden destek alır, size güvenirim. Kendi görüşüyle hareket eden ve tek başına kalan kimse zayi olur, yardımcı bulamaz. Akıllı adam ise bulduğu çarelerle, başkasının at ve askerlerle beceremediğini becerir. Bunun örneği de şudur:

Bir tarla kuşu, filin su içmek için geçtiği yolun üzerinde bulunan bir devekuşu yumurtasını kendisine yuva yapıp yumurtlamış. Fil, hep buradan geçermiş. Bir gün her zamanki gibi suya, bu yoldan gitmiş. Ve tarla kuşunun yuvasını çiğnemiş! Yumurtalarını ezmiş, yavrularını öldürmüş! Tarla kuşu felaketi görünce bu işi filden başkasının yapmış olamayacağını anlamış, kanatlarını çırpmaya başlamış ve file gelmiş. Ağlayarak başına konmuş filin ve file:

“Ey kral! Neden yumurtalarımı ezip yavrularımı öldürdün, senin komşunum ben? Acaba beni küçük gördüğün ve değersiz bulduğun için mi yaptın bu işi?” diye seslenmiş.

Fil de:

“Evet, bu yüzden yaptım!” demiş.

Bunun üzerine tarla kuşu uçup gitmiş filin yanından. Bir kuş topluluğunun yanına gelerek, onlara filin neden olduğu felaketten dert yanmış. Onlar da:

“File ne yapabiliriz ki, biz sadece küçük kuşlarız!” diye cevap vermişler. Tarla kuşu da saksağan ve kargalara şöyle demiş:

“Siz benimle gelir, filin gözlerini oyarsınız. Ben de sonrası için başka bir çare bulurum.”

Kargalar ve saksağanlar bu teklifi kabul ederek filin yanına gitmişler, gözlerini akıtıncaya kadar gagalamışlar. Koca fil, yeme içmeye gidemez olmuş; yalnızca bulunduğu yerde, hortumuna geçirdiğiyle karnını doyurmaya çalışıyormuş. Tarla kuşu daha sonra civarda içi kurbağa dolu bir gölete gelmiş, kurbağalara filin kendisine yaptığı kötülüğü anlatmış, yardım istemiş. Kurbağalar vıraklamışlar:

“Koskocaman filin karşısında biz ne çare bulabiliriz? Ne yapabiliriz ki ona?”

Tarla kuşu ötmüş:

“Sizden, benimle şuradaki çukur bölgeye kadar gelmenizi ve vıraklamanızı istiyorum. Fil sesinizi işitince orada kesinlikle su bulunduğunu sanacak, yanaşıp yuvarlanacaktır!”

Tarla kuşunun önerisini kurbağalar onaylamış ve çukurun kenarında toplanıp vıraklamaya başlamışlar. Susuzluktan içi yanan fil, kurbağa vıraklamalarını işitince derhal o yöne doğru koşmuş ve çukura yuvarlanıp perişan olmuş. O zaman tarla kuşu filin başının üstünde kanat çırparak seslenmiş:

“Ey beni küçümseyerek kuvvetiyle böbürlenen azgın! Koca gövden ve minik aklının yanında benim ufacıklığıma rağmen ne denli büyük düşündüğümü gördün değil mi?”

* * *

Şimdi siz de teker teker bana söyleyin bakalım; kralımız için aklınıza gelen tedbirler nelerdir?

Öğrenciler hep birlikte:

“Ey erdemli filozof ve adil bilge! Sen bizim üstadımızsın, üstünsün bizden! Senin fikrin yanında bizimkinin ve senin zekâna karşı bizim zekâmızın lafı mı olur?” demişler. “Ancak şunu bilmekteyiz ki, timsah olan suda yüzmek kendini riske sokmaktır. Burada suç, timsahın sahasına girendedir. Yılanın dişinden zehri çıkarıp üzerinde denemek için yutan adamın kendisidir kabahatli olan; suç yılanda değildir. Aslana ormanında yaklaşan adam, elbette onun hamlesinden emin olamaz. Bu kralı nice musibetler akıllandırmamış, deneyimler eğitmemiştir. Onun hoşuna gitmeyecek bir laf ettiğinde gazabına uğrayabilir, eziyetine maruz kalabilirsin. Sana bir zarar gelmesinden korkuyoruz; hem senin hem de kendimizin can güvenliğinden emin değiliz!”

Bilge Beydebâ cevap verdi:

“Allah için, doğru söylüyorsunuz! Ama basiretli insan, kendinden aşağı veya yukarı konumda diye başkalarının görüşlerini de hesaba katmayı ihmal etmez! Çünkü tek bir fikir ne seçkinlere yeterli, ne de halka faydalı olur. Ben artık Debşelim’le yüz yüze gelmeye karar verdim. İşittim sizin söylediklerinizi de; biliyorum iyiliğimi düşündüğünüzü, beni ve kendinizi korumak istediğinizi. Ancak ben bir karara varmışım ve bunu uygulayacağım. Kral nezdindeki konuşmamı ve ona verdiğim cevapları haber alırsınız elbette. Onun huzurundan çıktığımı duyduğunuzda yanıma toplanın.”

Bunları söyledi Beydebâ ve yanlarından ayrıldı. Öğrencileri de onun için hayır dileklerinde bulundular.

Sonra Beydebâ bir gün kararlaştırdı kralın huzuruna çıkmak için. O gün, Brahmanların giydikleri türden kıldan örülme giysilerine bürünerek kralın kapısına yöneldi; mabeyinciyi istedi. Ona götürülünce selam verdi, durumu anlattı; şöyle dedi:

“Ben krala nasihat etmek için gelmiş biriyim!”

Mabeyinci hemen kralın huzuruna çıkarak: “Kapıda Beydebâ adlı bir Brahman var. Kendisinin krala nasihat edeceğini söylüyor!” dedi. Kral izin verince Beydebâ huzura girerek onun önünde durdu, eğildi, secdeye vardı. Sonra ayağa kalktı ve bekledi. Debşelîm, Beydebâ’nın gayet sakin bir şekilde duruşuna bakarak kendi kendine mırıldandı: “Bu adam bize ancak iki şeyden biri için gelmiş olmalı; ya durumunu düzeltmek için bir şeyler isteyecek yahut altından kalkamadığı bir sorunla karşılaştığı için yardım dileyecek!” Kendi kendine düşünmeye devam ediyordu: “Kralların, ülkeleri üzerinde hakları varsa, bilgelerin de erdemlerinden ötürü daha büyük hakları olmalı… Çünkü bilgeler, deneyim ve bilgilerinden ötürü krallara muhtaç olmazlar. Ama kralların mutlaka onlara ihtiyacı vardır. Bilgi ve kudreti birbiriyle kucaklaşmış iki dost gibi görüyorum. İkisinden biri yitince diğeri de gidiyor; biri gidince diğeri yeme içmeden kesilen, yaşamın lezzetini yitiren, hüzne boğulan iki can yoldaşı gibi… Bilge kişileri hürmetle karşılamayan, onların diğer insanlardan daha kıymetli olduğunu bilmeyen, onları küçük düşürmekten çekinmeyen adam akılsızdır; dünyasını karartmıştır. O, bilgelerin hakkını çiğnemiş ve kendini bilmez kara cahillerden olmuştur böylece..!” Sonra Beydebâ’ya doğru başını kaldıran Debşelîm şöyle seslendi:

“Sana baktım ey Beydebâ; suskundun, ihtiyacını arzetmiyordun, dileğini söylemiyordun. İçimden; ‘Herhalde heybetimizden ürperdi, belki şaştı da susup kaldı!’ dedim. Baktım uzun uzun bekledin, şöyle düşündüm bu sefer: ‘Geçerli bir sebep olmasaydı gelip kapımızı çalmazdı Beydebâ. O, zamanın en iyilerindendir. Buraya gelmesinin sebebini soralım mı ona? Ziyaretinin sebebi bir haksızlıksa onun elinden tutmak, onu yüceltmek ve ağırlayıp istediğini vermek önce benim boynuma borçtur. Eğer dünya malı talep ederse dilediği kadar yağdırarak onu memnun ederim. Krallara ait olup verilmeyecek bir şey isterse onun layık olduğu cezayı düşünürüm; ama böyle birisi burnunu krallıkla ilgili bir işe sokmaya cüret edemez. Onun dileği, eğer halkın işleriyle alakalıysa hemen ilgilenir ve arzusunun ne olduğuna bakarım. Çünkü bilge kimseler yalnızca iyiliği tavsiye eder, cahillerse bunun aksini önerirler.’ Şimdi sözü sana veriyorum, dilediğin gibi konuşabilirsin!”

Beydebâ kraldan bu sözleri işitince korkusu gitti; rahatladı. Onu selamlayarak secdeye kapandı; sonra doğrularak şüyle dedi:

“Önce krala Allah’tan uzun ömürler diler, krallığının ebedi olması için duacı olduğumu belirtirim. Çünkü kral, beni sonraki bilginlerden üstün kılacak, filozoflar tarafından yâd edilmeye layık bir mevki lütfetti bana!”

Bunları söyledikten sonra yüzünü sevinçle krala çeviren Beydebâ, gördüğü güzel muameleden ötürü derin bir şükran hissiyle devam etti:

“Kral benden lütfunu esirgemeyip merhamet etti. Beni huzura çıkartan şey, yalnızca krala vermek istediğim bir öğüttür; huzura çıkma cesaretini böyle buldum. Bundan haberdar olanlar, bir hünkâra karşı yapılması gereken şeyde kusur etmediğimi anlayacaklardır. Zât-ı âlileri söz söylememe izin verir, beni dinlemek lütfunda bulunurlarsa kendine yaraşanı yapmış olur. Lakin sözlerimi dinlemezse ben görevimi yapmış ve yergiden kurtulmuş olurum.”

Kral yanıt verdi:

“Dilediğin gibi konuş Beydebâ! Seni can kulağıyla dinliyorum. Senin sözlerini anlamak, seni layık olduğun şekilde mükâfatlandırmak arzusundayım.”

Beydebâ konuştu:

Gördüm ki insan, dört niteliğiyle hayvanlardan ayrılmıştır. Bu dört özellik; hikmet, iffet, akıl ve adalettir; bunlar dünyada ne varsa hepsini içine alır. Bilgi, edep ve yetenek, hikmete girer. Kendine hâkim olma, sabır ve vakar, akla girer. Hayâ, yüce gönüllülük ve şahsiyetli olma, iffete girer. Doğruluk, iyilik, nefs murakabesi5 ve güzel ahlak ise adalete girer. Bütün üstün nitelikler, işte bunlardan ibarettir; kötülüklerse bunların zıddıdır. Bu vasıfların tümü bir insanda toplanınca o artık nimet bakımından bir eksiklik yaşasa bile dünyada hüsrana ve ahirette bedbahtlığa atmaz kendini. Talih ona gülmüyor diye üzülmez, saltanat ve devletiyle ilgili kaderin cilveleri karşısında mahzun olmaz. İstemediği bir şeyle karşılaşınca afallamaz. Dağıtmakla bitmeyen bir hazinedir hikmet; yoksulluğun uğramadığı bir ambardır; eskimeyen giysi, bitmeyen bir lezzettir. Ben zât-ı âlilerinin huzuruna çıkınca söze önce başlamadım; kendimi tuttum. Ama bunun sebebi, onun heybeti ve ona duyduğum saygıydı. Kuşkusuz krallar içinde seleflerinden sizin gibi kat kat üstün olanlara daha çok hürmet edilmelidir. Bilginler şöyle der: Dilini tut; çünkü selamet sükûttadır. Boş sözden sakın; zira sonu pişmanlıktır.

Hikâye edildiğine göre, dört bilgin bir kralın meclisinde toplanmışlar. Kral onlara:

“Öyle bir söz söyleyin ki her biriniz, kültür ve âdab namına bir temel teşkil etsin!” demiş. İçlerinden birincisi:

“Bilginlerin en üstün niteliği susmaktır!” der. İkincisi:

“Kuşkusuz insana en çok yarar sağlayacak şeylerden biri, haddini bilmesi ve aklının neye yettiğinin farkında olmasıdır!” der.

Üçüncü adam: “Kendisini ilgilendirmeyen şey hakkında konuşmaması, insan için en faydalı şeydir!” der.

Ve dördüncü bilgin:

“Kadere teslim olmak, insanı en çok rahatlatan şeydir!” der.

Bir zamanlar Çin, Hint, İran ve Rum ülkelerinin kralları toplanıp; “Her birimiz, dünya durdukça dillerden düşmeyecek bir söz söyleyelim!” derler. Çin kralı:

“Söylediğim bir şeyi inkâr etmektense hiçbir şey söylememek benim için daha kolaydır!” der.

Hint kralı:

“Konuşması şöyle olan adama şaşarım; lehine konuştuğu kendine bir fayda getirmez, aleyhine konuştuğunda kendinin helâkine6 neden olur!” der.

İran kralı:

“Söz ağzımdan çıkmadan benim esirimdir, ağzımdan çıkarsa ben onun esiri olurum!” der.

Rum kralı:

“Söylemediğim sözler için hiç pişman olmadım; oysa söylediğim nice sözler yüzünden defalarca pişman oldum!” der.

Kralların yanında düşünmeden, geri dönüşü olmayan söz söylemektense susmak daha iyidir. İnsanı en çok koruyan şey dilidir. Allah ömrünü uzun etsin, kralımız konuşmama müsaade etti, dilediğimi söyleme imkânı verdi. Öyleyse söylemek istediklerimden elde edilecek yarar ona olsun; benden önce tüm iyilikler ve faydalar ona ulaşsın! Neticede ben içimden geçenleri söyleyeceğim; bunun menfaati de, şerefi de ona dönecektir. Açıkçası ben üzerime düşeni yapmaya çalışarak diyorum ki:

* * *

Ey kral! Sen kudretli atalarının makamındasın şimdi. Senden önce onlar devlet kurmuş, kaleler ve surlar inşa etmiş, şehirler yapmış, ordular yönetmiş, onları donatmış, yıllarca hükmederek sayısız silah ve bineğe sahip olmuşlardır. Onlar asırlarca gıpta edilecek bir halde, mutlu bir hayat sürdüler. Bu nimet ve imkânlar onları, güzel nam bırakmaktan, şükranla yâd edilmekten, halka iyilik etmekten ve merhametli davranmaktan, yönetimlerinde iyi bir yol izlemekten alıkoymadı. Yaşadıkları saltanatın büyüklüğüne rağmen böyleydiler; iktidar onları sarhoş etmedi. Ve sen, ey ataları kutlu hükümdar! Onların malı olan yurtlarına, servetlerine ve saraylarına vâris7 oldun; onlardan devraldığın mülkün üzerinde oturmaktasın; onların mallarına ve askerlerine kondun. Ama üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirmedin. Aksine azdın, şımardın, halkının tepesine bindin! Halktan üstün gördün kendini. Kötü bir gidişat koydun ortaya, getirdiğin bela tahammül edilemez bir hal aldı. Oysa sana yaraşan, senden önceki kralların izinden gitmek, sana

————

1     Bir büyüğe verilen şey, ön söz, sunu. [Bu giriş metni İbnü’l Mukaffa’ya aittir.]
2     Berzeveyh’in Hindistan’da kendisine yardımcı olan bir Hintli dostu. İleride bahsedilecektir.
3     Hemen anlama, çabuk kavrama yeteneğiyle.
4     Danışmak.
5     Murakabe: Denetleme, denetim.
6     Helâk: Ölme, yok olma.
7     Kendisine miras düşen kimse.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıKelile ve Dimne
  • Sayfa Sayısı256
  • YazarBeydeba, İbnu`l Mukaffa
  • ÇevirmenSelahattin Hacıoğlu
  • ISBN9786054439355
  • Boyutlar, Kapak12x21, Karton Kapak
  • YayıneviBORDO SİYAH / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur