Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

“Koltuğuma yaslanırken, ‘şimdi ben bu otobüste, yirmi bir numaralı kendimin kâşifiyim,’ diye geçirdim içimden. ‘Bilet kesen kadın, on iki saat boyunca uzaktaki bir şehre değil de, yalnızca uzaktaki kendime seyahat edeceğimi bilmiyor. Şu hiçbir yere kaydedilmemiş günlüğün yaprakları aralandıkça, bir kez daha, kurumuş bir çiçek gibi uyandığım, ruhumu insan içine çıkmaya ikna edemediğim sabahları hatırlayacağım. Anneme iyi bir oğul olup olamadığımı düşüneceğim sık sık; hiç fark etmeden ona nasıl da yabancılaştığımı” Küçük bir odada, her seferinde suretimi huzuruna çağıran bir aynanın, beni defalarca kandırdığını anımsamak asabımı bozacak. Bütün o yıllar boyunca kendime ettiğim kötülükler gelecek aklıma; sıkça, güneş ruhumda kimi arıyordu, diye soracağım.

İyi biliyorum ki, bu, yalnızca kendime yoğunlaştığım bir yolculuk olmayacak. Yol boyunca, aradığı sorunun cevabını bulamamış başka başka insanlar da, bende bir cevap olup olmadığını anlamak için gelip kapımı çalacak. Bazen, vazosuna her gün yeni bir çiçek koyan orta yaşlı bir kadın olacak bu misafir, bazen bir dilenci, bazen bir gardiyan… Bazen de, insanların kapısını çalan ben olacağım: Kimi vakit merakla, oturdukları masaya kulak kabartacağım, kimi vakit indikleri kıyılarda dalgalarla konuşurken ya da büyük bir felakete arsızca sevinirken yakalayacağım onları. Kapısını çaldıklarım arasında, her uyandığında kızlarıyla baş başa verip, rüyalarını yorumlayan kadınlar da olacak, kendini burcunun kaderine teslim edenler de…’

Otobüs, şehrin çıkışındaki gişelere yanaşırken, “bana yirmi bir numaralı koltuğu veren, ojelerinin yarısı silinmiş, yüzü hayattan şikâyetçi kadın da artık hafızamın bir parçası sayılır,” diye geçirdim içimden. “Tozlu kasabaların, herkesin ölümünün anons edildiği taşra şehirlerinin, ficek atmaya giden kızların, ansızın boşalan yağmur yüzünden oraya buraya kaçışanların, ilk sayıda batacağını bile bile dergi çıkarmaktan vazgeçmeyen genç edebiyatçıların ve bir yazarın yazgısının hatırlanacağı bu arızalı yolculukta onun da bir payı var. Kuşkusuz beni bitkin düşüren bir yolculuk olacak bu; aralarında hiçbir insicam bulunmayan bir sürü hatıradan sonra yeniden dünyaya, o kovulmuşların evine geri döndüğümde, bir kez daha, “hatırlamak da bir ihanettir” diye söyleneceğim.”

***

İçindekiler

Yirmi Bir Numaralı Koltuk / 7
Cevapsız! / 11
Bazen / 14
Anneme İyi Bir Oğul / 17
Bir Gün Babamızın Resmi de Ölür / 20
Küçük Şehirlerin Anonslu Ölümü / 23
Artık Göze Batmayan Ölüm / 26
Büyük Kent / 29
Kimi Vakitler / 32
Küçük Camilerin Vakit Arası / 35
Bakmalar… / 38
Kıyı / 41
Bir Masanın Dört Hali / 44
Kendinin Seyyahı / 47
Şimdi Dünyanın Bir Yerinde / 50
Güz Üzerine Söylenebilecek Sözler / 53
Nasıl Yağmur Yağdı, Nasıl / 56
Kendinden Büyük Felaketin Çekiciliği / 59
Üç Gündür Bekliyorum; Yağmadı / 62
Hatıralar Evi / 65
Gök Nöbetçisi / 68
Ficek Atmaya Giden Kızlar / 71
Sabahları Tabir Açan Kadınlar / 74
Burç İnsanı / 77
Sosyal Bilgiler / 80
İçimizden Biri / 83
Uykuya Çekilen / 86
Ayna / 89
Kendime Ettiğim Bazı Kötülükler / 92
Edebiyat Dergileri / 95
Yazarın Yazgısı / 98
Güneş Ruhumda Kimi Arıyor? / 101
Bitkin / 104
Dünya / 107

Yirmi Bir Numaralı Koltuk

Yazıhanedeki yüksekçe masanın önünde durdum ve yüzünü henüz uykudan uyandıramamış kadından, bana bir bilet vermesini istedim. Tırnaklarındaki ojelerin yarısı silinmiş bakımsız bir el, biletteki koltuk hanesine özensizce yirmi bir rakamını çiziktirdi; bileti masanın üzerine koydu ve yolculuğumun kendisini hiç de ilgilendirmediğini hissettirecek bir soğuklukla, “iyi yolculuklar,” dedi bana. O an, kadının ne yol ne de yolcu hakkında kafa yorduğunu yalnızca, gelip önünde dikilen insanlara birer numara vermekle meşgul olduğunu düşündüm. Onu, firmanın sahibinin bir zamanlar güreş yaptığını gösteren mayolu fotoğraf, üstünde gıda reklâmı bulunan takvim, insicamsız sandalyeler, tozlanmış katalitik soba ve sahipleri ortada görünmeyen birkaç torbayla baş başa bırakıp çıktım yazıhaneden. Bu şikâyetçi yüz, bu soğuk ses, bu bakımsız tırnaklar, berrak bir yolculuk sabahının kanına girmek için itinayla seçilmişti sanki. Kapıdan çıkarken, “mutsuz bir ülke burası” dedim kendi kendime; “sabahları nasıl uyanması gerektiğini bilmeyen bir ülke; tırnaklarından başlayarak çökmüş bir ülke…”

Yazıhanenin önünde otobüsü ve yirmi bir numaralı koltuğu beklerken, “oysa şu bilet kesen kadın, hiç de sıradan bir iş yapmıyor,” diye geçirdim içimden. “Bana, on iki saat boyuncu kimsenin ilişemeyeceği bir hayatı verdiğinin farkında değil; oturduğum koltukta, geçmişe ve geleceğe yapacağım yolculuk içindeki yolculuğun da farkında değil. Otobüs, daha şehrin dışına çıkar çıkmaz hiç vakit kaybetmeden kendi içime çekileceğim. Herkes gibi, benim içimde de hiçbir yere kaydedilmemiş bir günlük var. Yolun her bir kilometresinde o günlük, garip bir okunma hevesiyle açılıp duracak hafızamda. Açılıp duracak ve ben ileriye gittikçe geriye düşeceğim. Hayatımın arka sokaklarında dolaşmaya çıkacağım yol boyunca; istesem de kendimi alamayacağım bundan…

Biraz önce yazıhanenin önüne yanaşan otobüste koltuğumu ararken, “aslında bu kadın, bana yalnızca yirmi bir numaralı bileti değil, yirmi bir numaralı küçük bir ülkeyi de vermiş oldu, ama o bunun farkında değil,” dedim kendi kendime. Onun sayesinde, on iki saatlik küçük bir krallığım olacak. Eğer ben izin vermezsem, bütün bu zaman boyunca hiç kimse ne tacıma ne tahtıma dil uzatabilecek; burada yalnızca kendimin efendisi değil, kendimin serserisi olmaya da hakkım var. Yani ben buraya oturduğumda, etrafımdaki bütün kuşatmaları yarmış, rahatlamış, kendimle söyleşmeye hazır hale gelmiş olacağım. Sınırlarımın güvende olduğunu bildiğim için, on iki saat boyunca bütün kilitli kapılarını açıp ruhumun bir kez ferahlamasını sağlayabileceğim. Ne iğneleyici bir söz, ne kem bir bakış, ne de utandıran bir yargılama semtime uğrayacak. Elime bileti tutuşturan kadın bilmiyor ki, insanın en dürüst anları, kendisine kendisinden başka kimsenin kalmadığı böyle anlardır. Böyle anlarda vicdanının azabıyla da konuşabilir insan, azap çeken vicdanıyla da…

Koltuğuma yaslanırken, “şimdi ben bu otobüste, yirmi bir numaralı kendimin kâşifiyim,” diye geçirdim içimden. “Bilet kesen kadın, on iki saat boyunca uzaktaki bir şehre değil de, yalnızca uzaktaki kendime seyahat edeceğimi bilmiyor. Şu hiçbir yere kaydedilmemiş günlüğün yaprakları aralandıkça, bir kez daha, kurumuş bir çiçek gibi uyandığım, ruhumu insan içine çıkmaya ikna edemediğim sabahları hatırlayacağım. Anneme iyi bir oğul olup olamadığımı düşüneceğim sık sık; hiç fark etmeden ona nasıl da yabancılaştığımı… Küçük bir odada, her seferinde suretimi huzuruna çağıran bir aynanın, beni defalarca kandırdığını anımsamak asabımı bozacak. Bütün o yıllar boyunca kendime ettiğim kötülükler gelecek aklıma; sıkça, ‘güneş ruhumda kimi arıyordu?’ diye soracağım.

İyi biliyorum ki, bu, yalnızca kendime yoğunlaştığım bir yolculuk olmayacak. Yol boyunca, aradığı sorunun cevabını bulamamış başka başka insanlar da, bende bir cevap olup olmadığını anlamak için gelip kapımı çalacak. Bazen, vazosuna her gün yeni bir çiçek koyan orta yaşlı bir kadın olacak bu misafir, bazen bir dilenci, bazen bir gardiyan… Bazen de, insanların kapısını çalan ben olacağım: Kimi vakit merakla, oturdukları masaya kulak kabartacağım, kimi vakit indikleri kıyılarda dalgalarla konuşurken ya da büyük bir felakete arsızca sevinirken yakalayacağım onları. Kapısını çaldıklarım arasında, her uyandığında kızlarıyla baş başa verip, rüyalarını yorumlayan kadınlar da olacak, kendini burcunun kaderine teslim edenler de.”

Otobüs, şehrin çıkışındaki gişelere yanaşırken, “bana yirmi bir numaralı koltuğu veren, ojelerinin yarısı silinmiş, yüzü hayattan şikâyetçi kadın da artık hafızamın bir parçası sayılır,” diye geçirdim içimden. “Tozlu kasabaların, herkesin ölümünün anons edildiği taşra şehirlerinin, ficek atmaya giden kızların, ansızın boşalan yağmur yüzünden oraya buraya kaçışanların, ilk sayıda batacağını bile bile dergi çıkarmaktan vazgeçmeyen genç edebiyatçıların ve bir yazarın yazgısının hatırlanacağı bu arızalı yolculukta onun da bir payı var. Kuşkusuz beni bitkin düşüren bir yolculuk olacak bu; aralarında hiçbir insicam bulunmayan bir sürü hatıradan sonra yeniden dünyaya, o kovulmuşların evine geri döndüğümde, bir kez daha, ‘hatırlamak da bir ihanettir’ diye söyleneceğim.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıKovulmuşların Evi
  • Sayfa Sayısı108
  • YazarAli Ayçil
  • ISBN9789752636606
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviTİMAŞ YAYINLARI / 2012-3

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur