Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Hakikati açıklama temayülü, aydın olmanın şartlarından biridir sadece. Diğer şart, korkusuz olmak ve sonuçlarından çekinmeksizin aklî araştırma için hazır bulunmaktır. Büyük filozofun ifadesiyle: Var olan her şeyi acımasızca eleştirmek.

Bir aydın, aslında toplumu da eleştiren kişidir. Vazifesi, daha iyi, daha insani ve daha akılcı bir toplumsal düzenin yolunu tıkayan engelleri tanımak, bu temelde analiz edip çözümlemek ve onları aşmaktır. O bu rolü yerine getirirken ilerici güçlerin vicdanı ve sözcüsü olur. Bu rol, egemen sınıf açısından (kendi konumunu korumak ister) asayişi bozmak ve karışıklığa yol açmak şeklinde algılanır. Bu da egemen sınıfın hizmetindeki düşünce emekçileri tarafından muhakeme alanına çekilir. En iyi ihtimalle hayalperest veya metafizist, en kötü şekilde de “tahripkar” ve anarşist!

İÇİNDEKİLER
Ali Şeriati
Yayıncının Notu
Farsça Yayıncının Notu
BİRİNCİ BÖLÜM
Tarih-Toplum
İKİNCİ BÖLÜM
İnsan
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
İslam’ı Tanımak
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Orta Çağ – Modern Çağ
BEŞİNCİ BÖLÜM
Din – İrfan – İdealizm
ALTINCI BÖLÜM
Sanat
YEDİNCİ BÖLÜM
Yalnızlık Sözleri

ALİ ŞERİATİ

23 Kasım 1933’te Horasan eyaletine bağlı Sebzivar’ın Mezinan köyünde dünyaya geldi. 1950’de Meşhed’deki Öğretmen Koleji’ne girdi. 1952’de Meşhed yakınlarındaki Ahmedâbâd köyünde öğ-retmenliğe başladı. 1955 yılında Mekteb-i Vâsıta’yı yazdı. Ebuzer-i Gıfarî’yi tercüme etti. 1956’da Meşhed Üniversitesi’ne girdi. Ulusal Direniş Hareketi’ne üye olduğundan, babası ve di-ğer üyelerle birlikte tutuklandı, altı ay tutuklu kaldı. 1959’da Alexis Carrel’den Dua’yı tercüme etti. Üniversiteden başarıyla mezun oldu. 1960’ta Fransa’ya gönderildi, orada sosyoloji ve dinler tarihi üzerine çalıştı. Cezayir Kurtuluş Hareketi’ne aktif olarak katıldı. Bu faaliyetlerinden dolayı Paris’te tutuklandı; bu arada birçok makale, konuşma ve çevirisi değişik dergilerde yayımlandı. Sosyoloji ve dinler tarihi alanında doktorasını tamamlayarak 1962’de İran’a dönerken sınırda tu-tuklandı; aylarca hapiste kaldı. Hapisten çıktıktan sonra öğretmenlik yapmaya başladı ve Meşhed Üniversitesi ve diğer merkezlerde konferanslar verdi. Hüseyniye-i İrşad 1973 Eylül’ünde kapatıl-dı. Savak, Şeriati’yi aramaya başladı. Kendisini bulamayınca babasını tutukladı. Babası bir yıl kadar hapsedildi. Şeriati teslim oldu ve on sekiz ay hücrede kaldı. 1975-77 arası Savak’ın taki-binden sürekli kaçıp başkalarının evlerinde kalarak çalışmalarına devam etti. Sabahlara kadar sü-ren konuşmalar yaptı. 16 Mayıs 1977’de Avrupa’ya hicret etti. Otuz gün sonra İngiliz İstihbara-tı’nın yardımıyla Savak tarafından şehit edildi.

YAYINCININ NOTU

Yayınevimiz, Şeriati düşüncesini külliyat olarak okurlarına sunmakla önemli bir hizmet vermek-tedir. Merhum Şeriati, dünyanın bugün yaşayan iki önemli medeniyeti olan, İslam ve Batı mede-niyetini yakından tanıma fırsatı bulmuş ender şahsiyetlerden biridir. Dahası, bir sosyolog gözüyle incelediği konuları, dahiyane bir düşünce işçiliği ile işlemiş ve Fars edebiyatının kendisine kazan-dırdığı akıcı üslupla ortaya koymuştur. Bilimsel liyakati, özgün bakış açısı, dindarlığı ve inandığı doğrular uğruna can verecek kadar yürekli kişiliği ile sadece İran gençliğini arkasından sürükle-mekle kalmamış, dünya Müslümanlarının öze dönüş çabasına katkıda bulunarak bir döneme dam-gasını vurmuştur. Onun bu özgün ve özgürlükçü tutumu, sadece İslam düşmanlarının tepkisini çekmekle ve onlar tarafından şehit edilmekle kalmamış, dost ve kardeş bildiği Müslümanlardan da çok büyük tepkiler almıştır. Çünkü onun düşünceleri, Batılı saldırı karşısında çok derin ve güçlü bir mukavemet oluştururken İslam geleneğini kirleten ve çöküntüye sebep olan bidat ve hu-rafelere de ağır darbe indiriyordu. Tabiî bu da bilinçsiz kesimler nezdinde İslam’ın kendisine ya-pılan bir saldırı olarak algılanıyordu.

Kendi tabiriyle içinde doğup büyüdüğü geleneksel Safevî Şiîliğine yönelttiği eleştiriler yüzünden İran’da dışlanırken, Şiî bakış açısı nedeniyle de Sünnî dünyadan önemli tepkiler almıştır. Ancak Şeriati, her ne kadar Ali Şiası ve Safevî Şiası ayrımı yapsa ve Safevî Şiîliğini eleştirse de eleştir-diği düşünceden bütünüyle kurtulamamış ve söz konusu etkilerle Sünnî dünyanın kabul edemeye-ceği kimi düşünceler serdedebilmiştir. Sahabiler hakkında kullandığı ifadeler hoşgörü sınırını zorlayan kusurlar olarak değerlendirilebilir. Ayrıca yaşadığı çağ ve çevrenin etkisiyle Fransız sos-yalistlerinden etkilendiği ve kimi yorumlarında bu etkinin izlerinin görüldüğü de söylenebilir.
Ali Şeriati’nin de her insan gibi hata edebileceğini, hatalarının ve savaplarının sadece kendisini bağlayacağını okuyucunun takdir edebileceğine inanıyoruz. Fecr Yayınevi olarak, ölçümüzün Kur’an-ı Kerim ve onun numune-i timsali olan Hz. Peygamber (a.s) olduğuna inanıyor, Şeriati de dahil bütün insanların bu ölçüler içinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Onun her görüşünü onaylamadığımız halde eserlerini yayınlıyor, ama katılmadığımız görüşlerine de müda-hale etmeyi uygun görmüyoruz. Çünkü böyle bir müdahalenin düşüncelerin doğru anlaşılmasına engel olacağı, bunun da hem yazar hem okur açısından bir hak ihlali sayılacağı kanaatindeyiz. Buna rağmen kimileri, tasvip etmedikleri düşüncelerden dolayı bilinçsiz okuyucuların olumsuz etkileneceği gerekçesiyle vebal alacağımızı düşünebilirler. Fakat biz, genelde Müslüman olmanın, özelde Şeriati okuru olmanın, okuduğu her şeyi kabullenen değil, eleştiren bir seviye gerektirdi-ğini düşünüyoruz. Dolayısıyla bütün olumsuzluklarına ve kusurlarına rağmen Şeriati’nin o engin birikiminin bizlere çok şey kazandırdığına ve kazandıracağına inanarak eserlerini külliyat olarak yayınlamaya karar vermiş bulunuyoruz. Buna paralel olarak hem Fars hem de Türk edebiyatına vukufiyetiyle temayüz etmiş mütercimlerden oluşan bir heyet oluşturarak eserlerin en az hata ile çevrilmesine de özen gösterdik. Bu nedenle tercümeler, sadece söz konusu eserleri dağınık vazi-yette sunulmaktan kurtarmayacak, Şeriati okurunun liyakatsiz tercümelerden çektiği sıkıntıları da asgariye indirecektir.

Külliyattaki kitapların bazılarında yazara ait olmayan dipnotlar yer almaktadır, İran’daki Dr. Ali Şeriati Eserlerini Derleme Bürosu tarafından eklenen notların sonunda (Derleyen), yayınevimiz tarafından ilave edilen notların sonunda (Fecr), mütercimlerin ilave ettiği notların sonunda ise (Çev.) ifadeleri kullanılmıştır. Bunların dışındaki dipnotlar Ali Şeriati’ye aittir.

Bütün hassasiyet ve çabamıza rağmen, insan olmamız hasebiyle gözümüzden kaçan kusurlar olur-sa okurumuzdan özür diler, eleştirilerine müteşekkir kalırız. Bu vesileyle Şeriati’ye Allah’tan rahmet diler; başta değerli mütercimler olmak üzere, editörlere, tashih ve redakte heyetine ve eserlerin sizlere ulaşmasında emeği geçen bütün dostlara gönülden teşekkür ederiz.

FARSÇA YAYINCININ NOTU

Değerli okuyucunun elinde bulunan eser, adından da anlaşılacağı üzere, şehid öğretmenin dağınık ve muhtelif eserlerini ve yazılarını içeriyor. Bu eserlerden bazıları, ya şimdiye kadar yayınlanmış kitaplarla konu bütünlüğü bulunmaması nedeniyle ya da eksiklik ve dağınıklık sebebiyle diğer eserlerin içinde yayınlanamamıştır. Bazı eserler de var ki (mesela Çocuklar ve Gençler) birbiriyle uyumlu olmakla birlikte bağımsız bir kitabın içinde yeralabilecek kadar hacim ve nicelikte değildiler. Nihayet diğer bir grup yazı, önceki kitaplar hazırlanırken elde bulunmayan ve hatta bu veya o kitapla homojenlik ve ilinti bakımından dahi onların içine yerleştirilmelerine imkân vermeyen çalışmalardan oluşuyor.

Bütün bunlarla birlikte zikredilmesi zaruri olan bir nokta daha var: “Bütün eserleri”n yayınlanması esas itibariyle ve mantıken “Derleyen”in işinin sona erdiği ve Dr. Şeriati’nin bütün eserlerinin takdim edildiği manasına geliyorsa da, bu, söz konusu eserlerde kaleme dökülmemiş hiç eser ve yazı bulunmadığı anlamı taşımaz. Çünkü bir taraftan, bir elin parmak sayısı kadar mevzuda -somut olarak söylersek, ilk gençlik ve gençlik dönemine ait bazı şiirler- bazı eserlerinin basılması gerekli ve yararlı görülmemiştir. Tabii ki bu kararın alınmasında şehid öğretmenin vasiyeti temel rolü oynamıştır. Öte yandan, gelecekte, Bütün Eserleri’nin içinde uygun yere konulması icap edecek dağınık veya basılmamış başka eserler de ele geçebilir. Son söylediğimiz konuda, elinizdeki cildin sonraki baskıları ve gözden geçirmeler sırasında gereken yapılacaktır.

Bu baskıda yeni birkaç konuşma ve yazı ilave edilmiştir.

Görüleceği üzere bu kitaplarda toplanmış eserler ve yazılar en ileri seviyede dağınıklık ve konu çeşitliliği arzetmektedir. Öyle ki muhtelif eserleri ayırıp bir yazıyla ilişkili evrakı başkalarıyla yanyana getirmek (bazı evrakların kaybolmuş bir yazının arasında geçebildiği ve bütünlüğü bozulabildiği gözönünde bulundurulursa) çok fazla zaman ve enerji sarfetmeye, oldukça yüksek bir dikkat ve gayrete ihtiyaç duyurmuştur. Bununla birlikte bu eserlerin hiçbir düzene tabi olmaksızın birbirini takip etmesi de doğru görülmemiştir. Aksine bu yazılar birkaç genel başlık ve konu altında sıralanmaya çalışılarak hepsini kapsayacak bir tertip oluşturulmuştur. Bundan dolayı elinizdeki makaleler aşağıdaki kısımları ihtiva etmektedir:

1. Tarih-Toplum
2. İnsan
3. İslam’ı Tanımak
4. Orta Çağ-Modern Çağ
5. Din-İrfan-İdealizm
6. Sanat
7. Yalnızlık Sözleri
8. Hüseyniye-yi İrşad
9. Mektuplar
10. Çocuklar ve Gençler
11. Makaleler
12. Muhtelif Yazılar
13. Tercümeler
14. Fişler ve Notlar
15. Bazı El Yazılarının Fotoğrafları

On dördüncü bölüm, adından da anlaşılacağı gibi, Dr. Şeriati’nin muhtelif konularda başka kitap ve yazılardan aldığı notlar ve fişlerdir. Her ne kadar bu kısım -kelimenin özel anlamıyla- Dr. Şeriati’nin kendisine ait eserler arasında sayılamazsa da, bir yandan konu çeşitliliği, öte yandan meselelerin bütünlüğü ve zenginliği ve mevzuların ağırlıklı kaynakları, bizi, onları da bu külliyata dahil etmeye mecbur bırakmıştır. Araştırmacıların ve meraklıların bu notlardan istifade edeceğini umuyoruz. Özellikle de bazı konularda bu notların, onun kendi kanaat ve görüşlerini de içerdiği hatırlanırsa. Ama hemen burada şu noktayı da hatırlatmadan geçmeyelim: bu kısma ait çeşitli isimler ve okunaksız el yazıları bazı yerlerde öyle bir hal alıyor ki bütün çabalara, gösterilen dikkate ve özene rağmen, ister vaktin darlığı nedeniyle, ister zikredilen kaynaklara ulaşamama sebebiyle olsun isim ve kelimelerin bir bölümünün nakledilmesinde küçük de olsa dikkatsizlik veya hata meydana gelmiş olabilir. Bunlar belki yüzde birden de azdır ama gelecekteki baskılarda onları da tashih etmeye çalışacağız. Umarız bu konuda mazur görülürüz.

On beşinci bölüm, aşırı dağınık, yoğun ve okunaksız olmaları nedeniyle diğer eserlerin yanına konma imkânı bulunmayan veya zarureti ortadan kaldıran, sadece emanete riayet amacıyla ve tali faydalar gözetilerek fotoğrafları basılan yazı ve notları kapsıyor. Dolayısıyla söz konusu kısım, hem yeri itibariyle, hem muhteva bakımından, hem de varlık sebebi açısından diğer kitaplardaki numuneler “Bazı el yazılarının fotoğrafları” bölümünden farklıdır.

Son söz olarak aşağıdaki noktaları zikretmeyi gerekli görüyoruz:
1. Bazı kısımlarda, el yazılarında bizzat Dr. Şeriati, uygun kelimeyi bulamadığı için bilerek bazı yerleri boş bırakmıştır. Biz de emanete riayet amacıyla bu boş yerleri aynen koruduk ve [ ? ] işaretiyle gösterdik.
2. Başka bazı yerlerde de konunun daha iyi anlaşılabilmesi için kelime veya kelimeler (kimi zaman da rakamlar) ilave edilmesi ihtiyacı duyulmuştur. Bunları da yine [ ] işareti içine aldık.
3. Bazı kelime veya kelimeler okunamamışsa, üstelik ne oldukları tahmin dahi edilemiyorsa bu durumda onların yerine “…*” işareti konmuştur.
4. Yazının baş tarafına ulaşılamadığı yerlerde başı olmadığını göstermek üzere “…**” işareti kullanılmıştır.
5. Diğer durumlarda, eğer herhangi bir değişiklik varsa kitapta buna değinilmiştir.
Dr. Ali Şeriati Mezinani Kültür Vakfı
Pûran Şeriat Rezevi

BİRİNCİ BÖLÜM

TARİH-TOPLUM

Âdem’in Mirasının İzahı
Dakyanus:1
Ashab-ı Kehf (mağara) veya Ephés (Efesus) şehrinin “yedi uyuyan”ı, Dakyanus’un yakın adamlarından oldukları halde -Kur’an’ın naklettiğine göre- insani haysiyetlerini kurtarmak için kaçan yedi kişiydi. Çünkü Dakyanus’un zorba rejiminde iş oraya varmıştı ki, kalmak, zalim olmanın eylem aleti haline gelmek demekti. Uyku halindeki çökmüş toplumlarının içinde kalmak, çürümek ve kendi vatanında gurbette yaşamak ve boş yere ölmek gibi olacaktı.

Yedi kişi, hem de toplumun yedi seçkin şahsiyeti; insani bilince ulaşmış, yedi yapayalnız aydın. Buna karşılık, bireyi bile kendi başına ve özgür bırakmayan ceberrut bir egemen düzen. Öyle bir düzen ki, orada “bireyin insan kalması” dahi muhaldir (Dakyanus düzeni). Egemenlik altındaki halk da cehalet, çürümüşlük ve zillet içinde öylesine sessiz sakindi ki altı yedi yalnız yıldızın yansıması onların donukluk ve karanlığına ne yapabilirdi ki!
Böyle istisnai bir durum bile yedi yalnız aydını sorumluluktan kurtarmaz. Bu halde de sorumludurlar; en azından kendi insanlıklarında kalma sorumluluğu! Dakyanus’la kalmak ile insan kalmak nasıl birarada olabilir ki? Ne “hür” olabilirsin, ne de “hürün anlamını değiştirebilirsin”; eyleme alet olursun. Bu, sıkışıklıkta kalmak isteyen bilinçli kişiliğin herzamanki kaderidir. Öyleyse… “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya…”2
Bu yedi kişi, zalim ve uykudaki bir ülkeden hicret etti. Toplumun büyük şahsiyetleri ve Dakyanus’un yakını oldukları için de her bakımdan takip altındaydılar. Yapayalnız, savunmasız ve korunaksız yedi kişi; karşılarında ise Dakyanus’un büyük gücü. Bir mağaraya sığındılar ve mucize eseri büyük bir taş mağaranın girişini kapattı (yani yaratılışın namusu ve Allah’ın iradesi, zorba hak gâsıplarına karşı güçsüz hak âşıklarını himaye ediyor). Orada üç yüz yıl uyudular. Kalktıklarında birkaç saatten fazla uyumadıklarını sandılar (yani ceberrut güçler, ne kadar derin köklere bağlansalar da tarihin zorlaması3 karşısında, hakikate ve adalete vefa gösterenlerin gözünde bir rüya gibi gelir geçer; üç yüz yıl onların hesabına göre birkaç dakikadan fazla görünmez). Sonra tanımadıkları yakın bir beldeden yiyecek almak için giderler. Ama halk verdikleri parayı kabul etmez. Yani Dakyanus’un sikkesi artık hiçbir şey satın almamaktadır. Kendisini ebed müddet zanneden ve halkın da bu zanna inanıp Dakyanus’u ölümsüz gördüğü o kudret, tıpkı bir rüya ve hayal gibi geçip gitmiştir. Bütün güçlerin ve zalimane yapıların zamanı, onların ağır adımları altında yok olur ve Dakyanus çağından geriye kalan ölümsüzlük, zorbalıkla birlikte yaşamaya karşı özgürlüğü ve insanlık onurunu seçen işte bu yedi kişidir. Zira sadece bu yedi kişi ölümden ölümsüzlüğe “hicret” etmiştir!

İnsanlık tarihinde yeralmak üzere onlara eşlik eden bir köpeğin geride kalan hatırasına karşılık, bu yedi kişiyi tek başına bırakıp Dakyanus’un gücünün gölgesinde ve kendi hayatlarının ebedi olmayan lezzet sofrasında kalakalan bütün o insanlardan bir teki bile hatırda kalmamıştır!

Modern arkeologlar Ashab-ı Kehf’in mağarasını pek çok ülkede, hatta bir ülkede birçok noktada gösterirler. Buradan da anlaşılmaktadır ki, bu öykü, tarihsel ve coğrafi bir gerçekliğin dar sınırlarını aşmış, bu toplumlarda mevcut bulunan “kuvveti ve uzlaşmayı kabul etmenin zemini” sebebiyle “varsayıma dayalı tahakkuk” olarak kabul görmüş, toplumun ruhu ve her halk kitlesinin ihtiyaç ve arzusu, kendisinin egemen Dakyanus rejimi karşısında bu yedi kişinin başarılı isyanını kendi tarih ve kültürüne dahil etmiştir. “Hakikat”e “gerçeklik” kazandırması ve “arzulanan zihniyet”i “mevcut nesnellik” haline getirmesi toplumsal ruhun ve kitlenin vicdanının sürekli yaptığı şeylerden biridir.

Nuh, insan türünün tarihinde bin yıllık bir direniş hareketinin tezahürüdür. Beşer toplumunun hızla yozlaşma ve çöküşe doğru sürüklendiği, insan neslinin kendi eliyle yok oluşa mahkûm olduğu ve insanın uzun kurtuluş çabalarının akamete uğradığı dönemlerde, tarihin zorlaması; tekâmülün, devrimin ve nedenselliğin sünneti; evrene, topluma ve insana egemen bilimsel temellerin tecellisi olan Allah’ın iradesi, yok oluş yolunu seçmiş olan Nuh kavmini zevale mahkûm etmiş ve marangoz olan Nuh’a, neslin devamı olma ve yeni bir toplum ve medeniyet inşa etme liyakatindeki geriye kalanların kurtuluşu için bir gemi yapmasını emretmişti. Bundan sonra ölümcül ve boğucu tufan patlak vererek yozlaşma, cehalet ve cinayet ülkesini halkı ve medeniyetiyle birlikte yok etti. Geriye kalanlar Nuh’un gemisine sığındılar ve tufandan sonra tarih ve medeniyeti yeniden başlattılar. Halkların dinî kıssalarında ve efsanelerinde bir tür genel yok oluş ve beşer türünde etnik temizlik yaşandığı rivayet edilir. Nuh tufanının yerine ilişkin bilgi Sümer kültüründe, hatta ele geçen Sümer ve Babil levhalarında somut biçimde görülmektedir. Nitekim onlar tarihlerini tufandan önce ve tufandan sonra olmak üzere iki döneme ayırırlar. Batılı arkeologlar yakın zamanlarda Beynennehreyn’de4 yaptıkları bazı araştırmalarda, kimi noktalarda birkaç metreye ulaşan kalın bir çökelti tabakasıyla karşılaştılar. Bunun, tarihte Nuh tufanı olarak bilinen büyük selden arta kalmış çökelti olduğuna kesin olarak inanmalarına yolaçan şey, bu çökelti tabakasının altında, tufandan önce orada bir medeniyet bulunduğunu gösteren beşeri hayata dair izler ve araçlar bulmuş olmalarıdır. Bu nedenle bilimsel bakımdan ve arkeolojik açıdan, tarihte bu tufanın, Dicle, Fırat ve Fars Körfezi arasındaki Beynennehreyn’de, özellikle de Sümer ülkesinde bu iki nehrin taşması sonucu yaşandığı kesin bir gerçektir. Yahudiliğin ve İslam’ın dini metinlerinde, taşan suların yatışmasından sonra Nuh’un gemisinin bugün Ararat’ta olduğu savunulan “Cudi” dağına oturduğu kayıtlıdır. Nitekim [ ? ], yani Dicle ve Fırat’ın ilk kaynağı.

Bu, kirli “Kabil” düzenine karşı kurtarıcı, devrimdir ve Habil çağına dönüştür; yani “Âdem” dönemlerine, insanların eşit olduğu, tabiat ve hayatta herşeyden ortak yararlandıkları çağa.

“Allah’ın insanı yarattığına pişman olması” meselesi, insanın tarihe katılmasından sonradır. Bunun ardından, insan türünün ve neslinin ıslahı ve arındırılması için yozlaşmış beşeriyetin genel yok oluşu gelir; yani insan tarihte, onun için yaratılmadığı bir yolu seçmiş, ilahi misyonunu unutmuş, “insan türü”nün kemale ermesini takip etmek ve dünyayı “Allah’ın sureti”ndekinin yaşamına yakışan şekilde inşa etmek yerine insan türü iki kısma ayrılmıştır (Habil ve Kabil kıssası). İnsan, Allah’ın halifesi; tükenmez arzulara hırslı, hak gaspedici, kan dökücü, kardeş katili ve yırtıcı oluverdi. Din, Kabil’in aldatma aracı ve oyuncağı haline gelebildi. Habilî insan tarihte şehid oldu. Tarih ve insan ise mülkiyet sahibi, gâsıp ve kardeş katili Kabil’in mirasçılarının tarihiydi artık. Hak hukuk tanımaz, ahde vefa göstermez, Allah’ın iradesine razı olmaz. Çünkü onun dininin sadece iki ilkesi vardır: Mülkiyet (çiftçidir) ve cinsel şehvet (kadının güzelliği yüzünden kardeşi bile olsa cinayet işleyebilir). Yani iktisat ve cinsellik! Tarihin eşiğinde Kabil’in galip gelmesi “insan”ı gayri insani iki varlığa dönüştürür: Kurt ve koyun! Yani bir kısım insan, insandan beslenen şeytana dönüşürken (“Gergedan” Eugène Ionesco), diğer bir kısmı ise başkalaşır (Kafka), “yük taşıyan ve ot yiyen” iki ayaklı olur. Allah’ın tabiattaki planının tecellisi olan insanlık, hem zor kullanan beşerin seviyesine düşer, hem de zorbalığı kabul eden beşerin. Büyük Ali’nin söylediği gibi, yeryüzünde zulmün gerçekleşebilmesi için iki kişi birlikte tuzak kurar: Zulmü yapan (zalim) ve zulmü kabul eden (munzalim)5
Bu, tarihe egemen Kabilî düzenin, insanı güç, sanayi ve ilerleme yolunda insanî çöküşe, yani çelişen beşerî iki kutup arasındaki hakim ve sabit ilişki olan sömürü, istibdat ve eşekleştirmede daha fazla gelişme ve maharet kazanmanın ve daha fazla sınıfsal çelişkinin eşiğine getirip bırakmasıdır. İşte bu, Allah’ın insanı yaratmaktan pişman olmasının manasıdır. Yine bu, peygamberlerin tarihe isyanıdır; ilk dönemdeki beraberce ve biraderce paylaşmaya ve tek parça halindeki insanlık zamanlarına dönüşe çağrısıdır. Bu, irticaî bir dönüş değildir, aksine, tarihteki hareketin mecra ve yönünün düzeltilmesidir. Habil’in kanının intikamının alınmasıdır; her çağda coşup akan ve varislerini Kabil’in varislerine karşı kıyama çağıran kanın.

Fırat ve Dicle’nin, insanlık tarihinin sürekli, karşıt ve hasım iki “akım”ına kinaye olduğu burada insanlığın kurtuluş gemisinin Ararat’ın tepesine oturması çok anlamlı bir tesadüftür. Nitekim görüyoruz ki, Beynennehreyn’in güneyinden suya inen Nuh’un gemisi, “beşer neslinin veya türünün yenilenmesi” devriminin cereyan ettiği ve yok oluş tufanının patlak verdiği, beşeriyetin kurt ve kuzu haline geldiği yerde [ ? ]

Bâştin

Elbruz sıradağlarının yükseltiler ve kıvrımlarla dolu rengarenk eteklerinden, Sebzvar’ın batısından İran’ın büyük ve ateşli kalbine, çöle doğru yokuş aşağı iniyoruz.

Birden başımızı çevirip, bir süreliğine, tabiata aşk besleyen ve Allah’ı hayalde değil toprakta arayan iştiyak dolu bakışlarımızı Elbruz’un, Büyük Horasan’dan gelip Rey ve Rûm’a giden sihirli dalgalarına kaydırıyoruz. Elbruz doğudan batıya, güneşin tüm güzergahına eteklerini yaymış durumda. Güneşin ışıltısı altında çölün altın sarısının dalgalandığı ipekten bir etek. Her köşede, her an ışığın efsunkâr oyunları, gönülçelen renkler, nakışlar, tepeler ve kıvrımlarla her biri sanatın mucizesi, Allah’ın zevk ve güzelliğinin ayeti olan yüzlerce perde yaratıyor.
Empresyonist ressamların avlamak üzere daima pususuna yattıkları hayret verici ve heyecanlandıran anlar bunlar. Özel bir perspektiften güneş ışığının tabiatın bir köşesinde sihirli ve harikulade bir ihtişam ve cazibe yarattığı geçici fırsatları ararlar. Burada güneş, Horasan sabahının koynundan başını çıkardığı andan itibaren, tamamı Elbruz’un iniş çıkışlı ve rengarenk eteklerinden geçip giden günün sonuna kadar böyle anları yaratma işiyle uğraşır. Her defasında, göz dikilen her köşede böyle bir fırsat yakalanabilir.

Estetik uzmanı ve zekice bakışı -sadece güzel olmasından mutluluk duyduğumuz ve kalbimizin de kollektif kör olmadığı- çoğumuzun gözlerine “iyi görme sanatı”nı öğretebilecek bir Fransız ressam şöyle der:
“İran’ın dağları, her biri, su ve renkten bir tablodur. Elbette bir coğrafyacı bunların taştan ve sert cinsten olduğunu bilir. Fakat ben asla böyle hissedemiyordum. Benim bakışaçıma göre onlar kelimenin tam anlamıyla zerafet örnekleridir. Adeta çölde zuhur etmiş ruhlar gibidirler. Ellerimi ne kadar uzağa uzatırsam uzatayım yumuşaklık hissediyorum ve en küçük bir sertlikle ve direnişle karşılaşmadan dağların kalbinden geçebileceğimi. Öyle ki mehtabın içinden geçip gidiyorlar veya bir bulut kütlesinin sinesini yarıyorlar. Doğrusu ipek gibiler ve zarif bir aya benziyorlar.”!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıMuhtelif Eserler I
  • Sayfa Sayısı483
  • YazarAli Şeriati
  • ÇevirmenKenan Çamurcu
  • ISBN9786055482336
  • Boyutlar, Kapak13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviFecr Yayınevi / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur