Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Kölelik ve Hakimiyet, Sadizm ve Monarşizm.

Pin-up kraliçesi Bettie Page’in yüzyıla ilham veren erotik cazibesinden ilham alan bu romanda Logan Belle, utangaç bir kütüphaneciden cinselliğini keşfe çıkan cüretkar ve tutkulu bir kadın karakter yaratıyor. Regina.

Güzeller güzeli ve kitap düşkünü Regina Finch, çok çabalamış ve hayallerindeki işe girmişti. O artık New York Halk Kütüphanesi’nde bir kütüphaneciydi. Ancak çok geçmeden kitap raflarının arasında tanışacağı genç ve hovarda milyarder, ona, kirli cinsel maceralarla dönen, tanımadığı bir dünyanın kapılarını açacaktı. Regina’nın cinsel hünerlerini keşfedip sevdiği adamı baştan çıkarabilmesinin tek yolu, dünyanın en popüler fetiş modeli Bettie Page’le tanışmaktı… Page, Regina’nın rol modeli olacaktı.

“İlk defa erotik bir romana beş yıldız veriyoruz.”

-Manhattan Reader-

***

Aşk, tutku için büyük bir cezadır.
– ANNE ENRIGHT

1. Bölüm

Regina Finch, 5. Caddeyle 42. Sokak’ın köşesinde durdu. İki yanından bir insan seli akıp geçiyordu. Dalgaların kayalıkları yalayıp geçmesi gibi. Regina, New York’a geleli bir ay olmasına rağmen şehrin sabah telaşına hala alışamamıştı.

Kalabalığın, dikkatini dağıtmasına izin vermedi. Bu onun rüya işindeki ilk günüydü ve her bir dakikasının ta­dını çıkaracaktı. Drexel Üniversitesi, Kütüphane ve Enfor­masyon Bilimleri Bölümü nden daha bir ay önce mezun olmuştu ve şimdi ülkenin en muhteşem kütüphanesindeki kariyerine başlamak üzereydi.

Kafasını kaldırıp Güzel Sanatlar binasına baktı. Beyaz kireçtaşı ve mermerden, son derece etkileyici bir yapıydı. Regina dünyada New York Halk Kütüphanesinden daha mükemmel bir yer hayal edemiyordu.

“ikizlere mi bakıyorsun?” diye sordu yaşlı bir kadın. Saçları öylesine beyazdı ki, neredeyse pembe gibi görünü­yordu. Parlak, altın düğmeli, açık mavi bir takım elbise giy­mişti. Elinde sıkıca tuttuğu kristal taşlarla süslü tasmanın ucunda küçük, beyaz bir köpek vardı.

“Pardon?” dedi Regina.

“Aslanlar,” diye açıkladı kadın.

Ah, aslanlar. Kütüphaneye çıkan geniş, taş basamakla­rın iki yanında beyaz mermerden aslan heykelleri vardı. Taş kaidelerinde tüm asaletleriyle sanki içerideki bilgilerin bek­çiliğini yapıyorlardı. “Aslanları severim,” dedi Regina. Ev arkadaşı, sokakta onunla konuşan her kaçığa cevap yetiş­tirmemesi konusunda uyarmıştı onu. Ama Regina, Pennsylvania’lıydı. Kabalık edemezdi.

“Adları, Sabır ve Cesaret,” dedi kadın.

“Öyle mi?” diye sordu Regina. “Hiç bilmiyordum.”

“Sabır ve Cesaret,” diye tekrarladı kadın ve yürüyüp gitti.

Regina yeni müdürü, Sloan Caldwell’e bir tanıtım turu­na ihtiyacı olmadığını çünkü buraya küçüklüğünden beri sıkça geldiğini nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Sloan uzun boylu, havalı bir Yukarı Doğu Yaka sarışınıydı. Görüşme­leri sırasında Regina’nın gözünü fena korkutmuştu. Şimdi Regina işi almıştı ve Sloan daha da ürkütücü görünüyordu.

“Binayı dolaşırken not alsan daha iyi olmaz mı?” diye sordu. Regina telaşla çantasını açıp kalem kağıt çıkardı.

Beyaz mermer koridorda Sloanı izlerken binanın Fran­sız-Roma tarzı mimarisi ona Avrupa’nın önemli yapılarının fotoğraflarını anımsatıyordu. Ama babası ona sık sık New York Halk Kütüphanesi’ni başka bir binayla kıyaslamanın anlamsız olduğunu söylerdi. Burası nevi şahsına münhasır bir yerdi. Başlı başına, bir sanat eseri.

“Burası da Katalog Odası,” dedi Sloan.

Kapısında durdukları görkemli odanın asıl adı, Bili Blass Katalog Odası’ydı. İçerisi koyu renk ahşaptan, alçak masalarla doluydu. Üzerlerine kütüphanenin karakteristik bronz lambalarından yerleştirilmişti. Bilgisayarlar yirminci yüzyılın başlarını anımsatan bu odayla hiç uyuşmuyordu.

“Bilgisayarların internet erişimi yok,” dedi Sloan bık­kın bir sesle. Kim bilir kaç kez aynı açıklamaları yapmak zorunda kalmıştı. “Tek amaçları ziyaretçilerin aradıkları kitapları bulmalarına ve numaralarını öğrenmelerine yar­dımcı olmak.”

Regina, tabii ki bu sistemi hayatındaki diğer her şey­den daha iyi biliyordu. (Regina nın en sevdiği şey, iyi işle­yen bir sistemdi. Düzen onun için çok önemliydi.) Ziya­retçiler aradıkları kitapları bulduktan sonra numaralarını uzun masaların iki ucunda duran kalemliklerdeki küçük kalemleri kullanarak küçük not kağıtlarına yazardı. Günü­müzün mesaj ve e-mail çağında insanların New York Halk Kütüphanesi nde kalem kağıt kullanmak zorunda olması Regina yı rahatlatırdı.

Sloan, Oxford ayakkabılarının yüksek topuklarını beyaz mermer zeminde tıkırdatarak yürümeyi sürdürdü. Uzun, düz saçlarını enseden atkuyruğu yapmıştı. Baştan aşağı Ralph Laurenlar içindeydi. Tıpkı Regina’nın ev arkadaşının yaptığı gibi, Sloan Caldwell de onu şöyle bir süzüp kararı­nı vermişti: Yanlış, tamamen yanlış. Regina, Manhattanda kendisi dışında herkesin bildiği gizli bir kıyafet zorunluluğu mu var diye merak etti. Bu şehre taşındığından beri kendini Invasiorı of the Body Snatchers filmindeki yaratık­lardan biri gibi hissediyordu. Sanki ona yakından bakan herkes New York’a ait olmadığını biliyor gibiydi.

“Ve burası da, kütüphanenin kalbi, Ana Okuma Odası.” Regina nın babası iş için sık sık New York’a gelir ve Reginayı da yanında getirirdi. Birlikte Amtrak trenine binerler, Serendipity’de öğle yemeği yerler ve 5. Caddedeki New York Halk Kütüphanesini ziyaret ederlerdi. Bu onlar için bir baba-kız ritüeliydi. Rose Ana Okuma Odasının hafif küflü kokusu, babasıyla ilgili anıları o kadar hızlı ve keskin bir biçimde aklına getirirdi ki, kendini toplamak için daima birkaç dakikaya ihtiyaç duyardı.

Regina kapının üzerindeki yazıyı okumak için duraksa­dı. Miltonın, 1644 tarihli, basın özgürlüğü konulu Areopa- giticasından alıntıydı: “îyi bir kitap, yüce bir ruhun yaşam kaynağıdır; hayatın ötesindeki hayata ulaşmak için yazılmış ve mumyalanmıştır.

Oda nefes kesiciydi; büyüklüğü Regina’yı daima bü­yülemişti. Tavan on altı metreden yüksekti. Şehirde sıkça rastlanan, kahverengi taş evlerden ancak üç metre kadar kı­saydı. Oda yirmi dört metre genişliğinde ve doksan metre uzunluğundaydı. Yani yaklaşık iki şehir bloğu kadar. Yuvar­lak kemerli dev pencerelerden içeri güneş ışığı doluyordu. Tavandaki mavi gökyüzü ve bulutlar Yohannes Aynalem imzalıydı ve etrafları tahta işlemelerle, altın yaldızlı melek ve yunus oymalarıyla çevriliydi. Ama Regina nın favorisi, dört katlı avizelerdi. Koyu renk tahta ve pirinçten yapılmış­lar, ampullerin arasına iblis maskeleri oyulmuştu.

Sloan, Teslimat Masası’nın önünde duraksadı. Aslında burası bir masadan çok, odanın yarısına kadar uzanan bir komuta merkezini andırıyordu. Koyu renk ahşaptan yapılmış, yuvarlak, kemerli pencerelerle on bir bölmeye ayrılmış ve her bir bölmenin arasına bir Roma Dor sütunu yerleş­tirilmişti.

Sloan, bölmelerden birini işaret etti.

“İşte,” dedi. “Yeni evin burası.”

Regina nın kafası karışmıştı. “Teslimat Masası’nda mı çalışacağım?”

“Evet,” dedi Sloan.

“Ama ben arşivleme ve muhafaza uzmanıyım.”

Sloan manikürlü elini kalçasına dayayarak onu eleştirel gözlerle süzdü. “O kadar yüksekten uçma istersen. Tamam, zekisin ama bu işe başvuranların hepsi öyleydi. Sen de diğer herkes gibi, çalışarak bir yerlere gelebilirsin. Ayrıca kütüp­hanenin arşivlerinden Margaret sorumlu. Onunla tanıştın mı? Kendini gayet iyi muhafaza etmeyi başarmıştır. Binanın temeli atıldığından beri burada olmalı.”

Regina hayalkırıklığını gizleyemedi. Teslimat Masası’nda çalışmak hiç eğlenceli değildi. Orada oturup insanların not kağıtlarını alacak, isteklerini bilgisayara girecek ve bir görevlinin farklı kat ve odalardan o kitapları getirmesini bekleyip elinde numarasıyla masada bekleyen ziyaretçiye teslim edecekti.

Paniklememeye çalıştı. Herkesin bir yerden başlaması gerekti, öyle değil mi? Hem daha kötüsü de olabilirdi. Ya iade Masası’nda çalışsaydı?

Önemli olan orada olmasıydı. Nihayet bir kütüphaneci olması. Ve bu işe boşuna kabul edilmediğini ispatlayacaktı.

2. Bölüm

Regina evden getirdiği öğle yemeğiyle kütüphanenin önündeki basamaklara oturdu. Sütle dolu termosunu açıp 5. Caddeye baktı.

Yaşlıca bir kadın merdivenlerden inerken yanında du­raksadı. “Sen yeni kütüphaneci misin?”

Regina dolu ağzını eliyle kapatarak “Evet, ben Regina,” dedi.

“Hoşgeldin. Ben, Margaret Saddle.”

Kadın tepesinde dikilirken oturmak tuhaf gelmişti. Re­gina pilili, keten eteğini silkeleyerek ayağa kalktı.

“Ah, evet. Arşiv odasında çalışıyorsunuz, değil mi?” Margaret kafasını salladı. “Son elli yıldır.”

“Vay canına. Çok etkileyici.”

Margaret’in çene hizasında beyaz saçları ve soluk mavi gözleri vardı. Yanaklarına sürdüğü pudra dışında makyaj­sızdı. Boynuna iri incilerden bir kolye takmıştı. Regina ger­çek olduklarını tahmin etti.

Kadının bakışları binaya kaydı. “Burası insanın bütün kariyerini adamasına değecek bir yer,” dedi. “Gerçi Brooke Astor’ı kaybettiğimizden beri her şey tepetaklak gidiyor ya neyse. Seninle tanıştığıma sevindim. Ben dördüncü katta- yım. Ne zaman istersen uğrayabilirsin. Belki bana soracak bir şeylerin olur. Tabii, beni boş bulman biraz zor ama! Şimdilik hoşçakal. Güneşin tadını çıkar.”

Regina, kadına arşivleme ve muhafaza konusunda dip­loması olduğunu söylemek istedi, ama onun yerine göz dikmiş gibi de görünmek istemiyordu. Yine de günlerini Sloan Caldweirdense Margaret Saddle’la geçirmeyi daha çok isterdi.

Margaret ayaklarını sürüyerek uzaklaştığında Regina yine basamaklara oturdu. Ama arkasındaki kapağı açık süt termosunu unutmuştu. Bunu devirince içindeki süt kıvrı­larak basamaklardan aktı ve kapak tıngır mıngır aşağı yu­varlanmaya başladı.

Regina dehşete kapılmıştı. Önce ne yapacağını bileme­di. Her yer süt içinde kalmıştı. Üstelik kapak 5. Caddeye yaklaştıkça hız kazanıyor gibiydi.

Önce termosu kaldırıp sonra kapağın peşinden koştu. Ama daha iki basamak inmişti ki, uzun boylu, geniş omuzlu bir adamın, kapağı elinin tek bir hareketiyle yakaladığını gördü.

Adam kafasını kaldırıp ona baktı. Gözleri siyaha yakın, kadifemsi bir koyu kahverengiydi. Ona doğru bir hamle yaptığında Regina kalp atışlarının hızlandığını hissederek şaşırdı.

Bu sizin mi?” Adam yüzünde belli belirsiz bir gülüm­semeyle kapağı uzattı. Öyle küstahçasına yakışıklıydı ki, sırf ona bakmak bile Regina’yı utandırmıştı. Çıkık elmacık kemikleri, keskiyle yontulmuş gibi, dümdüz bir burun ve çenesinde ufacık bir çukur. Saçları koyu renk, parlak ve uç­ları yakasında hafifçe kıvrılacak kadar uzundu. Reginadan büyüktü. Belki otuz filan.

“A, evet. Afedersiniz. Teşekkürler.” Regina bir basamak yukarıda olmasına rağmen, adam ona tepeden bakıyormuş gibiydi.

“Özür dilenecek bir şey yok. Gerçi şimdi baktım da, etrafı bayağı bir batırmışsınız…”

Regina mahcup bir ifadeyle adamın bakışlarını takip etti.

“Ah, hemen temizlerim. Burayı böyle bırakmayacağım tabii.”’

Adam gülümsedi. Belli ki yalnızca ona takılıyordu. “Hey, sakin olun,” dedi Regina’ya siyah, plastik kapağı uza­tırken. Parmakları onunkilere değdi ve Regina bu temasın sıcaklığını hissetti.

Sonra adam yerdeki süt birikintisinin yanından geçerek kütüphanenin ağır kapısından içeri girdi.

Regina, Bank Sokağındaki apartmanının beş kat mer­divenini çıktı. Çantası, işyerinin karşı sokağındaki kitap kiralayan kütüphaneden aldığı kitaplarla ağırlaşmıştı.

Şehrin en mükemmel mahallesinin en mükemmel blo­ğundaki küçük, eski bir apartmanda yaşıyordu. Burayı Büyük Kaçış’ı olarak değerlendiriyordu. Sadece doğduğu kasabanın kısıtlamalarından değil, aynı zamanda annesinin her yere uzanan, muhtaç kollarından. Willa Cather, Henry James, Edna St. Vincent Millay ve Edgar Allan Poe gibi edebiyat ustalarına ev sahipliği yapmış bu mahallede, Re­gina hayatında ilk kez kendini gerçekten bağımsız hissedi­yordu.

Yeni kavuştuğu özgürlüğünün tek kusurlu yanı, ev arka­daşı, Carly ydi. Carly Ronak, feci süper popüler bir Parsons öğrencisiydi. Hayatta sadece iki şeyle ilgilenirdi — moda ve erkekler. Ve kotunu değiştirdiği sıklıkta sevgili değiştiriyor­du. Her hafta hedefinde başka biri vardı.

Regina ilk kez kendi yaşlarında biriyle yaşıyordu. Üni­versitede, annesi Çenter City, Philadelphiadaki Drexel Üniversitesi yurtlarındansa, evde kalması konusunda ısrar etmişti. Regina her gün banliyödeki evlerinden arabayla yirmi dakikalık yolu gidip gelmek zorunda kalmıştı. Şimdi Carly’yle yaşadığı için, annesinin son birkaç yıldaki sosyal hayatını ne kadar etkilediğini daha iyi anlıyordu. Carlynin baş döndürücü flört hayatının bir numaralı tanığı olarak, Regina kendisinin bu konudan neden bu kadar uzak kaldı­ğını düşünür olmuştu. Bu bir bakıma annesinin suçuydu. Kızının birileriyle çıkmasına o kadar karşıydı ki, Regina her gün bir sürü dolap çevirmektense kendini erkeksiz bir yaşama mahkum etmeyi daha kolay bulmuştu. Görüştü­ğü birkaç kişi de tam bir hayalkırıklığıydı. Annesiyle onca tartışmasına ve söylediği yalanlara değecek tipler değillerdi. Ama şimdi Regina acaba önemli bir şeyi kaçırdım mı hissine kapılmadan edemiyordu.

Regina ilk birkaç hafta Carly’nin bir ev arkadaşına ihti­yaç duymasına anlam verememişti. Carlynin bitip tüken­mek bilmeyen bir nakit akışı var gibiydi. Özellikle de, konu kıyafet olduğunda. Evlerinden Barneys, Alice and Olivia ya da Scoop poşetleri eksik olmuyordu. Regina modadan pek anlamazdı ama bu mağazaların bütün alışverişini yap­tığı, Filene’s and Target tan çok farklı olduğunu biliyordu. Carly nin uzun, röfleli saçlarına uyguladığı Bumble and Bumble ürünleri ve durmadan pahalı restoranlarda yediği yemekler de cabasıydı. Regina, Carlyyi kendine bir kase mısır gevreği hazırlarken bile görmemişti. Kız, evde uyandığı nadir haftasonu sabahlarında bile dışarıdan omlet si­parişi veriyordu.

İşin sırrı, Regina bir sabah saat ikide Carly’yle o zaman­ki sevgilisinin mutfaktan gelen seslerine uyandığında çö­zülmüştü. Carly çocuğu sevişirken çok gürültü yaptığı için azarlıyordu — zaten Regina da inlemelere uyanmıştı. Sev­gilisi, “Neden biriyle oturuyorsun anlamıyorum,” demişti. “Sen Mark Ronak’ın kızı değil misin?”

İşte o zaman, Carly bunun parayla ilgili bir şey olma­dığını söylemişti. Ailesi güvenlik nedeniyle bir ev arkada­şı konusunda ısrar ediyordu. İkisi de gülmüş ve sevgilisi, “Seni kontrol altında tutacak birinin olması güzel,” demiş­ti. “Yoksa gerçekten çok kötü bir kız olurdun.”

Tabii Regina, Google’da Mark Ronak’ı aratmış ve Carlynin babasının, ülkenin en büyük hip-hop plak şir­ketinin kurucusu olduğunu öğrenmişti. Bu küçük bilgi Regina yla ev arkadaşının arasındaki uçurumu daha da derinleştirmişti. Regina, ailesini bırak hip-hop’u, pop mü­zik dinlerken bile hayal edemiyordu. Regina doğduğunda babası otuzlarının ortasındaydı ve sekiz yıl sonra ölmüştü. Adam mimardı ve dinlediği tek müzik operaydı. Regina nın annesiyse klasik eğitim almış bir viyolonistti ve yalnızca klasik müzik dinlerdi. Üstelik Regina nın da evde yalnız­ca klasik müzik dinlemesi için ısrar ederdi. Alice Finch, Philadelphia Sanat Müzesi’nde doçentti. Ona göre, müzik, resim ve edebiyatın tek kabul edilebilir formu klasiklerdi. Onların evinde pop müzik, modern sanat ya da ucuz roman diye kavramlar yoktu.

“İlk günün nasıl gitti?” diye sordu Carly, W dergisinden kafasını kaldırarak. Kanepede bağdaş kurmuştu. Mükemmel bir şekilde ağartılmış, bol paça bir kotla kaşmir bir ka­zak giymiş, bal sarısı saçlarını dağınık bir topuz yapmıştı.

“Diğer kütüphaneci çocuklar mızıkçılık yapmadı, değil mi?

Oda buram buram Chanel Allure kokuyordu.

“Fena değildi, sağol,” dedi Regina ağır çantasını yere atıp mutfağa kola almaya giderken. Carlynin gerçekten onun­la ilgilendiğinden emin değildi. Belki de odada yalnız ol­dukları için refleks olarak onunla konuşuyordu. Carly nin, kendi tabiriyle, rafa kitap sıralamanın nesini ilginç bul­duğunu anlamadığını biliyordu. Böyle bir iş, insanı hayat boyu nasıl tatmin ederdi? Ama Regina farklı düşünüyordu. Daha altı yaşındayken babası onu her cumartesi öğleden sonra Gladwynne, Pennsylvania’daki küçük halk kütüpha­nesine götürmeye başladığında biliyordu bunu. Tüm ben­liğiyle bir kütüphaneye ait olduğunu hissediyordu. Asla bir öğretmen, bir veteriner ya da balerin olmayı düşlememişti. Regina için varsa yoksa kütüphanecilikti. Etrafının kitap kokusuyla çevrili olmasını istiyordu. Sıralarca düzenli raftan, titizlikle hazırlanmış kitap listelerinden sorumlu olmak, insanlara yeni bir roman keşfetmeleri konusunda yardım etmek ya da araştırmalarında işlerine yarayacak bir kitap önermek. Buna daha küçükken karar vermiş ve idea­linden asla vazgeçmemişti.

Ve şimdi hayali gerçek olmuştu. Her ne kadar, bir son­raki Tory Burch olmanın hayalini kuran Carly Ronak gibi bir kız bunu anlayamasa da.

“Sevindim,” dedi Carly. “Dinle, bu gece bir arkadaşım gelecek. Umarım seni rahatsız etmeyiz.” Asıl kastettiği, Regina’nın odasına kapanıp onları rahatsız etmemesiydi.

“Ah, beni dert etme,” dedi. “Zaten okumam gereken şeyler var.”

“Ve annen aradı. İki kere,” dedi Carly ona keçeli kalem­le bir şeyler karaladığı mor bir not kağıdı uzatarak.

Regina, New York’a taşınırken, masrafları kısmak için cep telefonundan kurtulmuştu. Hem böylece annesi onun­la yedi gün, yirmi dört saat iletişime geçemiyordu. Ve ne yazık ki, Regina nın hayatında bir sabit hattı bulunan her­kes bu işin ceremesini çekiyordu.

Regina not kağıdını buruşturup cebine koydu.

Regina birinin kapıyı kırdığını sanarak uyandı. Sonra bunun Carlynin yatağının duvara çarparken çıkardığı gü­rültü olduğunu fark etti.

Sese inlemeler ve Carly’nin süper gereksiz, “Becer beni!” çığlıkları eşlik ediyordu.

Sonra başka inlemeler duydu. Bu seferkiler bir erkeğe aitti. Yatak başının duvara çarpışı hızlandı ve içerideki çif­tin zevk dolu iniltileri adeta bir şiddet sahnesinin dehşet çığlıklarına dönüştü. Ve sonra sesler kesildi.

Regina kendini derin derin nefes alıp verirken buldu. Aniden uyandığı için miydi, yoksa seslerin doğasından mı bilmiyordu. Aynı zamanda hem rahatsız, hem de tahrik ediciydiler ve bu onu ev arkadaşının seks hayatı yüzünden uykusuz kalmasından daha çok huzursuz ediyordu.

Seks konusunda ne kadar geri kaldığının farkındaydı. Onun yaşında bakire olmak pek çok insan için hayal bile edilemez bir şeydi. Ama bu, Reginanın gerçeğiydi. New York’a taşınıp kendisinin partiye ne kadar geç kaldığını fark edene dek onu zerre kadar rahatsız etmeyen bir gerçek.

Hayatı boyunca seks yapmamayı planlamıyordu tabii.

Bakirelik yemini ettiği filan yoktu. Daha çok, şimdiye dek karşısına öyle bir fırsat çıkmamıştı. Üniversitedeki arkadaş­ları onu kayıtsızlıkla suçluyordu. Erkeklerin ona baktığını söylüyorlardı. Ama Regina’nın biraz daha istekli görünmesi gerekiyordu. “Hep çok ciddisin,” diyorlardı. Bunun sebebi, Regina’nın eğlenmek istememesi değildi. Tek sorun, par­tilerde geçen her gecesini boşa harcadığı ve oraya gitmek yerine ders çalışabileceği hissinden bir türlü kurtulamamasıydı. Önemi olan buydu: çalışmak. Çok çalışmak. Gele­ceğine hazırlanmak.

Odaklan. Annesinin en sık tekrarladığı sözcüktü bu. Regina ya daha küçükken erkeklerin yalnızca dikkat dağıt­maya yaradığını söylemişti. “Seni raydan çıkarırlar,” demiş­ti. Bana öyle oldu, diye uyarmıştı onu kederle. Regina bu hikayeyi defalarca dinlemişti: annesinin, babasını mimarlık okuması için desteklediğini, kendi hayallerinden vazgeçtiğini ve sonra Regina ya hamile kaldığını. “Sonra baban öldü ve bütün sorumluluk bana kaldı. Kimse en kötü se­naryoları aklına getirmez, Regina. Hayatta yalnızca kendi­ne güvenebilirsin.”

Regina saate baktı. Sabahın ikisiydi. Alarmının çalma­sına beş saat vardı.

Gülüşmeler ve başka bir inilti.

Regina sırtüstü yuvarlanıp uyumaya çalıştı, ama na­file. Old Navy’den aldığı gri, pamuklu geceliği beline dolanmıştı. Bunu açtı, ama eteğini kalçalarından aşağı indirmedi. Kendini rahatlatmak ve tekrar uyuyabilmek için karnını okşadı. Ve sonra eli istemsizce iç çamaşırının kenarına kaydı.

Duraksadı. Yan oda sessizdi.

Regina elini iç çamaşırının içine soktu. Parmakları ha­fifçe bacaklarının arasına değiyordu. Duvarın diğer tarafın­da bir erkeğin olduğu düşüncesi onu hem heyecanlandırı­yor, hem de aklını dağıtıyordu. Bir erkek ona dokunmayalı uzun zaman olmuştu. Regina’nın erkeklerle yaşadığı birkaç deneyim hatırlamaya değecek türden şeyler değildi. Şim­di başka birinin elini bu özel ve hassas yerde hayal etmek neredeyse imkansız geliyordu. Islanana dek onu okşaması, sonra içine girmesi ve o güçlü rahatlamanın tetiğini çekene dek oraya girip çıkması… Elini hızla hareket ettirdi. Vaji­nasının duvarları parmağının altında zonkluyor, kalçaları belirli bir ritimde hareket ediyordu. O tanıdık ve zevkli te­laşı hissetti. Sonra buruşuk örtüsünün üzerinde hareketsiz yattı. Kalbi çarpıyordu.

Acaba doruk noktasında, yanında birinin olması nasıl bir histi?

Bunu bir gün öğrenebilecek miydi, doğrusu emin de­ğildi.

3.Bölüm

Saçları kırmızıya boyalı, Columbia Üniversitesi tişörtlü bir kız, Regina’ya buruşuk bir istek kağıdı tomarı uzattı. “Burada bekleyebilir miyim?” diye sordu masaya yasla­narak.

“Şuradaki masalarda bekleyebilirsin. Panodan numara­nı takip et. Kitaplarının geldiğini oradan anlayabilirsin,” dedi Regina.

Teslimat Masasının tahmin edilebilir ritminin daha şimdiden bağımlısı olmuştu: Sessiz sabah saatleri, yoğun öğleden sonraları ve insanların yavaş yavaş evlerine ya da başka yerlere gittikleri akşam saatleri. Regina günlerini tar­tışmasız şehrin en güzel odasında geçirdiği için şanslı oldu­ğunu biliyordu. Ve evet, belki işi entelektüel açıdan zorla­yıcı değildi ama heyecanla bekleyen ziyaretçilere kitaplarını vermenin de tatmin edici bir yanı vardı. Kitapların ve dizüstü bilgisayarlarının içine düşmüş, sıralar dolusu insanı izlerken ne üzerinde çalıştıklarını merak ederdi. Bir sonraki büyük Amerikan romanı bu odada mı yazılıyordu? Bir şey mi icat ediliyordu? Tarih yeniden mi keşfediliyordu?

Yine de bazen etraf sessizken yerinde duramıyor, içi kı­pır kıpır oluyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıKütüphaneci
  • Sayfa Sayısı332
  • YazarLogan Belle
  • ÇevirmenBeril T. Uğur
  • ISBN9786051422510
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviArtemis Yayınları / 2013-3

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur