Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Listenin Sonu
Listenin Sonu

Listenin Sonu

Jesse Ball

Eşini kaybetmiş bir adam, kendisinin de çok fazla zamanının kalmadığını öğrendiğinde, zor bir sorunla karşı karşıya kalır: çok sevdiği Down sendromlu oğluna kim bakacak?…

Eşini kaybetmiş bir adam, kendisinin de çok fazla zamanının kalmadığını öğrendiğinde, zor bir sorunla karşı karşıya kalır: çok sevdiği Down sendromlu oğluna kim bakacak? Oğluyla birlikte son bir kez yolculuğa çıkmak için bir devlet dairesinde nüfus sayım memurluğu görevine başvurur.  Nüfus sayımı işi için ülkenin en uzak köşelerine seyahat ederken, adam ve oğlu birçok insanla karşılaşır. Bazıları onları evlerine buyur eder, bazılarıysa onlardan kaçınır. Alfabenin harfleriyle isimlendirilen kasabaların sonuncusu olan Z’ye yaklaşırken, adam kendine sorar: oğluma nasıl veda edeceğim?

Eğer Jesse Ball’un eserlerinde bir nakarat varsa, o da şefkat, incelik ve empatinin her türlü kural ve otoriteyi gölgede bırakmasıdır.
–Los Angeles Times

Masumiyetin ayrıntılı ve dokunaklı bir tasviri, dünyadaki nezaketi ve acımasızlığı aynı anda irdeleyen etkileyici bir roman.
–Guardian

Ball, aşırı duygusal olabilecek bir hikâyeyi, dilin ve empatinin gücünü ve sınırlarını keşfeden heyecan verici bir esere dönüştürüyor.
–National Book Review

Ağabeyim Abram Ball 1998’de öldü. Yirmi dört yaşındaydı ve Down sendromluydu. Ölene dek uzun yıllar solunum makinesine bağlı kalmıştı. yıllardır felçliydi, onlarca ameliyat geçirmişti. Talihsizliği anlaşılır gibi değildi, yine de muhteşem ve harika doğası asla zarar görmedi. Yaşça daha büyük olmasına rağmen, benden daha ufak tefekti ve ben onun hastanedeki yatağının başında uzun yıllar geçirdim. Ancak o zamandan önce, ikimiz de çocuk olduğumuz dönemde, o hâlâ yürüyebiliyor ve oy. duyabiliyorken, henüz ufacık olmama rağmen, günün birinde ona bakmak zorunda kalacağını, bakıcılığını üstlendiğimi ve birlikte yaşayacağımızı, birlikte mutlu mesut yaşayabileceğimizi biliyordum.

Çocukken aklıma düşen bu görevi üstlendim ve benim bir parçam haline geldi. Ne şekilde olabileceğini kestirmeye çalışıyordum. Hatta (küçükken) ağabeyim ve benimle birlikte yaşamak isteyecek bir eş bulup bulamayacağım konusunda endişeleniyordum. Geçen ay, ağabeyim hakkında bir kitap yazmak istediğimi fark ettim. Down sendromlu insanların gerçek anlamda anlaşamadıklarını hissettin ve hissediyorum. Onu ve hayatını düşündüğüm zaman kalbime dolan şey o kadar muazzam, o kadar ışıltılı bir duygu ki insanların Down sendromlu bir oğlanı ya da kızı sevmenin nasıl bir şey olduğunu görmelerine yardımcı olacak bir kitap yazmam gerektiğini düşündüm.

Tahmin ettiğiniz ya da normalde tasvir edildiği ve açıklandığı şekilde bir şey değil. Daha değişik, daha farklı bir şey. Oysa tanıdığınız biriyle ilgili kitap yazmak o kadar kolay değil, üstelik de uzun süre önce ölmüşse ve kendisine ait hatıralar defalarca ezilerek çiğnenmiş bir bahçeye dönüşmüşse. Nasıl yapılacağını tam olarak bilemiyordum, ta ki içinde bir boşluk olan bir kitap yapacağımı fark edinceye dek. Onu tam ortasına yerleştirecek ve çoğunlukla onun etrafında yazacaktım.

Böylece etkisini hissettirecekti.. Çocukken, ağabeyim büyüdüğünde aramızda süre geleceğini hayal ettiğim ilişki, bir baba ile oğlununkine çok benziyordu, bu yüzden ölmek üzere olan ve yetişkin oğluyla birlikte bir yerlere seyahat eden bir baba hakkında yazmaya karar verdim ve bir şekilde, tüm bu ayrıntıların arasında, kelimelerin içinde ve ortasında, oğul rolündeki Abram’ın bir portresini çizebilir ve bunu yaparken, başkalarının da böyle bir çocuğun neye benzediğini ya da nasıl olduğunu görmelerini sağlayabilirim. Bunu yaparken, bir bakıma, çocukken sahip olduğum düşüncelere ve fikirlere yeniden dalaaz önce sözünü ettiğim, yani eninde bilecektim sonunda onun bakıcısı olacağıma ve bunun nasıl bir şey olacağına dair düşüncelere. Hayat çok uzun ve bizler farklı şekillerde, kendi maskelerimizin arkasında, kendi halimizdeyiz, ancak bir parçamız hep aynı ve çocukken hissettiğimi şimdi de hissedebildiğimi fark ediyorum asla gerçekleşmeyen bir geleceğe duyduğum kederli ve güçlü bir özlem ve ona eşlik eden tüm endişeleri ve korkulan.

Bazılarınızın bu sayfalarda kendi yaşantınızdan bir parça bulacağını düşünüyorum. Umarım diğerleri de bunu yeni bir deneyimin başlangıcı olarak görür. Arkamı dönüp, küreğimi paslı gri araca dayayacağım sırada, bakışlarım az önce kazmış olduğum mezar çukuruna kaydı ve orada yüzey ya da duvar boyunca, titrek köklerin içinde, nüfus sayımını en ücra bölgelere taşımak için aylardır sürdürdüğüm yolculuğun güzergâhını gördüm.

Sanki tesadüfmüşçesine, gözüm ince kırmızı kökleri takiben mezara doğru meyletti, önce sola, sonra sola, sonra sola, sonra sağa, sonra sola, sonra sola, sonra sağa, sonra sola ve hep aşağı. Elim sanki direksiyonun üzerindeymiş gibiydi, tarlaların arasında uzayan yollarda ilerliyor ve kendimi benliğimden arınmış gibi hissediyordum kendim gibi biri, bizzat tanıdığım biri, üzerime, kalbime ve şu an bulunduğum yere doğru bir okmuşçasına fırlatılmış biri. Onu tanıyor muydum? Kendi görüntüsüne, kendi fikirlerine her an aşina olduğunu kim iddia edebilir ki? Yine de, her daim kendi içimize geri döneriz tanıdık, hatta belli belirsiz bir şeyler olmalı. Olmalı mı gerçekten? Kendi adıma, özüme geri dönüyorum, dönü aslında beni çevre yorum ve bulduğum şey.

Gözlerimle buluşan dağ yürüyüşleri kesintisiz biçimde ta derinde sürüyor, devam ediyor. Ağlamama yol açacak o kadar az şey var ki içimde. Bekliyorum ve beklerken görüntüler dönüp duruyor-hayatımın, oğlumun, şu son günlerimizin. Daha uzaktaki her şey loş ve giderek loşlaşıyor, ama sonra capcanlı bir şey beliriyor, capcanlı bir şey çerçeveyi kınıyor ve sonra, belki de en önemlisi, kim olduğumu unutuyorum ve de zamanı. Boşluğu kim kavrayabilir? Bizler insan olarak öyle özlem doluyuz ki; boşluk bizi rahatsız eder. Boş olmak, özünüzde bir boşluk ihtiva etmek, bu bir yetenek olmalı insanın buna sahip olması ve muhtemelen ilk andan itibaren sahip olması gerekir. Ben her daim buna sahiptim.  Zamanında şuna benzer şeyler okumuştum: Bir nüfus sayım memuru her şeyden öte boşluğa yeltenmeli, hatta heveslenmelidir. İzlenimlerimizi mahvettiğimiz, sadece varlığımızla bile, girdiğimiz sahneleri mahvettiğimiz gerçeği sayım memurlarının dikkatlice, hatta nazikçe bilmezlikten geldikleri bir şeydir.

Biliyor olsaydık eğer, temel teşebbüsümüze dahi başlayamazdık. Bizim için nüfus sayımı, bilinmeyene doğru çıkılmış bir tür haçlı seferidir. Biri bir kez bu konu hakkında, elinde bir fenerle fırtınaya dalmak, demişti. Elinde bir fenerle fırtınaya dalmak bunlar kendi kendime fısıldadığım sözcüklerdi, oysa bu duygu benim için kahramanca değil, mizahiydi. Sayım memuru bir bakıma çaresizdir. Yapılabileceklerin sınırı gayet bellidir. Belki de bu  işi yapanları, bu korkunç ve son derece nankör işe yönelten de işin bu yönüdür. Çünkü her ne kadar işe yararmış gibi görünse de, böyle bir şeyin anlamı olamaz ve gerçekleştirilemeyecek kadar büyük bir çabanın bu son derece cüzi bölümünde, anlamın izine dahi rastlanılamaz.

Şimdilerde ölmüş olan karım, üzerimde eski püskü kabanımla evden eve dolaştığımı görse, gülerdi. Oysa ben, küçük fenerin sıcaklığını, fırtınanın şiddetini hâlâ hissederim. Her şeyden önemlisi, konuşarak değil de, gündelik tarzıyla beni bu işe hazırlayan, hepimizin doğamızda bir tür ölçek olduğumuzu, her an birbirimizi ölçtüğümüzü gösteren kişi oğlumdu. Bu, doğumuyla başlattığı ve hâlâ da devam eden sayımdı. Bizim sayımımıza, sayılmamıza, kuzeye doğru yolculuğumuza yol açan onun sayımıydı. Sayım işini olası hatta kaçınılmaz kılan, onun düşünce tarzıydı.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Geçmişin Kanı (Kan Günlükleri Serisinin 2. Kitabı) ~ Samantha YoungGeçmişin Kanı (Kan Günlükleri Serisinin 2. Kitabı)

    Geçmişin Kanı (Kan Günlükleri Serisinin 2. Kitabı)

    Samantha Young

    Tek isteği kurtulmaktır… Fakat kurtuluşa giden yol hiç kolay değildir! Annesinin soyunu araştırmak için İskoçya’ya giden Eden, kısa süre içinde kendini karmaşık işlerin içinde,...

  2. Zebani ~ Andrew DavisonZebani

    Zebani

    Andrew Davison

    Romantizmi, hayal ile gerçeği ustaca bir araya getiren egzotik bir macera. Marie Claire Sizi okumaya mecbur bırakıyor… Sayfalar sanki kendi kendilerini çeviriyorlar. Metro Çılgınca...

  3. Sapphique – Incarceron 2 ~ Catherine FisherSapphique – Incarceron 2

    Sapphique – Incarceron 2

    Catherine Fisher

    KALBİN KİLİDİNİ HANGİ ANAHTAR AÇAR? Finn canlı Hapishane’den, korkunç Incarceron’dan kaçtı; ama orayı hatırladıkça acı çekiyor çünkü kardeşi Keiro hâlâ içeride. Claudia, Finn’ın Kral...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur