Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

New York Times çoksatarı yazar Nalini Singh, meleklerin vampirlere hükmettiği, kana susamış yaratıklarla dolu ama bir o kadar da baş döndürücü bir dünyanın kapılarını aralıyor…

ÖLMEDEN ÖNCE GÖRECEĞİNİZ SON ŞEY, ONUN GÖZLERİ OLACAK…

Vampir avcısı Elena Deveraux, işinde en iyisi olduğunu biliyordu. Ancak yeni görevi için doğru kişi olup olmadığından emin değildi. Üstelik öldürücü bir güzelliğe sahip ve hiçbir ölümlünün kızdırmak istemeyeceği Başmelek Raphael tarafından görevlendirilmişti. Elena’nın başarısızlık gibi bir seçeneği yoktu. Görevi imkansız olsa bile. Bu kez peşine düştüğü kişi, yoldan çıkmış bir vampir değil, yoldan çıkmış bir başmelekti. Elena, kendini daha önce benzeri görülmemiş bir cinayetler zincirinin tam ortasında bulacak ve tutkunun tehlikeli uçurumlarına doğru çekilecekti. Bu av onun sonunu getirmese bile, Raphael’in baştan çıkarıcı dokunuşlarına kendini teslim etmesi, Elena’nın hayatının en büyük hatası olabilirdi. Çünkü başmelekler, ölümlü oyuncaklarıyla oynarken onları fark etmeden kırabilirdi.

***

1

Elena insanlara vampir avcısı olduğunu ne zaman söylese, ardından gelen kaçınılmaz tepki nefeslerin tutulması olurdu. Ve sonra gelen yorum da, “Geceleri dolaşıp onların kötülükle dolu kokuşmuş kalplerine şu sivri kazıkları mı saplıyorsun?”

Tamam, belki söyleniş şekli kişiden kişiye değişebiliyordu ama sonuçta söylenmek istenen, aşağı yukarı hep aynı şey oluyordu. Elena, on beşinci yüzyılda kazık efsanesini yaratan gerizekalı şairin izini bulup kökünü kazımak istiyordu. Gerçi vampirler muhtemelen şimdiye kadar onun icabına bakmıştı -özellikle aralarından birkaçı, o zamanlar acil servis yerine geçecek her neresiyse oraya kaldırılmak zorunda kaldıktan sonra.

Elena vampirlere kazık saplamazdı. Onların izini sürer, paketler, sonra da efendilerine geri götürürdü -yani meleklere. Bazıları onun gibilere para avcısı diyordu ama Elena’nın Lonca kartında “Lisanslı Vampir & Diğer Türler Avcısı” olduğu yazıyordu -böylesi de bir sürü artısına rağmen tehlikeleri göze alması gereken bir vampir avcısı olduğu anlamına geliyordu. Elena, ücretini düzenli olarak alıyordu. Sıklıkla boğazlarının parçalanması tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları için avcılık ücretinin de ona göre olması gerekiyordu.

Elena, bacak kasları itiraz etmeye başladıktan sonra, ücretine zam alması gerektiğine karar verdi. Son iki saattir Brornx’ta bir sokağın köşesine sindiği için bacaklarına kramplar giriyordu. Neredeyse beyaza çalan soluk renkli saçları ve gri gözleriyle, fazlasıyla uzun boylu bir kadındı. Saçları her zaman başına belaydı. Sıkça görüştüğü arkadaşı Ransom’a göre, gizlendiğinde başına ışıklı bir tabela taksa daha zor görülürdü. Saç boyaları, iki dakikadan fazla dayanmadığı için, sonunda Elena düzinelerce el örgüsü şapkadan oluşan bir koleksiyona sahip olmuştu.

Şu anda başına taktığı şapkayı burnuna kadar çekmek istiyordu ama öyle yapmasının, New York’un bu nemli köşesindeki pis kokulu “ambiyansı’’ daha da yoğunlaştırmaktan öteye geçmeyeceğini düşünüyordu. Aklına burun tıkaçlarının faydaları geldi…

Arkasında bir şey hışırdadı.

Döndüğünde… karanlıkta sinsice yaklaşan ve gözleri ışığı gümüş kıvılcımlarla yansıtan bir kediyle yüz yüze geldi. Karşısındaki hayvanın bir kedi olduğundan emin olduktan sonra tekrar bakışlarını kaldırıma çevirdi, bir yandan da gözlerinin karanlıkta tıpkı kedininkiler gibi parlayıp parlamadığını merak ediyordu. Faslı büyükannesinden koyu altın rengi bir ten miras almış olması iyi bir şeydi, yoksa bir hayaletten farkı kalmayacaktı.

“Hangi cehennemdesin?” diye söylendi bacağını ovalarken. Peşinde olduğu vampirin izini sürmek çok eğlenceli olmuştu -herif tam bir aptaldı. Ne yaptığının bile farkında değildi, bir sonraki hamlesinin ne olacağını kestirmek pek kolay olmuyordu.

Ransom bir keresinde Elena’ya, çaresiz vampirleri köşeye kıstırmanın ve zavallı kıçlarını sanal kölelik yaşamlarına geri götürmenin onu rahatsız edip etmediğini sormuştu. Soruyu sorduktan sonra da gülme krizine tutulmuştu. Hayır, Elena’yı biç rahatsız etmiyordu. Tıpkı Ransom’ı da rahatsız etmediği gibi. Vampirler -yüzyıllarca süren- o tür bir köleliği kendileri seçer, bir melek onları sırf neredeyse- ölümsüz yapsın diye anında başvuru dilekçesine imzalarını atardı. İnsan olarak kalsalar, mezarlarına huzurla girseler, kanla imzalanan bir sözleşmeye bağlı kalmak zorunda kalmazlardı. Oysa melekler onların bu konumlarından faydalandıkları sürece, sözleşme geçerliliğini koruyordu.

Sokakta bir ışık parlayıp söndü.

Bingo!

İşte takip ettiği adam oradaydı. Sigarasını yercesine içine çekerken, bir taraftan da cep telefonunda birisine, sonunda nasıl tekrar delikanlı bir adama dönüştüğünü ve artık hiçbir kırıtık meleğin ona ne yapacağını söyleyemeyeceğini böbürlenerek anlatıyordu. Aralarındaki mesafeye rağmen Elena, adamın koltuk altlarını ıslatan terin kokusunu alabiliyordu. Henüz tam olarak vampire dönüşmemişken ve vücudunu ikinci bir katman gibi saran yağlar, vampir olmanın avantajıyla henüz erimemişken, bir melekle imzaladığı sözleşmeden kaçabileceğini mi sanıyordu yani?

Gerizekalı.

Elena adamın peşine düşerken örgü şapkasını çıkarıp arka cebine tıkıştırdı. Saçları yumuşak bir bulut gibi fark edilir bir parlaklıkla omuzlarına döküldü. Böylesi, bir risk değildi. Bu gece bir risk olacağını düşünmüyordu. Şehirdekiler tarafından çok iyi tanınıyor olabilirdi ama bu vampirin belirgin bir Avustralya aksanı vardı. Sydney’den henüz gelmişti ve efendisi onun geri gönderilmesini istiyordu. Hem de derhal.

“Çakmağın var mı?”

Vampir sıçradığında cep telefonunu düşürdü. Elena neredeyse gözlerini devirecekti ki kendini tuttu. Adam gerçekten de daha tam olarak dönüşmemişti -şaşkınlıktan açılan ağzında, bebek köpekdişleri görülebiliyordu. Efendisini kızdırmış olmasına şaşmamalıydı. Dangalak herif, meleğin hizmetinde bir yılı bile doldurmadan tüymüştü belli ki.

“Pardon,” dedi Elena gülümseyerek. Adam cep telefonunu yerden alırken, gözleriyle onu inceliyordu. Elena, vampirin ne gördüğünü biliyordu. Siyah deri pantolon, aynı renkte uzun kollu bir bluz giymiş fıstık gibi bir sarışın, üstelik silahı da yok gibi görünüyordu.

Adam genç ve aptal olduğu için Elena’nın görüntüsü adamı rahatlattı. “Tabii tatlım.” Adam çakmağını almak için cebine uzandı. İşte o sırada Elena öne doğru eğildi ve bir elini arkasından çıkardı. “Cık cık. Bay Ebose’u büyük hayal kırıklığına uğratmışsın.” Adam, boğuk sesle söylenen bu kınamayı daha algılayamadan, Elena atılıp zincirli tasmayla onun boğazını kavradı. Vampirin gözleri kızıl kızıl pörtledi. Ama çığlık atmak yerine kıpırdamadan sessiz kaldı. Vampir tasmasının, dokunduğu anda dondurma özelliği vardı. Adamın yüzünde dalgalanan ifade, korkunun yaşayan örneğiydi.

Kaçarken dört masum insanın boğazını parçaladığını bilmese, Elena ona acıyabilirdi bile. İnsanları öldürmek kabul edilebilir bir şey değildi. Melekler onların kıçlarını koruyordu ama onların bile yapabileceklerinin bir sınırı vardı. Bay Ebose, Elena’ya bu kaçakla ilgili gerekli her türlü zor kullanım konusunda yetki vermişti.

Elena bu bilgiye sahip olduğunu, vampirin canını yakmayı ne kadar istediğini göstermek için tasmayı daha da sıktı. Vampirin rengi -sanki yüzünde renk varmış gibi- iyice attı. Elena gülümsedi. “Arkamdan gel.”

Vampir adam, söz dinleyen bir köpek yavrusu gibi küçük adımlarla Elena’nın peşinden yürümeye başladı. Kahretsin, Elena bu tasmalara bayılıyordu. En iyi dostu Sara, hedeflerini gerçek oklarla vurmaktan hoşlanıyordu. Okların başlarında da tasmaları bu kadar etkili kılan aynı çipler vardı. Ok daha deriye değdiği anda, çip bir tür elektromanyetik alan yaratarak vampirlerin sinir sisteminde kısa devreye neden oluyor, hedefi yönlendirmeyi kolaylaştırıyordu. Elena’nın işin bilimsel yanı hakkında hiçbir fikri yoktu ama vampir yakalamak için seçtiği yöntemlerin sınırlarını ve olanaklarını çok iyi bilirdi.

Evet, tasmayla hedeflerine Sara’dan çok daha fazla yaklaşması gerekiyordu ve bu sayede ne hedefi kaçırması söz konusu oluyordu ne de masum birini vurma tehlikesini göze almak zorunda kalıyordu. Bu, daha önce Sara’nın başına gelmeyen şey değildi. Açılan bir davadan kurtulabilmek için yıllık kazancının yarısını harcamak zorunda kalmıştı. Elena, arkadaşının oku isabet ettiremediğini düşünürken, dudaklarındaki pis bir sırıtışla yakınlara park ettiği arabasının yolcu kapısını açtı. “İçeri.”

Bebek vampir, göbeğini sığdırmaya çalışarak arabaya bindi.

Elena, adamın emniyet kemerini taktığından emin olduktan sonra Bay Ebose’un güvenlik şefini aradı. “Onu yakaladım.”

Telefondaki ses, paketi özel bir havaalanına götürmesi talimatını verdi.

Seçilen buluşma yerine şaşırmayan Elena telefonu kapatıp arabayı çalıştırdı. Sessizce sürüyordu. Vampir, daha yakalandığı andan itibaren konuşma yetisini kaybetmişti, o yüzden sohbet etmeye çalışmanın bir anlamı yoktu. Konuşamamak, tasmanın yarattığı sinirsel deli gömleğinin yan etkisiydi. Çipli cihazlardan önce, vampir avlamak intihara yakın bir kariyer seçimiydi. Çünkü en taze vampirler bile insanları parçalara ayırma yeteneğine sahip olurdu. Tabii son araştırmalara göre, vampir avcıları tam olarak insan sayılmazdı. Ama insan olmaya çok yakındılar.

Özel havaalanına vardığında güvenliği geçti ve piste yöneldi. Vampire Sydney’ye kadar eşlik edecek ekip, gösterişli bir özel jetin yanında bekliyordu. Elena yakaladığı adamla birlikte yanlarına geldiğinde, hemen başlarıyla uçağa girmesini işaret etliler. Yolculuğun bu noktasında vampirle baş edebilmeleri için yetkili olmadıklarından, herifi uçağa yerleştirme işi şahsen Elena’ya düşüyordu. Belli ki Bay Ebose’un çok iyi avukatları vardı. Vampir Koruma İdaresi tarafından yöneltilebilecek herhangi bir suçlama olmaması için hiçbir işi şansa bırakmıyordu.

Sanki VKİ, vampirlere kötü muamele suçlamalarının arkasında durabilirmiş gibi… Meleklerin tek yapmaları gereken, boğazları parçalanmış insanların birkaç fotoğrafını göstermekti. Fotoğrafları gören jüri sadece beraat kararı vermekle kalmıyor, aynı zamanda onlara madalya takacak hale geliyordu.

Elena merdivenleri çıkarken vampire eşlik etti ve onu uçağın arka tarafındaki ağzı açık kocaman kutuya götürdü. “İçeri.”

Adam kutunun içine girdikten sonra yüzünü Elena’ya döndü, gömleğini sırılsıklam eden korkusu, bir dalga gibi etrafına yayılıyordu.

“Kusura bakma dostum. Üç kadın ve yaşlı bir adam öldürdün. Maalesef yaptıkların, acıma duygularımı başka tarafa yönlendiriyor.’’ Kutunun kapısını çarparak kapattıktan sonra asma kilidi taktı.

Tasma, onunla birlikte Sydney’ye gidecek, tüm çipli cihazlar için kabul edilmiş protokol gereği, oradan doğrudan Lonca’ya gönderilecekti.

“Vampir gitmeye hazır çocuklar.”

Güvenlik şefi -adamlarıya birlikte arkasından uçağa binmişti- insanı şaşkınlığa düşüren turkuvaz mavisi gözleriyle Elena’yı baştan aşağı süzdü. “Yara almamışsınız. Etkileyici.” Bir zarf uzattı. “Anlaşma gereği, transfer Lonca hesabınıza yapıldı.”

Elena havale makbuzuna baktığında gözleri büyüdü. “Bay Ebose cömert davranmış.”

“Hedefi kısa zamanda, zarar görmemiş bir şekilde yakaladığınız için bir ikramiye olarak düşünün. Bay Ebose’un onun için planları var. Yaşlı Jerry, en sevdiği sekreteriydi.”

Elena irkildi. Ölümsüz olmanın en temel sorunlarından biri, sana yapılan bir sürü şeye rağmen ölmemendir. Bir keresinde, kolları ve bacakları anestezi kullanılmadan bedeninden koparılmış bir vampir görmüştü. Lonca’nın kurtarma ekibi onu kaçıran nefret grubunun pençelerinden kurtardığında, vampir çoktan aklını yitirmişti. Ama bir video vardı ve bu sayede işkence sırasında adamın nasıl hala bilincini koruyabildiğini görmüşlerdi. Elena, meleklerin, huzurlarına çıkıp vampir yapılmayı uman insanlara bu videoyu göstermediklerine dair bahse girebilirdi.

Öte yandan, belki de göstermişlerdi.

Melekler yılda sadece yaklaşık bin talihliyi vampir yapardı. Ve Elena’nın gördüğü kadarıyla, umutlu olanların sayısı yüz binleri aşıyordu. Neden böyle olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Tek bildiği, ölümsüzlüğün bedelinin fazlasıyla yüksek olduğuydu. Efendin kaderini belirleyene kadar tahta bir kutuya tıkılıp üstüne kilit takılmasındansa, özgür yaşayıp zamanı geldiğinde toza dönüşmek çok daha iyiydi.

Ağzındaki buruk tattan nefret ederek makbuzu ve zarfı pantolonunun cebine soktu. “Lütfen cömertliği için Bay Ebose’a teşekkürlerimi iletin.”

Güvenlik şefi başını eğdiğinde Elena, adamın kazınmış kafasında kuzgun olduğunu tahmin ettiği bir dövme gördü. Adam fazlasıyla uzun boyluydu gerçi ama daha kısa olan diğerlerine bakınca, aynı dövmenin onlarda da olduğunu fark etti.

“Görüyorum ki bekarsınız.” Adam gözlerini Elena’nın kulaklarındaki sıradan gümüş halka küpelere dikmişti. Evlenince takılan altın küpesi ya da ilişkinizin olduğunu gösteren kehribar olanlardan yoktu. Elena, adamın sorusunu bir çıkma teklifi olarak algılama hatasına düşmedi. Kanat Kardeşliği’nin güvenlik elemanları, iş üzerindeyken her daim bekarlık yeminine sadık kalırdı. Başarısızlığın cezasının vücuttan bir organın kesilmesi olduğu düşünülürse -Elena hangi organ olduğunu bir türlü öğrenememişti- kendisinin onlar için yeterince baştan çıkarıcı olmadığını kestirebiliyordu.

“Evet. Aynı zamanda serbest çalışıyorum.” Bir sonraki işe geçmeden, elindeki işi tamamen bitirmeyi tercih ediyordu. Nasıl olsa her zaman yakalanması gereken vampirler olacaktı. “Bay Ebose başka bir kaçağı mı yakalamamı istiyor?”

“Hayır. Bir arkadaşı, hizmetinizden yararlanmak istiyor.” Güvenlik şefi bu kez mühürlü başka bir zarf uzattı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıMeleklerin Kanı
  • Sayfa Sayısı476
  • YazarNalini Singh
  • ÇevirmenUğur Mehter
  • ISBN9786051420486
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviArtemis Yayınları / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur