Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Kusma Kulübü
Kusma Kulübü

Kusma Kulübü

Mehmet Eroğlu

Hayat mutlu olmak içinmiş! Benimki mutsuzluğuma alışmaktan ibaret. Eğer hayat ölümümüze doğru akan, uzunluğu belirsiz bir ırmaksa, bana ait olana hiçbir kolun bağlanmadığını da…

Hayat mutlu olmak içinmiş! Benimki mutsuzluğuma alışmaktan ibaret. Eğer hayat ölümümüze doğru akan, uzunluğu belirsiz bir ırmaksa, bana ait olana hiçbir kolun bağlanmadığını da söylemeliyim.

Yakın, çok yakın bir zamanda, İstanbul’dan bir yozlaşma manzarası. Zenginlerden nefret edenlerin kurduğu tuhaf bir kulüp… Babasına benzemek istemeyen Umut… Geride, derinlerde Vahit ve Hayalet! Acı çeken ve acıyı görmeyen kadınlar, erkekler ve diğer mahluklar… Geçmiş denen büyük yenilgiler, gelecek denen belirsizlikler ve dik bir mezarlıkta yatan karnı aç ölüler… Zenginler, zenginleri becermiyor, onlarla evleniyorlar işte… Kim kime acıyor bu hayatta? İnsan, nasıl
insan kalıyor?

Mehmet Eroğlu, büyük roman evreninde bu defa duyarsızlığın bir başka merhalesini, başkalaşan medyayı, magazini, büyük yeryüzü yalanlarını anlatıyor. Acıma duygusunun olmadığı bir dünyaya lanetler yağdırıyor. Tiksinme, bulantı, öğürme, terleme, tükürük, istifra… En iyisi kusmaktır. Her şeyi temizler…

Taraf tutup, insan kalanlara…

KUSMA
Kusma, zararlı maddelerin vücuda girmesini
önleyen bir refleks olayıdır.
KUSMAYA NEDEN OLAN ETKENLER
Ruhsal etkenler
Hoşa gitmeyen, tiksindirici etkenler
Lokal irritasyonlar
Kanda mevcut etkenler
Metabolik etkenler

MEKANİZMA

Kusmada önce bulantı görülür. Kusma öğürme ile başlar;
bu sırada diyafragmanın ve karın kaslarının şiddetli
kasılmalarıyla mide periyodik olarak sıkıştırılmaktadır.
Tükürük salınması artar; rengin solması, terleme görülebilir.
Kusma işi, solunum ve karın kaslarının
bir dizi kompleks hareketleriyle yapılır.

KUSMA REFLEKSİ

Bulantı (Nausea) başlar, salıvasyon artar.
Vagus siniri etkisiyle;
Ösofagus Kardiyak sifinkter Mide gevşerler.
Pilorik antrum şiddetle kasılır.
Epiglottis kapalı olarak inspirasyon hareketleri yapılır.
Diyafragma aşağı iner, karın kasları spazmodik olarak kasılır.
Böylece mide üzerine basınç yapılması ve epiglottis
kapalı olarak yapılan inspirasyonla ösofagus
içi basıncı düşmesi sonucu, mide içeriği
ağıza doğru hareket eder.*

Birinci Bölüm 

“İnsan, eğer insan kalacaksa, taraf tutmak zorundadır…”
– GRAHAM GREENE, Sessiz Amerikalı

– 1 – 

Hayat mutlu olmak içinmiş! Benimki mutsuzluğuma alışmaktan ibaret. Eğer hayat ölümümüze doğru akan, uzunluğu belirsiz bir ırmaksa, bana ait olana hiçbir kolun bağlanmadığını da söylemeliyim: Dar kanyonların arasına sıkışmış, coşkusuz ve yatağını derinleştiremeyen cılız bir akıntı benimki… Dışarıda nakarat gibi bir yağmur, penceredeyse insanı itirafa zorlayan, buyurgan bir loşluk var. Cama gecenin kumaşından dokunmuş bir perde gibi asılmış bu belirsizliğin gerisinde, geçmişini yitirenlere özgü bir yalnızlığın koynunda ürperiyor ve telefona kurtuluşa uzanan, ırmağın üzerindeki yıkılmamış son köprüymüş gibi bakıyorum: Şu en gerideki, ödü kopmuş askerin, ölümünden az önce baktığı gibi. Galiba arada mırıldanıyorum da. Aslında bunda garip bir şey yok: Bir kez daha kendi kendimin sırdaşı olmaya hazırlanıyor olmalıyım. Vakit geldi: Öç alanların intikam şölenine katılmak için ben de yerimi almalıyım. Rahatsızlık veren sadece mırıltılar değil; midemde, ağır şeyler yemişim gibi boy atan sinsi bir bulantı da var. Oysa karın boşluğumdaki o büzüşük huni, elastik asit salgıcısı, bomboş. Dünden beri neredeyse hiçbir şey yemedim. Bu anlamsızve zamansız bulantının nedeni, kendimi denize fırlatılmış, yazgısı belirsiz bir şişe gibi hissediyor olmam belki de.

Eğer öyleyse sevinip, naralar atmalıyım: Birazdan telefon edeceğim ve hiçbir şeye adanmamış varlığım serbest kalacak! Beni en az üç kez dölyatağından cansız bir cenin gibi düşürmüş bu kentten kurtulup okyanuslara, serüvenlere doğru açılan bir denizci kadar özgür olacağım. Özgürlük! Kimsenin hazmedemeyeceği kadar büyük olan o kutsal şey! Hayır, bulantımın nedeni özgürlük değil derim, sorulsa. Bu sözcük yıllardır dilimde dolaşır durur, ama nedense çiğneyip tadına bakamadım bir türlü…

Bulantının gerisinde belki de komşum onu bu sözcükle tanımlamak garip, çünkü o bu tanıma uyacak son kişi Kadir’in alay ederek ikide bir dile getirdiği ‘ruh halim’ vardır. Şu, ilk kez rol aldığım oyundan sonra, kulisteki aynada kendimi seyrederken, oyunculuğumun ardında hiçbir şey olmadığını keşfettiğimde kapıldığım hayal kırıklığının ezdiği benliğimin acınası hali: büzülmüş dudaklar; adımın bana ait olduğunu kavradığımdan beri güzel olduğu tekrarlanıp duran yüzümün buruşmuş kâğıt ifadesi; sonradan, Şeyda’nın ölümünde edineceğim bakışların habercisi şaşkın ve bomboş gözler…

O gün oyunculuğumun gerisinde bir şey olmadığını sanmıştım, oysa gerçek daha da korkutucuydu: Sadece oyunculuğumun değil, varoluşumun ardında da bir şey yoktu. Şeyda bunu bana daha başında anlatmaya çalışmıştı aslında! Hem de birkaç kez. Sağırlığımın nedeni sözlerinin belirsizliği değil, aşkın gizemli, dolambaçlı dilini seçmiş olmasıydı. Zavallı, o da benim gibi yanıldı: Biz, birbirimizin hayatının aşkı değil, sabit fikriydik. Bunu ancak ölümüyle anlamış olmam ne aptallık. Ya o? Sırtüstü denize doğru düşerken acaba o da bilmeceyi çözmüş müydü? Aynaya baktığım o geceden neredeyse on yıl sonra, bugün de durumun pek değiştiğini söyleyemem: Bunu şimdi, gözlerim telefona dikilmiş, kendi fısıltılarımla başım dönerken bir kez daha anlıyorum. Kısacası, kendimi yamayamadım; hâlâ delik deşiğim, bu yüzden hayatımı biriktiremedim. Biriktirmek derken, yaşarken kullanabileceğim şeylerden söz ediyorum: direnç, irade ve –gelecek sağlamaktan çok hayatta kalmamı sağlayacak– küçük, küçücük başarılar. Peki, neden ölmüyorum? Neden şu hayat dediğimiz ateşini yitirmiş magma, safra gibi deliklerimden akıp gitmiyor? Yakınmamalıyım; çünkü cevabı biliyorum: Tanrı’nın biçtiği küçük role razı oldum.

Her uzun yolculuğun bir anında inanmasak da, kulu olmasak da Tanrı’yla karşılaşırmışız. Ben karşılaşmadım: Belki bir hayat edinemediğimden, belki de peşim sıra sürüklediğim şeyin Tanrı’nın ilgisini çekecek kadar parıltılı olmamasından. Benimki şekilsiz, amaçsız ve yönsüz; hiçlik dolu bir safsata. Bir neden daha: Ölmüyorum, çünkü tembelim… Ölmek bile çaba gerektirmez mi? Belki de isteyip istemediğimi pek düşünmeden, yaşamak dediğimiz o anlamsız düşüşe alıştım ve edindiğim bu alışkanlıktan vazgeçemiyorum. Aslında komik! Çabucak tiryakisi olduğumuz, Sisyphos gibi ite kaka bir tepeye çıkarmaya çalıştığımız ‘hayat’, benim için art arda sıralanan reddedilişlerden ibaret oysa…

Sisyphos ve ben! İtiraf etmeliyim: Ortak paydamız yazgımız değil, budalalığımız. Yağmur devam ediyor, ama ben ‘hayat’ı tanımlarken duraklıyorum: Sanırım kendimi intihale** kalkışmış bir yazar gibi hissettiğimden. Çünkü tanım, benden çok Kadir’e yakışan bir saptama. ‘Hayat’ı betimlemeye kalkışmak, hayatını kurup biriktirememiş biri için hadsizlik, farkındayım; olabildiğince dürüst olmalıyım, en azından bu gece. Yan dairede yaşayan bu adamla aslında onu Selim’in taktığı adla neden Kaşif diye anmıyorum konuşabilirim…

Kadir’le bunları konuşma düşüncesi bile midemdeki bulantıyı yeniden kabartmaya yetiyor. İnsanları Septimus  gibi ‘becerenler ve becerilenler’ diye ikiye ayıran birisine başvurmak, en az bu kentte kalmakta ısrar etmek kadar aptalca bir fikir. Eğer birazdan son köprüye doğru koşmaya başlayacaksam, onun kibirli merhametinden uzak durmalıyım. Eminim, acırken bile karşısındakini aşağılama dürtüsüne yenik düşen o kaçıkla tekrar konuşursam buradan asla ayrılamam. İşte asıl o zaman yaşlı, yatalak hastaların bağırsaklarını pompayla boşaltan lavmancı hastabakıcıları meslektaşlarım diye adlandıran bu yazar eskisinden, Tanrı bile koruyamaz beni.

Öyle ki, bazen dairelerimizi ayıran duvarların yeterince kalın olmadığını düşünmüyor değilim. Hem söyleyeceklerini de biliyorum: ‘Ah, benlik denilen o labirentin çıkışını bir bulabilsek…’ Üstelik, becerilen takımındanmışım gibi alaycı bir kahkahayla gülerken suratıma savuracak bunları. Uzaktan kimsenin atmadığı bir çığlık yükseliyor… Ürpermiyorum; hücrede uzun süre tek başına kalanlar gibi kendi çığlıklarıma alıştım: Eğer bu kentte bir becerilen gibi sürünmek istemiyorsam yapmam gereken telefon etmek; annemin o unuttuğum sesiyle tekrar kucaklaşmak, ‘Geliyorum,’ demek. ‘Artık oyuncu değil, çocuğun olmak istiyorum,’ diye fısıldamak…

Bunda garip bir şey yok: Her insan sevsin sevmesin ölümünden az önce yeniden annesinin çocuğu olmak ister. Bu kez kararlıyım; neye mal olursa olsun, kendini ona adayanları hep aldatan bu ışıltılı, nankör kenti, o uzak kasabada çürümek, geçmişimin mezarlığına gömülmek için sabah olmadan terk etmiş olacağım… Bu kentte ölmek yerine, koyu yeşil suları ışıldamayan bir göle yaslanmış kasabamda göçüp gideceğim; aradaki fark sadece bu. Hayat ummuyorum; umduğum cansız düşlerimle birlikte sığabileceğim bir mezarlık. Benliğimin labirentlerinde tutsak kalan kendi narsisusu olmaktan bıkmayan o zavallı bir kez daha çığlık atıyor… Ama ben onu duymuyorum.

Duyduğum zil sesiydi. Kulaklarımı kabarttım. Yağmur camda hâlâ aynı sıkıcı nakaratı sürdürüyordu. Çalan, gelecek vaat etmeyen, sırtını dönmüş kente açılan geçidin kapısıydı. Gözlerimi telefondan ayırmadan ayırırsam son köprü de yıkılacaktı sese doğru yürüdüm.

Kapıda bir kadın vardı; belki de kız. Ona düz, yani dümdüz bakmadım; çünkü bir gözüm hâlâ telefondaydı. “Komşunuz, Kadir Ladin,” dedi kız; ya da kadın, sesinde yaşının izi yoktu. “Konuşuyorduk, birden yere düştü.” Kaçış, köprü, İznik, annem, allahaısmarladık… Zor bir problemi açıklamaya niyetli, her zaman neden-sonuç ilişkisini vurgulamaya özen gösterdiğini haber veren kuru sese yüzümü döndüm. “Kendinden geçti. Ölü gibi yerde yattığına bakılırsa durumu ciddi.” Midemdeki bulantı olmasa gülecektim.

Hayatı boyunca insanların en günahkârı olmayı düşlemiş adam sonunda ölecek mi? Yersiz bir soruydu; o aslında sadece Mine’nin gözünde canlıydı. Hayatta oluşunun kanıtları belirsizleşeli çok olmuş, kötülüksever bir yarı Tanrı olmayı tasarlarken, kendi deyimiyle bir ‘hayalet insan’a dönüşmüştü: İz bırakmayan, ağırlığı olmayan, ama kendinizi asla zihinsel despotluğundan koruyamayacağınız insanlardan. Belki benim kavrayamadığım derin bir anlamı da vardı bu tanımın: ‘Dünyayı reddederek yaşamak, öfkenin ve felsefenin donmuş hali gibi…’ Eminim o böyle derdi. Ne de olsa feylesof… ‘Eğer Vivaldi hayatını bir yetimhanede öğretmenlikle geçirmişse…’ O da kaçıklarla dolu bu köhne apartmanda feylesofluk yapabilir. Neden olmasın? Kız geri dönecekmiş gibi kımıldayınca bulantıyla koyulaşan, akışkanlığını yitiren düşünceleri bir kenara bıraktım: Yaşı yüzünde de yoktu. Ama kadın denemeyecek kadar narin bir bedeni vardı.

Doğum yapamayacağına iddiaya girerdim. Çıkık kaşları gözlerini küçültüyor, bakışlarını perdeliyordu. “İçiyor muydu?” Kız, evet der gibi başını eğdi. “Sık sık sarhoş olur; endişelenmeyin,” dedim. “Yüzünü soğuk suyla yıkayın, gözlerini açar.” “Düşerken başını çarptı, baygınlığının nedeni bu olmalı. Telefonu çalışmıyor, doktor gerekiyor…”

Evi, yalnızlığımın işaretlerini sezebiliyormuş gibi dikkatle süzmüştü: Yıkanmamış tek tabak, tek çay bardağı, üstü sigara yanıklarıyla dolu masa ve bir nesne gibi fark edilen hüzün. Gözleri küçük olmasına küçüktü, ama ayna gibi içine aldığınızıçoğaltıyordu. Yüz yüze durmamak için isteğine uyarak onu izledim: Tekine katlanamazken, gözlerinde ikizlerimi görmemek için. Birlikte karşı daireye geçtik. Kadir, kızın dediği gibi yerde boylu boyunca yatıyordu. Sandığımdan da kısaymış… Bu, ölüyor olmasından daha şaşırtıcıydı. Sonra çözdüm: Ayaktayken olduğundan büyük görünmesinin nedeni iri laflar etmesindendi. Bir kolu, ulaşmak istediği bir şey varmış gibi ileriye doğru uzanmıştı.

Cesetten daha çok cesede benzemesinin nedeni bizi ölümüne alıştırmış olması mı? Belki! Kız, leş gibi kokuya aldırmadan eğilip iki parmağını Kadir’in şahdamarına bastırdı. Ben bekliyordum. “Nabzı atıyor, ama bir an önce hastaneye gitmesi gerekir,” dedi. Kız kendinden öyle emindi ki, “Doktor musunuz?” diye sordum. “Hayır,” dedi kız. Sonra, elli bin yıldır görmesine rağmen kendi ölümüne hâlâ alışamamış türümüzün o endişeli sesiyle devam etti: “Ama başını çarptığında çıkan sesi duydum.” Koltuğun kolçağını işaret ediyordu. Belki haklıydı. Kendi haline bırakırsak dostumuz bu kez ayılmayabilir.

Sevimli budala; Mine kadar genç birisiyle ne işin var? Ellisinden sonra yaşlanmamakla yetineceğine, neden yeniden gençlik edinmeye kalkıştın? Kız sessizliğini sürdürüyordu. “Tamam,” dedim. “Burada bekleyin, ona yardım edecek birini biliyorum.” Dışarı çıkıp merdivenlere yöneldim. Tabii bu saatte doktor ve ambulans bulmanın bir bedeli vardı: İki kat çıkacak ve sonra yine mükemmel daire çizme hakkında bir söylev dinleyeceğim…

İçeride neden bir ine girmişim gibi ürperirken buluyordum kendimi? Hayvansı varlığının koku gibi yaşadığı yere sinmiş olması yüzünden… Cevap bu muydu? Kadir de bilmiyordu. Sorduğumda, “Olsa olsa onun bizim görmediğimiz şeyleri hissetmesidir,” demekle yetinmişti. Kapı ben çalmadan açıldı; hatta daha sahanlığa adımımı atmadan. Gözetleme deliğinin ardında yaşıyor olmalıydı. İşte apartmanımızın –bir numaralısı aşağıda gerçek bir hayalete dönüşmek üzereyken– iki numaralı kaçığı tam karşımdaydı. Selim benden önce davrandı; işaret parmağı şakağındaydı:“O yaş… yaaaş… yaaşlı he… heeriii… heerriiif çaatlaak! Zıı… zııır de… deli… deeliiiniin teee… teeekkiii teki…” Sakinleşmesi bütün gece sürebilir…

Düşünce korkutucuydu. Kafasına art arda ateş eden parmağını indirmeden öteki eliyle burnunu işaret etti. Anlamıştım: Hem kekelemeye, hem de intihar etmeye kararlıydı… İçeriye girdim. “Oooo olaa… olacaaağıııı… buuuuy… du…” Eğilince, yaklaşıp Kadir’in öğrettiği biçimde burnunu sıktım. Konuşması dediği gibi hemen düzeldi. “Aklını öyle insanlarla bozarsan sonunda delirirsin. İnsanı keşfetmekmiş.

Hah…” Uzamış sakalları, iyice içeri çekilmiş, çukurun dibindeki balçığa batıp kaybolmaya yüz tutmuş gözleriyle uğursuz bir kâhine benziyordu. Peki, Kadir’den söz edeceğimi nasıl bilmişti? “İnsan fasit bir dairedir… Bunu söyleyen o değil miydi? Ne kadar ilerlersen ilerle, hep yola çıktığın yere varırsın.” Birlikte yürüdük; salona girerken Kadir’in ona söylemediği, ama onun keşfettiği varışı fısıldadı: “Vahşete, yani Tanrı’ya…” “Düştü,” dedim, uzun konuşmasına ara verince. “Başını vurmuş. Hemen hastaneye götürmemiz gerekiyor. Ambulans….” “Hep Tanrı’yı kıskandı. Yemin ederim doğru söylüyorum; kıskandı. Bana söyledi…” Ortadaki iki tuval de boştu. Daha başlamamıştı. Kuzey cephesini örten geniş, penceresiz duvardaki Marmara haritası yenilenmiş… Farkına vardığım ikinci şey de bu oldu.

Harita geçen seferkinden oldukça büyüktü. “Mine’ye haber ver,” dedim. “Yalnızlığa katlanamayan birisinin Tanrı’yı kıskanmaya yeltenmesi affedilmez bir budalalık değil mi sence?” Yine soyunacaktı, gömleğini çıkarırken kızgın namluya dönüşen parmağı tenini dağlamış gibi acıyla bağırdı: “İçmesinin nedeni de bu; yalnızlığa katlanamıyor…” Sonra birdenbire gülmeye başladı. Korkutucu bir görüntüydü: Gözleri, ikiye bölünen solucanlar gibi deliklerden dışarıya çıkıyordu. “Kaç kez duydum. ‘Katlanamıyorum,’ diyerek ağlıyor da…” Kadir’in yıllardır geceleri neden ağladığını apartmanda oturan herkes bilirdi. Aynı suçtan mahkûm olmuşların yoldaşlığıyla, “Katlanamadığı Ayşe’nin ölümü,” dedim. “Hadi ablanı ara! Dostuna doktor gerekiyor.”

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Düş Kırgınları ~ Mehmet EroğluDüş Kırgınları

    Düş Kırgınları

    Mehmet Eroğlu

    Bugün ölecek miyim? Öleceksem hazırım; cümlem dudaklarımda. Sıra son söze geldiğinde insanın mutlaka söyleyecek bir şeyi olmalı. Benim sözlerim, “İçtim, hem de çok içtim,”...

  2. Kötü Adamın On Günü ~ Mehmet EroğluKötü Adamın On Günü

    Kötü Adamın On Günü

    Mehmet Eroğlu

    Hayatta sahip olduğu her şeyi kaybettikten sonra artık kötü bir adam olmaya karar veren eski avukat Sadık’ın, gizemli bir köşk etrafında ve burada işlenen...

  3. İyi Adamın On Günü ~ Mehmet Eroğluİyi Adamın On Günü

    İyi Adamın On Günü

    Mehmet Eroğlu

    Dört kadın ve bir adam. Kadınlardan en alımlısı ona ihanet etti; en zengini ondan çetrefil bir bilmece çözmesini istedi; en kurnazı labirentten çıkışı gösterdi;...

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Biz De Yarın Güleriz ~ Özgür ÇırakBiz De Yarın Güleriz

    Biz De Yarın Güleriz

    Özgür Çırak

    “Salonun kapısından, L koltuğumda yatan adama bakarken pırıl pırıl bir taş sekti göğsümde, ta uzaklara kadar, kalbimdi belki de bilmiyorum.” Özgür Çırak, Biz De...

  2. Yürek Sürgünü ~ Mehmet EroğluYürek Sürgünü

    Yürek Sürgünü

    Mehmet Eroğlu

    Dünyanın değişmeyen yanında olmaktan, geleceği güzelleştiren rüyalar görmekten ve vazgeçmemekten mutlu, dakikalardır hasır bir sandalyenin üstünde, sanki kımıldarsa her şeyi yitirecekmiş gibi soluk almadan...

  3. Dünyanın Uğultusu ~ Behçet ÇelikDünyanın Uğultusu

    Dünyanın Uğultusu

    Behçet Çelik

    Korku dolu bir şeydi dünyada olmak. Dünyayı düşününce minicik bir nokta sayılacak şehirde bile yalnızdı – şehrin uğultusunu bastıracak ikinci bir ses yoktu. Kendini...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur